Ben, Ben, Ben! Narsisizm Ve Kültür

kemalsayar.com'da İlayda Deringör'ün hazırladığı "Haftanın yazısı"nda "Narsisizm konusu işlendi. Makalede kendinize dair veya etrafınızdakilerle nasıl benzerlikler olduğuna şaşıracaksınız.

Ben, Ben, Ben! Narsisizm Ve  Kültür

Ben, Ben, Ben! Narsisizm Ve  Kültür

Narsistler ilk bakışta ilginç, çekici ve sosyal açıdan baskın kişiliklerdir, ilgi odağı olmayı severler. Bir süre sonra ben merkezcilikleri, başkaları üzerinde tahakküm kurma ve bencilce sömürme niyetleri açığa çıkar. Diğerlerine çok az yer açarak veya hiç yer bırakmadan ilgi odağı olmaya çalışırlar. Uzmanlar, bir çocuğun ileride narsist olmasına yol açan yetiştirme pratiklerinin  bazılarının, ahlaki disiplinin olmamasına ve çocuklara sürekli ne özel olduklarını söyleyen aşırı övgü kültürüne dayandığını savunuyorlar. Özellikle üniversite öğrencileri arasında bireysel narsisizmin arttığı gözlemleniyor. Bu noktada belirtmemiz gereken, narsisist davranışlar sergilemenin, teşhis edilmiş bir psikiyatrik bozukluk veya patolojik düzeyde narsisizmle aynı şey olmadığı.

Sözlü ya da fiziksel olarak şiddet içeren, öfke dolu saldırılar, narsistler için çok tipiktir ve tüm bunlar yüksek, ancak dengesiz ve yanlış bir özsaygının belirtileridir. Narsisizmdeki gururun aşırılığı, muhtemel ki yanlış empoze edilmiş öz saygının tehlikeli sosyal sonuçlarından  biridir. Narsisizm kendini yüceltmek ve ben merkezcilik bileşenlerinden  daha fazlasıdır; savunmasız iç benlik duygusunu gizlemek için şişirilmiş bir maskedir. 

Ünlü psikyatrist John Bowlby, erken çocukluk süreçlerindeki bağlanma problemlerinin empati gelişimini olumsuz yönde etkilediğine dair bir teori geliştirmişti. Buna göre, bağlanma travması sonrasında, kaçıngan veya problemli bağlanan çocuklar, sevgiyi içlerine dönük ve kendilerine yatırım yaparak yaşamayı tercih ediyorlar. Çocuk bu durumda kendisini sevgi nesnesi haline getiriyor. Bowlby bu kayıtsızlık maskesinin altında derin bir depresyonun yattığını söylüyordu. Çocuklarda aşırı derecede kendine odaklanma, kendini sevme yani narsisist yönelim, aslında terk edilmeye veya terk edilmiş hissetmeye karşı geliştirilen bir savunma stratejisi.

İlginç bir şekilde, sosyal ilişkilerde narsisistik değerlerin daha geniş bir şekilde benimsendiğini görüyoruz. Sadece, kendinizi sevdiğiniz takdirde daha sağlıklı ilişkilere sahip olabileceğiniz fikri günümüzde oldukça yaygın. Belki de yeni bir kültürel inanca ihtiyacımız vardır: Kendini sevmelisin, ancak sevdiğin insanları ihmal edecek ve her daim kendini önceleyecek kadar  da değil.

Ataerkil toplum yapısında narsisizm

Öte yandan narsisizm, ataerkil kültürün dinamiklerinden de etkileniyor. Kadınlar, hoş bir izlenim bırakmayı teşvik eden bir kültür aktarımıyla yetiştirilmeleri nedeniyle, toplum tarafından dayatılan sosyal kısıtlamaları ve yargıları telafi eden belirli bir öz-tatmin geliştirme konusunda daha açıklar. Tüm modern araştırmalar, her iki cinsiyetin de narsist olabileceğini, ancak erkeklerin patolojik narsisizme daha yüksek oranda yatkın olduğunu gösteriyor. 

Kadınların kamusal haklar kazanımındaki eşitlik ve özgürlük mücadelesi her ne kadar adım adım ilerleme kaydetmiş olsa da, halen daha cinsiyete dayalı bir ayrımcılık, bastırılma ve erkek egemen bir tasavvur tarafından toplumsal işleyişin pek çok alanı şekillendiriliyor. Genç erkekler hala medya ve aile kültürü dolayımında kadınlar üzerinde üstün hak iddia edecek şekilde yetiştiriliyor ve bu zihin yapısı sosyal planda yaygın kişilik yapılarında tezahür ediyor.

