Köşe Yazısı

Müsavat Dervişoğlu’na Duygulu Teşekkür

Misafir Kalem
Misafir Kalem
8 dk Sesli Dinle 0

Evet, Birileri Var!


Bazı insanları makamlarıyla tanırsınız. Bazılarını ise yıllarla…Aynı yollardan geçerek, aynı hayal kırıklıklarına uğrayarak, aynı davanın yükünü omuzlayarak tanırsınız.
 
Ben Müsavat Dervişoğlu’nu bir genel başkan olduğu için tanımadım. Bir kürsüye çıktığında alkışlandığı için de sevmedim. Ben onu, otuz beş yıl boyunca siyasetin insanı nasıl sınadığını birlikte görerek tanıdım.
 



Rüzgârın yön değiştirdiği günlerde…
 
Herkesin sustuğu zamanlarda…
 
Doğru bildiğini söylemenin insana yalnızlık getirdiği dönemlerde…
 
Bu nedenle 29 Temmuz günü yaptığı konuşmayı dinlerken karşımda yalnızca bir siyasi parti lideri yoktu.
 
Otuz beş yıllık abim, mavi gözlü devin askeri, halkın temsilcisi vardı.
 
Ve yine bunun adı Umut oldu…
 
Siz bu satırları okurken  konuşmanın siyasi sonuçları tartışıldı niyetler okundu kimi art, kimi iyi niyetler… Kimileri artık kelimeleri ölçüp biçiyor; kimileri cümlelerin içinden kendi hesabına yarayan bölümleri not olarak İmralı’ya servis yaptı bile (!) 

 
Fakat ben o konuşmada başka bir şey duydum.
 
Ben, bu ülkede hâlâ bazı şeylerin öyle kolay olmadığını duydum.
 
Bu milletin hafızasının silinemeyeceğini…
 
Şehitlerin isimlerinin bir masanın örtüsü altında saklanamayacağını…
 
Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderinin, milletin gözünden kaçırılan cümlelerle değiştirilemeyeceğini duydum.
 
Birileri barış dediğinde hepimiz susalım istiyor.
 
Çünkü barış güzel bir kelimedir. İnsanın itiraz etmeye utandığı kadar güzeldir.


 
Hangi anne barış istemez?
 
Hangi baba evladının sağ salim eve dönmesini istemez?
 
Hangi millet mezarlıklarının büyümesini ister?
 
Biz barışı en çok isteyen milletlerden biriyiz. Çünkü savaşın, terörün, ayrılığın ve tabutların ne demek olduğunu en iyi biz biliriz.
 
Fakat bizim kalbimiz temiz diye aklımızı teslim etmemizi bekleyenler yanılıyor.
 
Barış, şehitlerin hatırasını susturarak kurulmaz.
 
Barış, milletin bilmediğini birilerinin bildiği kapalı odalarda kurulmaz.
 
Barış, silah taşıyanın şart koyduğu, evladını toprağa veren annenin kapıda beklediği bir masada kurulmaz.
 
Barış, bir milletin hafızasını kaybetmesi değildir.
 
Barış, o milletin bir daha aynı acıları yaşamayacağına inanabilmesidir.
 
29 Temmuz günü siz bunu söylediniz, Sayın Genel Başkanım.
 
Belki kelimeleriniz daha sertti. Belki öfkeniz daha büyüktü. Fakat ben o öfkenin altında çok derin bir sevgi gördüm.
 
Vatan sevgisi…
 
Millet sevgisi…
 
Cumhuriyet sevgisi…
 
İnsan bazen en çok sevdiğine kızar. Çünkü onun zarar görmesine tahammül edemez.
 
Sizin öfkenizde de bu vardı.
 
Türkiye’ye bir şey olacak korkusu…
 
Cumhuriyet’in kurucu iradesine bir perde çekilecek endişesi…
 
Bu milletin alın teriyle, kanıyla, gözyaşıyla kurduğu devletin başka hesaplara malzeme edilmesine karşı duyulan isyan…
 
592  Sandalye Arasında Bir Ses
 
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde altı yüz sandalye var.
 
592 ayrı irade…
 
592 sorumluluk…
 
Fakat bazen insan, o büyük salonda tek bir ses duyuyor.
 
Çünkü sesin büyüklüğü, onu kaç kişinin alkışladığıyla ölçülmüyor.
 
Bazen bir insanın söylediği cümle, yüzlerce kişinin suskunluğundan daha ağır geliyor.
 
29 Temmuz’da benim hissettiğim buydu.
 
Kalabalıklar içinde yalnız kalmayı göze alan bir ses…
 
Kaybetmekten korkmadan konuşan bir insan…
 
Siyasetin hesabını değil, tarihin hükmünü düşünen bir duruş…
 
İşte o an aklıma Gazi Mustafa Kemal Atatürk geldi.
 
