CB Erdoğan Sayıştay'a, "açık aramayın, ceza vermeyin" çağrısı yaptı. Bu Sayıştay’a görevinizi yapmayın demek. Bir hâkime, hırsıza, katile, tacizciye ceza vermeyin demek neyse, Sayıştay'a da bu çağrıyı yapmak aynı şeydir.

Halbuki Sayıştay'ın görevi Kamu İdarelerinin mali faaliyet ve işlemlerini denetleyerek, kanunlara uygun olup olmadığına bakmak, kamu zararına neden olanları tespit ederek hükme bağlamaktır. Yani bir cümle ile, mali işlerin hukuka uygunluğunu denetlemek, kamunun zarara uğratılmasını önlemektir.

Bu denetimi yapmayın demek, hazine kapısını açık bırakın isteyen çalsın demekle eş anlamlıdır. Yolsuzluk hassasiyeti taşıyan bir iktidar, bırakınız Sayıştay'ı işlevsiz hale getirmek, tam tersine bu denetimin önündeki engelleri kaldırmaya çalışır. Çalışanlarını yüreklendirir. Bizde tam tersi oluyor. İşte ekonomideki kara deliklerin sebeplerinden biri budur. Siz dokunmayın derseniz, hırsız artık durur mu?

Sayıştay denetimi ekonomik büyümeye engel olmaz, kamunun zarara uğratılmasına engel olur. Mali işlemlerde keyfiliğin önüne geçer.

Yirmi yıl boyunca yargı işlevsiz hale getirildi, şimdi de kamuyu korumaya çalışan son kale Sayıştay çalışamaz hale getiriliyor. Bunun sonu hukukun yerini keyfiliğin, düzenin yerini kaos ve kuralsızlığın almasıdır. Sistem, yolsuzluğa engel olan bütün kurumları tasfiye ediyor.

DEMİRTAŞ'A BİR HİKAYE YAZDIRILIYOR.

Demirtaş bir süreden beri hapiste. Bedenen içeride olmasına rağmen mektupları, sosyal medya paylaşımları ile dışarıdaki kadar etkili. Hiçbir ülke bir tutuklunun siyasi gündeme bu kadar müdahil olmasına izin vermez. Aklanır, gelir istediği gibi konuşur. Ama burası Türkiye, Öcalan uzun süre bir gazetede herkesin gözleri önünde köşe yazarlığı yaptı. Kimse de çıkıp bu kepazeliğe dur demedi.

Bu ülkede bazı şeyler çok çabuk unutuluyor. Türkiye kırk yıldır terörle mücadele ediyor. Terör örgütü ve uzantıları sayesinde İnsan coğrafyamızda büyük çatlaklar oluştu. Büyük maddi manevi bedeller ödendi. Hukuk devletinde suçluya değil suça bakılır. Herkes yaptıklarının hesabını verir, vermelidir.

Demirtaş'ın bir ayrıcalığı yok, ne fazla ne eksik hukuk ne diyorsa ona göre hareket edilmelidir. Bildirilerle, deklarasyonlarla kimse aklanmaz. Ancak bu yolla yargı kararları ile ilgili şüphe ve tereddüt uyandırılır. Suçlu veya şüpheli ile ilgili bir algı yaratılarak, mağduriyet duygusu etrafında kitleler ajite edilir. Bugün yapılan da budur, dertleri Demirtaş değil, Demirtaş üzerinden bazı kesimleri seferber etmek. Kürtlerde -haksızlığa uğruyoruz-duygusu uyandırarak, genel kitle ve devletle aralarındaki mesafeyi açmak.

Demirtaş'ın açıklamaları üzerine 202 aydın, sanatçı ve yazar bir bildiri yayınladı. Demirtaş'ın silahsızlanma çağrısını önemsediklerini, belirttiler. Oysa Demirtaş cephesinden çok fazla değişen bir şey yok, çünkü PKK'ya silah bırakma çağrısı yapmıyor, tüm taraflara yani devlete de yapıyor. Çözüm sürecinde de Örgüt sözcüleri "önce devlet silah bıraksın" demişlerdi. Devlet zor ve silah kullanma tekelini elinde bulundurduğu için devlettir. Tüm taraflar silah bıraksın demek, devletle PKK'yı aynı sepete koymaktır. Bu mudur değişim? Doğru çağrı, Türkiye'de demokratikleşme yönünde önemli adımlar atılmıştır, talep ve isteklerimiz karşılanmıştır, PKK varlık gerekçelerini kaybetmiştir, diyebilmektir. Bunca değişime, düzenlemeye, demokratikleşmeye rağmen hala Kürt meselesi var demek, biz devlet istiyoruz demektir. Hedefi Türkiye'nin demokratikleşmesi olan bir örgüt dört ülkede faaliyet göstermez. Bu, PKK ve bileşenlerinin dört parçalı Kürdistan'ı birleştirerek, birleşik büyük Kürdistan'ı kurma hayalinden vazgeçmediklerini gösterir. Hala bir Kürt meselemiz var diyenler, bu yolu açmaya çalışanlardır. Etnik ayrılıkçı hareket, bir lider hareketidir. Örgütün ruhu Öcalan'dır. Öcalan yaşlandı, yerine yeni bir lider hazırlamak gerekiyor. Bu şamatanın arkasında biraz da bu gerçek var. Demirtaş'a bir hikâye yazdırılıyor, iktidar da öngörüsüzlüğü ile buna çanak tutuyor.