Ataerkillik, Søren Kierkegaard'ın ifadesiyle kadınların 'başkası için var olduğu', buna mukabil erkeğin birey olarak özerkliğini, üstünlüğünü, egemenliğini ve ayrıcalığını meşrulaştıran bir sistemdir. Kadınlar, bakım veren veya düşük statülü görünmez alanlarda emek yoğun çalışmanın yükünü taşırken, yüksek statülü ve iyi ödüllendirilmiş prestijli alanlar erkeklere vakfedilmiştir. Yakın zamana kadar kişiliğin geliştirilmesine yönelik eğitim, sanat, bilim alanlarında olduğu kadar mesleki, siyasi ve ekonomik faaliyetlerden de men edilen kadınlar, insanlık hakkı paydasında eşitlenmek üzere büyük toplumsal dönüşümlerin neticesinde yirminci yüzyıl sonrasında ilerleme kaydedebildiler. Bununla birlikte araştırmalar, kadın üzerinde üstün hak duygusunun  halen daha ortadan kalkmadığını gösteriyor. 

Narsisizm, şüphesiz, oldukça büyük bir toplumsal sorun olan cinsel suçların önemli bir parçası. Bu sebeple narsisizmi ve onun kültürel ve sosyal nedenlerini anlamak, bizi sadece bir sendrom tanımının ötesine, farklı olabilecek bir dünyanın inşasına götürebilir.
Ataerkil toplumun narsisist genç erkekleri için baskın duygu öfkedir. 

Bu çarpık düşünce sistemi cinsel istismarın da önünü açıyor. Popüler görsel kültürün şekillendirdiği hayal gücünün vaadlerde bulunduğu erkek cinselliği, 'uygun davranış' hakkında bireysel talimatların ve rızanın konu dışı kaldığı durumlar oluşturuyor. Toplumsal açıdan zayıf durumda olanın onayının kural olarak verili varsayılması cinsel saldırı ve istismara yol açıyor. Kadın bedeni üzerinde hak sahibi olma duygusu, taciz suçları hakkındaki sessizlik ve faillerin kayırılması, toplumun geniş bir kesimini bu kültürün yol açtığı tehlikeyle karşı karşıya bırakıyor.

Zambak havuzuna bakan Narcissus’un yaşadığı gibi biz de tüketime, sömürmeye ve yoketmeye dayalı bu kültürden büyülenmeye devam edecek miyiz? Yoksa, bu trajedinin çözümünün ahlaki bir sorumluluk olduğunu kabul edebilecek miyiz? Büyüyen narsistik kültürü sadece bireysel çabayla değil, aynı zamanda insani değerlere dayanan yeni sosyal politikalarla yenmemiz mümkün görüüyor.

Neo-liberal Çağda Kültürel Narsisizm

Araştırmalar, narsisizmin ilgi, övgü ve hayranlık arzusuna karşı bir bağımlılık geliştirilmesi durumu olduğunu öne sürüyor. Başkalarını, saygı duyulacak insanlar olarak görmek yerine kullanılacak nesneler olarak gören ve o şekilde davranan narsisistler, aşırı rekabetçi kişilikleri nedeniyle, başkalarından  kolaylıkla  faydalanırlar -hatta yakın oldukları kişilerden bile. Bir narsistin müştereken yürütülmüş bir grup çalışması üzerinde bireysel olarak hak iddia etme olasılığı daha yüksektir. Peki bu davranış kalıplarının temelinde neler yatıyor? Kültürel narsisizmin olumlanması, narsisist değerleri yansıtan davranış ve tutumlarda artışa sebebiyet veriyor. Narsisizmin iki türü olduğu kabul ediliyor: biri gizli, aşırı duyarlı veya savunmasız; diğeri ise aleni, ihmalkâr ve büyüklenmeci (büyüklük iddiası).

Günümüz iş dünyası başkalarının çalışmalarını küçümseyen, maço, veya oldukça rekabetçi bir kendini ifade etme tarzı; hatta külhanbeylik gerektiriyor. Rekabetçi ruh ve üstünlük iddiasının arzulanan karakter unsurları olması, narsisistik davranışı cezalandırmak yerine ödüllendiren bir kültürü doğuruyor. Bu rekabetçi ve agresif yaşam koşulları ise insanları bireyselciliğe itiyor.

Neo-liberalizm böylelikle yeni bir karakter idealini beraberinde dayatıyor: engel tanımayan, kendi kendine yetebilen bireyler. Ancak sınıfsal etkenler nedeniyle çok fazla kişi sistemin sunduğu bu özgür birey idealinden  dışlanıyor. Eşitsizlik arttıkça, işgücü piyasası da iki ayrı gruba bölünerek orta sınıfın daralmasına sebep oluyor. Bir tarafta yüksek maaşlı ve her şeye ve her hakka sahip, görece küçük bir grup, diğer uçta ise yüksek gelirli olanlara hizmet veren düşük ücretli güvensiz işçilerin oluşturduğu çoğunluk bulunuyor. 

