Markanın Bedeli Var, Ama Değeri Yok mu?
Fikri ve Sınai Haklar Hukukunda en tartışmalı alanlardan biri hiç kuşkusuz marka değerlemesidir. Özellikle marka hakkına tecavüz davalarında ortaya çıkan tablo, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda teknik bir açmazı da gözler önüne seriyor.
Bugün uygulamada markaların değeri temelde iki yöntemle belirleniyor: mali verilere dayalı hesaplama ve piyasa (emsal) yaklaşımı. Ancak her iki yöntemin de ciddi sorunlar barındırdığı artık açık bir gerçek.
Mali veriler üzerinden yapılan hesaplamalarda, şirketin toplam gelirleri içinde markanın gerçek katkısını ayrıştırmak çoğu zaman mümkün olmuyor. Bir işletmenin cirosu, sadece markadan mı kaynaklanır, yoksa dağıtım ağı, üretim kalitesi, yönetim becerisi gibi unsurların toplamı mıdır? Bu sorunun net bir cevabı yok. Üstelik uygulamada firmaların ticari defterlerinde gerçek satış değerlerini her zaman tam ve doğru yansıtmadığı da bilinen bir olgu. Böyle bir zeminde yapılan hesaplamanın objektif olması beklenebilir mi?
Diğer yandan piyasa yöntemi, teoride daha pratik görünse de, bu kez de başka bir belirsizlik doğuruyor. Çünkü ortada çoğu zaman gerçek bir emsal işlem değil, talep ve beklentilere göre şekillenmiş varsayımsal bir değer bulunuyor. Marka değerinin, piyasa algısı üzerinden belirlenmesi, onu ölçülebilir bir varlık olmaktan çıkarıp adeta yoruma açık bir kanaat haline getiriyor.
Sorunun en kritik boyutu ise yargı aşamasında ortaya çıkıyor. 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu kapsamında açılan marka hakkına tecavüz davalarında, zarar hesabı bu teknik belirsizlikler nedeniyle çoğu zaman net şekilde ortaya konulamıyor. Bunun sonucu olarak da hükmedilen tazminat, önemli ölçüde hakimin takdirine dayanıyor.
Oysa takdir yetkisi, teknik eksikliğin yerine geçen bir araç haline geldiğinde, adaletin tesisi açısından risk doğurur. Çünkü ölçülemeyen zarar, çoğu zaman eksik telafi edilir. Bu da marka hakkı ihlal edilen taraf açısından gerçek kaybın karşılanamaması anlamına gelir.
Bugün geldiğimiz noktada sorun açıktır: Marka ekonomik bir değerdir, ancak bu değeri ölçmeye yarayan araçlar yeterince güvenilir değildir. Bu durum, sadece teknik bir eksiklik değil, aynı zamanda hukuki bir adalet sorunudur.
Çözüm ise daha güçlü, daha şeffaf ve denetlenebilir değerleme modellerinin geliştirilmesinden geçiyor. Aksi halde, markalar korunmaya devam edecek; ancak onların gerçek değeri, mahkeme dosyalarının arasında kaybolmaya devam edecektir.
Yüksek Adli Bilimler Uzmanı
Mehmet TAŞAR
Yazarın Diğer Yazıları
- Sülün Osman’dan Fonlara: Değişen Dekor, Aynı Tuzak
- Suç Mahallinden Dijital Hafızaya: Adli Bilimlerin Yeni Delil Düzeni!..
- Aile İçi Sahneleme ve Delil Manipülasyonu Şüphesi: Olay Yeri Gerçeği Söyler mi?
- Güzel Anılarınız Kötü Niyetli Kişilerin Malzemesine Dönüşmesin!..
- Bir İyiliğin Bedeli Yıllar Olabilir!..
- Delilin Dili: Siz Susun, Deliliniz Konuşsun!..
- Sahteyle Mücadele Ederken Vatandaşı Mağdur Etmeyelim!..
- Kolay Kurulan Şirketler, Zor Yıkılan Suç Düzenleri