O da bir gün kalabalıklara bakıp “Kaç kişiyiz?” diye sormamıştı.
 
“Doğru yerde miyiz?” diye sormuştu.
 
Samsun’a çıktığında arkasında kurulmuş bir devlet yoktu.
 
Önünde kesinleşmiş bir zafer de yoktu.
 
Ama milletine inanıyordu.
 
Onun umudu, şartların iyi olmasından doğmuyordu. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun Türk milletinin yeniden ayağa kalkabileceğine inanmasından doğuyordu.
 
Biz bugün Atatürk’ü yalnızca kazandığı zaferlerle hatırlıyoruz.
 
Oysa onun en büyük mirası, zaferden önce kurduğu umuttur.
 
Düşman orduları Anadolu’dayken Meclisi açmak, yalnızca siyasi bir karar değildi.
 
Millete söylenmiş büyük bir cümleydi:
 
“Sen varsın. Sen karar vereceksin. Bu vatanın sahibi sensin.”
 
Bugün Cumhuriyet’e sahip çıkmak da aynı cümleyi yeniden kurabilmektir.
 
Millete rağmen değil, milletle birlikte…
 
Milletten saklayarak değil, milletin gözünün içine bakarak…
 
Birilerinin talimatıyla değil, Türk milletinin iradesiyle…
 
 Kızlarım İçin Teşekkür Ediyorum
 
Size en çok kızlarım için teşekkür ediyorum.
 
Çünkü ben siyaseti yalnızca bugünü kazanmak için yapmadım.
 
Çocuklarımıza başları dik yaşayabilecekleri bir ülke bırakmak için yaptım.
 
Kızlarım yarın bu ülkede yaşarken kendilerini misafir gibi hissetmesinler istiyorum.
 
Cumhuriyet’in onlara verdiği hakların bir gün bir siyasi pazarlığın konusu olabileceğinden korkmasınlar istiyorum.
 
Birilerinin kimliklerine, inançlarına, soylarına veya düşüncelerine göre hak dağıttığı bir ülkede değil; yalnızca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldukları için eşit ve onurlu kabul edildikleri bir ülkede yaşasınlar istiyorum.
 
Kız kardeşlerim için teşekkür ediyorum.
 
Annem için teşekkür ediyorum.
 
Çocuklarına her sabah Cumhuriyet’i anlatan öğretmenler için…
 
Kepengini açarken yarını hesaplayan esnaf için…
 
Evladını askere uğurlarken güçlü görünmeye çalışan babalar, için…
 
Telefon çaldığında kalbi duran anneler için…
 
Ay yıldızlı bayrağa sarılı tabutun başında dimdik durmaya çalışan şehit aileleri için teşekkür ediyorum.
 
Bazı acıların sayısı yoktur.
 
Bir ülkenin kaç şehit verdiğini rakamlarla söyleyebilirsiniz. Fakat bir annenin o kapının önünde kaç yıl beklediğini hesaplayamazsınız.
 
Bir gazinin bedeninde kaç yara olduğunu yazabilirsiniz. Fakat geceleri kaç kez aynı güne uyandığını bilemezsiniz.
 
Bu nedenle devlet yalnızca bugünü düşünemez.
 
Devletin hafızası olmak zorundadır.
 
Devlet, kendisi için can verenleri unutursa, yaşayanlarına güven veremez.
 
Sizin konuşmanızda beni en çok etkileyen şey buydu.
 
Unutmadığınızı hissettirdiniz.
 
Unutturmayacağınızı söylediniz.
 
 Biz Barışa Karşı Değiliz
 
Bizi barışa karşıymışız gibi göstermek isteyenlere de söyleyecek sözümüz var.
 
Biz barışa karşı değiliz.
 
Biz çocukların babasız büyümesine karşıyız.
 
Biz annelerin mezar başlarında yaşlanmasına karşıyız.
 
Biz Türk’ün de Kürt’ün de bu ülkenin evladı olduğunu biliyoruz.
 
Bizim itirazımız kardeşliğe değil; kardeşliğimizin arasına silah sokanlaradır.
 
Bizim itirazımız konuşmaya değil; konuşmanın milletin arkasından yapılmasınadır.
 
Bizim itirazımız barışa değil; barış kelimesinin arkasına saklanan hesaplardır.
 
Çünkü gerçek barışta kazanan bir örgüt, kaybeden bir devlet olmaz.
 
Gerçek barışta çocuklar kazanır.
 
Anneler kazanır.
 