Mevzubahis ekonomik mücadele, öz-saygıyı azaltarak, aileleri ve toplulukları parçalayarak, ilişkilerin ve hayatın kimyasını değiştiriyor. Bu kertede ebeveynlik dahi, sadece bireysel koşullarla değil, sosyal ve ekonomik bağlamlarla ilişkili oluyor: örneğin kapitalizm değerlerindeki değişim ve artan rekabete koşut olarak çocuğa yönelik yaklaşım tarzları değişiyor. İş gücüne katılan kadınların çocuk sahibi olmaları halinde yalnızca üç aylık ücretsiz izin  hakkı bulunmasının sebebinin, ebeveynlerin talebi değil, işveren ve sermayenin güdümündeki siyaset ve sosyal politikalar olduğuna vurgu yapmak gerekiyor.

Rekabetin getirdiği, üretkenliği artırma çabaları ve çalışan sayısının azaltılması, çalışanların işyerlerindeki güvenliğini ve iş huzurunu olumsuz yönde etkiliyor. İşçilerin hayatlarına bir el bombası atılıyor, ve bununla da kalmıyor, işgücüne katılan insanlar arasına kıyasıya bir rekabet sokarak yüksek riskli bir topluma yol açıyor. İşten çıkarılmış kişilerle yapılan röportajlar; çalışanlarda öngörülebilir, güvenli kariyer varsayımlarının yerini sürekli bir endişe halinin aldığını gösteriyor.

Neoliberalizm, çıkarcı rasyonel birey modeline dayanır. Bu vizyonda, ekonomik avantaj için başkalarını sömürmekte yanlış bir durum yoktur, insanlar her zaman “özgür iradeleriyle” sözleşmeden çıkabilir ve işlerini veya emeğini başka bir yere taşıyabilirler. Yine de ilişkisel dünyaya uygulandığında, bu kişiler bencil, şefkatsiz, acımasız narsistler olarak tanımlanacaktır.

Dolayısıyla, narsisizme bakmanın bir başka yolu da, bu durumun yeni kapitalizmin aşırı rekabetçi cennetinde hayatta kalmak için bir savunma şekli olmasıdır. Örneğin birçok CEO'nun diğer insanlara göre daha narsist olduğu görülürken, özellikle materyalist ve lüks markaları satın almaya yatkın insanların duygusal açıdan soğuk evlerde yetiştirildiği de görülmüştür.

Narsist yöneticiler, çalışanların psikolojileri üzerinde yüksek etkiye sahip bir kültür yaratıyorlar: Bu bağlamda açgözlülük sadece bulaşıcı değil, aynı zamanda rekabetçidir de. Bunun aksine, kibirden yoksun ve daha mütevazı liderler, çalışanları için daha iyi bir rol modeldir: "Ben" diye değil "Biz" diye düşünürler. Kanıtlar, daha zengin toplumun daha iyi bir toplum olduğu düşüncesinin tersine, insanlar daha varlıklı hale geldikçe, daha güce aç, daha gösterişçi, daha acımasız ve daha az yardımsever hale gelebileceklerini ve hatta daha fazla hile yapabileceklerini gösteriyor.

Tüketim çılgınlığını körükleyen narsist

Slavoj Zizek, yeni kapitalizmin bu yeni insan tipini, yani ‘tüketim çılgınlığını körükleyen narsisti’ yarattığını ama aynı zamanda buna ihtiyaç duyduğunu savunuyor. Öyleyse narsisizmdeki artışla ilgili esas noktanın altını çizmek gerekir: Tıpkı erken kapitalizm ve sanayileşme çağının baskın bir karakter tipine sahip olması gibi, yeni kapitalizm ve tüketim çağının da bir yenisine ihtiyacı vardı. Bunu anlamak için kapitalizmin tarihsel sürecine bakabiliriz. Max Weber, "Protestan Etiği ve Kapitalizmin Ruhu" adlı klasik eserinde, Protestanlığın, erken kapitalizmin anahtar meşrulaştırıcı fikri olarak nasıl ortaya çıktığını göstermişti.

Protestanlar Tanrı'nın isteklerini yerine getirmeye çalışıp ilerlemelerini maddi açıdan ölçerlerdi. Böylelikle dünyevi bir başarıya ulaştıklarında Tanrının mükafatından da emin oluyorlardı. Çalışmanın böylece derin bir ahlaki önemi oluşmuştu. Seküler dünyada, para kazanmak gibi derinliği olmayan görevlere kutsal bir nitelik atfetmek, olağanüstü bir üretkenliği açığa çıkardı. Bu fikir sistemi, kapitalizmin başarısını körükledi; kapitalizmin gelişimi Protestanlığın amacı olmasa da, bir inanç sistemi olarak, kapitalist bir ekonominin gelişmesi için gerekli koşulları yaratarak yeni bir insani değerler kümesi inşa etti. 

