Köşe Yazısı

Doç. Dr. Ferhat Arslan- Toprağı Kaybeden Millet, Sağlığını da Kaybeder

Misafir Kalem
Misafir Kalem
5 dk Sesli Dinle 0

Kaçak Yapılar, Zeytinlikler, Kıyılar ve Sessizce Büyüyen Halk Sağlığı Felaketi

Doç. Dr. Ferhat Arslan

Bir hekim olarak biliyorum ki hastalık yalnız hastanede başlamaz. Yoğun bakımda, poliklinikte, ameliyathanede ya da laboratuvarda gördüğümüz pek çok tablonun kökü çok daha derindedir. O kök bazen içtiğimiz suda, bazen soluduğumuz havada, bazen de soframıza gelmeden yok edilen tarım toprağındadır. Bu yüzden tarım arazilerinin, zeytinliklerin, meraların, kıyıların ve doğal alanların korunması yalnız çevrecilerin değil; hekimlerin, ebeveynlerin, çiftçilerin ve bu ülkede yaşayan herkesin ortak meselesidir.

Bugün Türkiye’de tarım arazilerine kaçak yapılan bungalovlar, konteynerler, bağ evleri ve benzeri yapılar üzerinden yeni bir hukuki sıkılaşma konuşuluyor. İlk bakışta bu, gecikmiş ama doğru bir müdahale gibi görünebilir. Gerçekten de yıllardır göz göre göre işlenen bir toprağı parçalama ve doğayı tüketme pratiği vardı. Ova, tarla, bağ, bahçe; üretim alanı olmaktan çıkarılıp rant alanına dönüştürüldü. Fakat burada durup sormamız gereken daha büyük bir soru var: Biz bu noktaya nasıl geldik?

Sorunun cevabı yalnız “kaçak yapı yapan vatandaş” değildir. Asıl mesele, uzun yıllar boyunca oluşmuş büyük bir zihniyet bozulmasıdır. Türkiye’de toprak, giderek üretimin ve hayatın devamını sağlayan canlı bir varlık gibi değil, ilk fırsatta üzerine bir şey kondurulacak, parsellenecek, satılacak ve değer kazanacak bir meta gibi görülmeye başlandı. Tarla, ev yapılırsa kıymetli; zeytinlik, tesis kurulursa değerli; kıyı, otele çevrilirse kazançlı sayıldı. Böyle bir toplumda toprağın kendisi değil, onun dönüştürülebilirliği kıymet gördü. İşte felaket tam burada başladı.

Oysa toprağın değeri, üzerine beton dökülünce değil; ürün verdiğinde, su tuttuğunda, biyolojik çeşitliliği taşıdığında, iklimi dengelediğinde anlaşılır. Bir tarım arazisi yalnız buğday, domates, zeytin ya da üzüm üretmez. O toprak aynı zamanda yağmurun akışını düzenler, yeraltı suyunu besler, ısı dengesine katkı sağlar, kırsal yaşamı ayakta tutar, kentleri besler. Siz toprağı yapılaşmaya açtığınızda yalnız bir araziyi kaybetmezsiniz; geleceğin gıda güvenliğini, iklim direncini ve toplum sağlığını da aşındırırsınız.

Hekim gözüyle bakınca mesele daha da çarpıcıdır. Çevre ve tarım politikaları, doğrudan halk sağlığı politikalarıdır. Verimli toprakların kaybı, gıda enflasyonunu artırır; gıda enflasyonu yoksul sofrayı küçültür; küçülen sofra, yetersiz beslenmeyi büyütür. Pestisit yükü, su kirliliği, kontrolsüz yapılaşma, kıyı ekosistemlerinin bozulması, ısı adası etkisi, seller, kuraklık ve hava kalitesindeki düşüş; bunların hepsi kalp damar hastalıklarından solunum yolu hastalıklarına, enfeksiyon risklerinden ruh sağlığı sorunlarına kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkar. Yani doğanın tahribatı, er ya da geç hastane koridorlarına tercüme olur.

Bu nedenle tarım arazilerinin korunması meselesi, romantik bir doğa sevgisinden ibaret değildir. Bu konu, doğrudan doğruya yaşam hakkı meselesidir.

Ne var ki Türkiye’de koruma fikri yıllarca tutarlı bir devlet politikası haline getirilemedi. Bir yandan tarım arazilerinin korunmasından, zeytinliklerin öneminden, kıyıların kamusal niteliğinden söz edildi; diğer yandan istisnalar, göz yummalar, gecikmiş denetimler ve rant baskılarıyla bu ilkeler delik deşik edildi. Küçük ölçekli kaçak yapılar ayrı bir sorun, kıyılara ve doğal alanlara yayılan büyük turizm yatırımları ayrı bir sorun olarak sunuldu. Oysa bunlar aynı zihniyetin iki yüzüydü: Doğayı ortak varlık olarak değil, dönüştürülebilir ekonomik fırsat olarak görmek.