Türkiye kazanır.
 
Gerçek barış, bir terör örgütünün kendisini muhatap kabul ettirmesi değildir.
 
Gerçek barış, artık hiçbir gencin o örgütün kapısına gitmek zorunda hissetmediği bir ülke kurmaktır.
 
Doğuda doğan bir çocukla batıda doğan bir çocuğun aynı geleceğe inanmasıdır.
 
Bir gencin iş bulmak için, yaşamak için, hayal kurmak için başka bir ülkeye gitmek zorunda kalmamasıdır.
 
İşte bize gereken yeni yol budur:
 
Sadece karşı çıkan değil, iyileştiren bir siyaset…
 
Sadece öfkelenen değil, yaraları saran bir devlet…
 
Teröriste karşı tavizsiz, vatandaşına karşı merhametli bir Türkiye…
 
Bayrağından vazgeçmeyen ama hiçbir evladını da geride bırakmayan bir Cumhuriyet…
 
 Umut Bir Kürsüde Başlar, Millette Büyür
 
Sayın Genel Başkanım…
 
29 Temmuz’da bize yeniden umut verdiniz.
 
Fakat biliyorum ki umut, yalnızca bir konuşmayla yaşayamaz.
 
Umut, milyonlarca insanın yüreğinde karşılık bulursa güce dönüşür.
 
Bir öğretmen sınıfına girip Cumhuriyet’i korkmadan anlatırsa umut büyür.
 
Bir hâkim yalnızca hukuka bakarak karar verirse umut büyür.
 
Bir gazeteci susmamayı seçerse umut büyür.
 
Bir genç “Bu ülkede benim de geleceğim var” derse umut büyür.
 
Bir anne, çocuğunu başka ülkelere göndermek zorunda kalmayacağına inanırsa umut büyür.
 
Ve bir siyasetçi, karşısında kaç kişi olduğuna bakmadan doğru bildiğini söylerse umut yeniden yeşerir.
 
Biz uzun zamandır umudu büyük zaferlerde arıyoruz.
 
Oysa umut bazen çok daha küçük bir yerde başlar.
 
Bir insanın eğilmemesinde…
 
Bir cümlenin söylenmesinde…
 
Bir kürsünün susmamasında…
 
Bir milletin kendisini yeniden hatırlamasında…
 
29 Temmuz bana bunu hatırlattı.
 
Henüz her şey kaybedilmiş değil.
 
Henüz Cumhuriyet sahipsiz değil.
 
Henüz bu milletin sözü bitmedi.
 
 Son Sözüm
 
İnsan, yanında yürüdüğü kişiye yalnızca siyasi başarılar dilemez.
 
Doğru kalmasını diler.
 
Kendisi olarak kalmasını…
 
Yalnız kaldığında değişmemesini…
 
Alkış azaldığında susmamasını…
 
Makamların, hesapların ve korkuların onun vicdanına hükmetmemesini diler.
 
Ben bugün size bunu diliyorum.
 
Mavi gözlü devimize olan sadakatiniz yol arkadaşınız olsun.
 
Fakat Atatürk’e sadakat, yalnızca onun adını anmak değildir.
 
Onun gibi millete güvenmektir.
 
Onun gibi en karanlık anda bile bir çıkış yolu olduğuna inanmaktır.
 
Onun gibi bütün ümitler tükenmiş görünürken yeni bir başlangıç yapabilmektir.
 
Türkiye’nin bugün en çok ihtiyacı olan şey de budur.
 
Yeni bir kavga değil…
 
Yeni bir ayrışma değil…
 
Kendisini kaybetmeden barışabilen, geçmişini unutmadan geleceğe yürüyebilen, güçlü olduğu kadar adil de olabilen yeni bir Türkiye umudu…
 
Bu ülke yalnızca sınırlarıyla vatan değildir.
 
Bir annenin duasıyla vatandır.
 
Bir şehidin son bakışıyla vatandır.
 
Bir öğretmenin kara tahtaya yazdığı ilk harfle vatandır.
 
Bir çocuğun elindeki bayrakla vatandır.
 
Bir çiftçinin toprağa düşen teriyle, bir işçinin nasırlı eliyle, bir gencin kurduğu hayalle vatandır.
 
Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak yalnızca bir devlet düzenini korumak değildir.
 
Bir milletin birbirine olan emanetini korumaktır.
 
29 Temmuz’da o emanete sahip çıktınız.
 
Yüreğinize sağlık, Sayın Genel Başkanım.
 
Biz buradayız.

29.07.2026 siz tarih diye okursunuz bazıları talih diye…
 
 Emin Erdoğan

Bu Yazıyı Paylaş