Weber bugün yazıyor olsaydı, krediyle satın alınan bir iPhone'la yapılan "selfie" (özçekim) çağında, yazısı Protestanlık yerine narsistik etiği konu alıyor olabilirdi. Birçok yönden eski çağın 'iş kutsaldır' düşüncesi, sekülerleşme sebebiyle buharlaşsa da devam ediyor, hatta daha da kesif hale geliyor. Çünkü yeni kapitalizm aynı zamanda yeni bir psikolojiyi, insani değerlerin ve bakış açılarının yeni bir paradigmayla inşasını teşvik ediyor. Yeni kapitalizm, yeni ilişki değerlerini , tasarruf yerine harcama ahlakını, geciktirilmiş tatmin yerine anlık hazları ve daha narsisist bir tüketici karakterini yaratıyor.

Şeytan Prada Giyer gibi kitaplar ve filmler, esasında moda endüstrisinin çok ötesine uzanan çok ciddi bir kültürel inşayı tasvir ediyor. Eskiden şirketler üretim verimliliği konusunda rekabet ederken, şimdi bir tasarımcı, markasının bir ürününün bahşettiği iddia edilen bir kimliği satarak yeni bir rekabet alanı yaratıyor. Reklamlar, sattıkları ürünün kalitesini değil, onun kişinin hayatını ve kendiliğini ne kadar onaylanabilir bir şekilde değiştireceğini öne sürerek üründen bağımsız bir “deneyim” sunma stratejisini kullanıyor. “Ben” çağında üretim ve pazarlama; kişinin odağını, kendini değiştirmek; yeniden oluşturmak; biçimlendirmek; yükseltmek ve parlatmak şeklinde değiştirerek yeni narsisizmi destekliyor.

Özetle, narsisizm, yeni iş stratejisinin ilerlemesine büyük ölçüde yardımcı oluyor. Narsisizmi teşvik etmeden bir marka kimliği satmaya çalışmak, şu an olduğu kadar başarılı bir yöntem olamayacaktı. Çünkü narsistler genelde, “bencil, kendini yücelten, gösterişçi ve üstünlük ve uzmanlık illüzyonlarına yatkın” olan psikolojik profillere sahipler ve bu onları marka tüketiciliği için mükemmel hedef haline getiriyor.

Kırılgan benlik algımızın ihtiyacı olan desteği, sahip olduğumuz meta üzerinden elde etmeye çalışıyoruz, çünkü sahip olduğumuz şeylerden ibaret olduğumuza inandırılıyoruz. Bu kırılganlık,  esasında güvensizlik ve materyalizm arasındaki doğru orantılı ilişkiyi gözler önüne seriyor. Araştırmalar, tutarlı bir şekilde, daha fazla materyalizmin daha büyük mutsuzlukla bağlantılı olduğunu gösteriyor. Daha materyalist olan kişiler daha düşük kişisel sağlık ve yaşam doyumu, daha fazla depresyon ve sosyal kaygı gibi daha olumsuz semptomlar gösteriyor. Üstelik bu kişiler narsisizm dahil kişilik bozukluklarına açık hale geliyorlar. Ergenlik dönemindeki çocuklarla yapılan bir araştırma, materyalist katılımcıların ileride narsisistik kişilik bozukluklarına sahip olma olasılığının bir buçuk kat daha fazla olduğunu söylüyor bize.

Araştırmalar, üniversite öğrencilerine toplum yanlısı, içsel değerlere hitap eden ve bu değerlere dayalı bir kimliği destekleyen bir paragraf gösterildiğinde, çevrecilik gibi konular hakkında daha istekli olduklarını keşfetti. Bundan çıkarılacak ders ise; başkalarına yardım etmek, yakın ilişkiler kurmak gibi daha yüksek içsel değerleri içselleştiren kişilerin narsistik davranışlarda bulunma olasılıklarının çok daha düşük olacağıdır.

Aslında ebeveynler ve çocuklar aşırı rekabetçi bir dünya ekonomisine rasyonel bir şekilde yanıt veriyorlar, çember gittikçe daralıyor, kazanmanın değeri her zamankinden daha yüksek. Bu tür çocuk ve yetişkinlere sadece kendi selametleri için değil, değerleri ve yaşam biçimleri gelecek nesiller üzerinde ve hayatın her alanında etkiye sahip olduğu için daha da çok eğilmemiz gerekiyor. Toplumsal düzeyde mutsuz, kırılgan bir benlik duygusuna sahip olmayan kişiler daha iyimser ve çevrelerine karşı yardımsever bireyler olarak yetişecektir. 

YORUM EKLE