Zeytin ağaçları bu ülkenin sessiz hafızasıdır. Bir zeytin ağacı yalnız meyve vermez; sabrı, sürekliliği, toprağa sadakati temsil eder. Kimi zaman onlarca yıllık, kimi zaman yüzyıllık bir ekolojik ve kültürel sürekliliğin taşıyıcısıdır. Buna rağmen Türkiye’de zeytinlikler defalarca yatırım baskısının konusu haline geldi. Her seferinde kamuoyunun tepkisiyle geri adım atılsa da asıl sorun değişmedi: Zeytinliğe hâlâ korunması gereken kutsal bir emanet gibi değil, uygun gerekçe bulunursa dönüştürülebilecek bir alan gibi bakılıyor.

Kıyılar da aynı şekilde yaralandı. Hukuken kıyılar hepimizin ortak alanıdır. Fakat uygulamada kıyılar, erişimin daraldığı, kamusallığın zayıfladığı ve ekonomik tahsis mantığının ağır bastığı yerlere dönüştü. Halkın denize, kıyıya, doğaya eşit erişim hakkı aşındıkça toplumun adalet duygusu da bozuldu. İnsanlar doğal olarak şunu sormaya başladı: Büyük projelere yol açılırken neden küçük kaçak yapı bir anda suçun tek yüzü haline geliyor? Bu soru, hukuken savunulabilir olmayabilir; ama sosyolojik olarak çok güçlüdür. Çünkü seçici uygulama, hukukun meşruiyetini yaralar.

Bu nedenle bugün yapılması gereken şey yalnızca “yıkım” konuşmak değildir. Elbette tarım arazisini işgal eden kaçak yapılar kaldırılmalıdır. Elbette toprağın eski haline döndürülmesi esastır. Ama geç kalmış yıkım kararı, yıllarca süren idari zafiyetin yerine geçemez. Devlet hafriyat aşamasında neredeydi? Yol açılırken neredeydi? Kaçak yapı ilanları açıkça dolaşırken neredeydi? Abonelik süreçleri, uydu görüntüleri, yerel denetim mekanizmaları, belediye kayıtları ne işe yarıyordu? Bina bitene kadar kör, bittikten sonra sert olmak; koruma değil, kriz yönetimidir.

Toplumun da kendine dürüst olması gerekir. Evet, devlet çoğu zaman geç kaldı. Evet, büyük sermayeye karşı gösterilen esneklik, vatandaşın hukuk duygusunu zedeledi. Ama bütün bunlar, küçük kaçakçılığı masumlaştırmaz. “Bir konteynerden ne olur”, “küçük bir bağ evi”, “bir ailelik yer”, “iki ağaç kestik ama yerine dikeriz” diyerek doğanın tahribatını sıradanlaştırdık. Aslında doğayı öldüren şey çoğu zaman tek bir büyük darbe değil; çok sayıda küçük ihlalin meşrulaştırılmasıdır.

Bugün hâlâ toparlanmak mümkündür. Ama bunun için yalnız ceza diline değil, ahlaki ve bilimsel bir seferberliğe ihtiyaç vardır. Toprağın neden korunması gerektiği, ilkokuldan tıp fakültesine kadar her düzeyde yeniden anlatılmalıdır. Tarım arazisi, zeytinlik, mera, kıyı ve orman; bunların her biri yalnız ekonomik değil, epidemiyolojik ve toplumsal dayanıklılık açısından da stratejik alan olarak görülmelidir. Sağlık politikası ile çevre ve tarım politikası yeniden aynı masada buluşturulmalıdır.

Bir hekim olarak benim kanaatim nettir:
Toprağı korumayan bir toplum, hastalığı yalnız hastanede arar.
Oysa gerçek teşhis çok daha önce konulmalıdır.

Bugün tarım arazilerini kaybeden ülke, yarın ucuz ve güvenli gıdayı kaybeder.
Zeytinliğini koruyamayan ülke, yalnız ağacını değil hafızasını da kaybeder.
Kıyısını kaybeden toplum, yalnız manzarasını değil ortak hayat duygusunu da kaybeder.

Ve en sonunda şunu acıyla fark ederiz:
Doğayı kaybetmek, aslında insanı kaybetmektir.

Bu Yazıyı Paylaş