Köşe Yazısı

Kuzu postuna bürünmüş kurtlar

Meryem Zerrin Ekicioğlu
Meryem Zerrin Ekicioğlu
6 dk Sesli Dinle 0

Hz. Ali’nin harika bir sözü vardır.

Der ki Hz. Ali: “En tehlikeli düşman, bize benzeyip de bizden olmayandır.”

Bu söz sizce de şu anda ülkemizin yönetim koltuğunda oturan iktidarı anlatmıyor mu?

Bugün Türkiye’nin gerçek gündemi ve iktidarın usulsüzlükleri, “butlan” safsatası ile iktidar ve ortakları tarafından örtülmeye çalışılıyor. Ekonomik krizi örtmek için resmen demokrasi krizini yarattılar. Her gün butlanla yatıp butlanla kalkalım istiyorlar.

Mazotun litresi 70 TL’ye dayandı. Türkiye; Venezuela, Güney Sudan ve İran’ın ardından dünyanın en yüksek gıda enflasyonuna sahip dördüncü ülkesi. Bir tarafta bozulan kamu maliyesi, yanlış para politikası, yerle bir olan üretim ve sonuç olarak açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşam mücadelesi veren milyonlar; diğer tarafta silahlı çatışmalar, akran zorbalığı, çocuk ve kadın cinayetleri, hakkını ararken orantısız güçle karşı karşıya kalan işçiler  memurlar ve gelecek umudu olmadığı için yaşamına son veren gençler...

Evet, ülkemizde konuşulması ve çözülmesi gereken o kadar çok sorun varken biz butlanı konuşmak ve yazmak zorunda kalıyoruz.

Gerek basında gerek diğer mecralarda, Sn. Özel ve arkadaşlarının yeni parti kurması gerektiği ile ilgili söylemler dolaşıyor. Yahu Allah aşkına, yeni parti kurmanın mantığı nedir?

Kılıçdaroğlu’nun zaten hiçbir hukuki geçerliliği yok. Kendisi, kesinleşmemiş mahkeme kararına rağmen istediğini yapıyor. Hukuken geçerliliği olmayan birinin verdiği kararlar yok hükmündedir. Hâlâ bunun neyi tartışılıyor, anlamak mümkün değil.

Özgür Özel bu partinin meşru genel başkanıdır. Kurultay için hukuki geçerliliği olmayan birisinden kurultay istemek de nedir? Yapılması gereken şey; Sn. Özel’in atanmışları bir kenara bırakıp kurultayı gerçekleştirmesi ve Türkiye’nin gerçek gündemine geri dönmesidir. Hepsi bu.

Butlan, fezleke… Bunların hepsi hikâye. Bu konuda daha fazla zaman kaybetmemek gerek. Zaten iktidar, sırayla tüm muhalif partileri yok etmek niyetinde ki bu şekilde kendi varlığını garantiye almakta, iktidarını devam ettirmeye çalışmaktadır. Güya kendilerince yeni bir devlet kurma hayalindeler. Yani anlayacağınız, BOP’un Türkiye’deki aktörleri kurucu lider olma yarışına çoktan girdiler.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yeni rejimde başkana “biri Kürt, biri Alevi” iki yardımcı önermesini hatırlayalım. Sn. Bahçeli, Kılıçdaroğlu ve bebek katili terörist başı Apo cumhurbaşkanı yardımcısı olmak için hazır bekliyorlar. Böylece Ermeni, Alevi ve Kürt yardımcılar ile Türkiye’yi eyaletlere bölmek istemektedirler.

Emperyal güçler ve onların yerli işbirlikçilerinin hedeflerinde yeni bir devlet kurmak var. İktidar ve ortakları tarihe kurucu lider olarak geçmek istiyorlar. Türk parasına kendi resimlerini bastırıp Büyük Ortadoğu Projesi’ni kaldığı yerden devam ettirme çabasındalar.

AKP’lilerden gelen “Türkiye’nin Sayın Cumhurbaşkanı’na 10 sene daha ihtiyacı var.” söylemi de bu projeyi devam ettirme isteklerine yöneliktir. Bu söylemin aslı, “BOP’u tamamlayabilmek için Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı olmaya ihtiyacı var.” şeklindedir.

Muhalefete yapılan tüm operasyonlar ise bu projenin sadece bir parçasıdır. Yapmak istedikleri şey, BOP ile Türkiye’yi bölmek, parçalamak ve yönetmektir.

Bunun sinyalini Sn. Bahçeli, “O vakit Türkiye Yüzyılı’yla simgelemekte, yeni bir millî kimlik ve kardeşlik asrıyla tebarüz etmektedir.” sözüyle vermişti.

Aziz milletimizin elbette yeni bir kimliğe ihtiyacı yoktur. Fakat kendilerinin, her türlü oyunu çevirerek koltukta kalmaya ihtiyaçları olduğu gayet açıktır.

Hatırlayalım; Irak nasıl işgalden sonra etnik merkezli bir federal yapıya dönüştürüldüyse, Türkiye için de aynı planlar uygulanmaktadır.

Geçmişte saltanat ve hilafet karşılığında Sevr’i kabul edip vatanın ve milletin varlığını hiçe sayarak emperyal güçlerin uydusu olanlar ile bugün benzer şekilde aynı emellerle BOP’u kabul ettirme çabası içerisinde olanlar arasında sizce bir fark var mı?

Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türk İstiklal ve Cumhuriyet’i, Türk vatanının bölünmez bütünlüğü, üniter ulus devlet yapısı, Laik Cumhuriyet, dil birliği, ülke ve millet olarak bütünlüğü tehlike altındayken; emperyal güçler ve onların yerli işbirlikçileri Türkiye topraklarını bölmek, Dicle ve Fırat sularına el koymak ve bu şekilde Büyük İsrail’i gerçekleştirmek isterken sizce sadece bir parti çatısı altında bu ihanet ile mücadele edilebilir mi?

Elbette ki hayır.

Yapılması gereken şey nedir derseniz; işte bu sorunun cevabı tarihin içerisinde saklıdır. O hâlde tarihin tekerrür ettiğini hatırlayarak çıkış yolunu bulmaya çalışalım.

Bugün koltukları uğruna her fenalığı işlemeyi göze alanlar ile geçmişte bu hırsa sahip olanların aynı zihniyete sahip olduklarını unutmayalım.

Peki, iktidarını kaybetme korkusu içerisinde ülkeyi felakete sürükleyenler karşısında Mustafa Kemal Paşa nasıl bir yol izlemişti?

Cevap çok net.

Anadolu’ya gelen Mustafa Kemal Paşa, emperyalistlere ve onların işbirlikçisi saraya karşı Anadolu halkını örgütlemiş ve bu şekilde büyük bir millet hareketi meydana getirmişti.

Evet, bu hareketin adı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ydi.

Mustafa Kemal Paşa’nın millet iradesini yok sayanlara, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü tehlikeye atanlara karşı en büyük gücü; milletiyle beraber inançlı, azimli ve kararlı bir şekilde mücadele etmesiydi.

Zira icazeti emperyal güçlerden alanların “böl, parçala, yönet” taktiğine karşı gücünü yalnızca milletten alanların “millî birlik ve beraberlik” ile zafere ulaşmama ihtimali yoktu.

Bugün millî irademize vurulan darbeye karşı yapmamız gereken şey, Atamızdan aldığımız ilham ve güçle yolumuzu belirleyip tek bir çatı altında birleşmek ve topyekûn mücadele etmek olmalıdır.

İkinci Kurtuluş Savaşı ancak milletin vatansever tüm fertlerini mücadeleye dâhil etmekle kazanılabilir.

Sn. Özel ve arkadaşları bir an önce harekete geçmeli; tüm Türkiye’de vatansever partileri, sivil toplum kuruluşlarını, basın kuruluşlarını, odaları, meslek örgütlerini, sendikaları, tüm kurum ve kuruluşları da içine alan büyük bir halk kitlesini bir araya getirmeli ve bu kitleyi bir cemiyet altında birleştirmelidir.

Bilindiği üzere Türkiye’nin önünde ciddi bir seçim süreci var. Bu süreçle ilgili iktidar kanadından zaman zaman açıklamalar geliyor.

Mesela seçim tarihini açıklayan Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum şöyle demişti:

“Türkiye’nin bir kez daha Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ihtiyacı var. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kabul edildiği referandumun günü olan 16 Nisan’da genel seçimlerin yapılması güçlü bir sembolik mana taşır.”

Burada verilen tarihe özellikle dikkat etmenizi isterim. Yukarıda bahsi geçen 16 Nisan’da anayasa değişikliği referandumunda YSK mühürsüz oyları kabul etmiş, Türkiye parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçirilmişti.

Gerek Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un mühürsüz oyların kabul edildiği referandumu işaret etmesi, gerek ABD Başkanı Trump’ın AKP Genel Başkanı Erdoğan’ı işaret ederek “Biliyorsunuz, o hileli seçimleri herkesten daha iyi bilir.” söylemleri, gerekse de yakın zamanda Türkiye ile Suudi Arabistan arasında imzalanan enerji anlaşmasının oylamasında mecliste olmadıkları hâlde milletvekillerinin imzaları taklit edilerek sahte pusula ile oy kullanmak isteyen AKP vekilleri, iktidarın seçim taktikleri hakkında bize yeterli bilgiyi veriyor olsa gerek.

Tüm bu bilgiler ışığında Türkiye’de seçim güvenliğinin önümüzdeki seçimde hayati bir önem taşıdığını söyleyebiliriz.

Bu sebeple yazıda bahsetmiş olduğum cemiyetin, ülkemizde seçim güvenliğinin sağlanması konusunda çalışmalar yapan geniş çaplı bir seçim komisyonu görevini de üstlenmesi gerekmektedir.

Yani cemiyet hem iktidarın hilelerine karşı seçim güvenliği önlemleri ile ilgili hazırlıklar yapmalı hem de güvenli seçim açısından YSK’nın saygınlığını tekrar kazanması için siyasetin aparatı olmadan net tavırlar alarak kurumsal bir zırha bürünmesi gerektiğini YSK’ya hatırlatmalıdır.

Gelelim seçim zamanı meselesine...

Yaşanan tüm bu çalkantılardan kurtulmak adına erken seçim istense de aslında en doğrusu seçimin zamanında yapılmasıdır. Çünkü mevcut cumhurbaşkanının türlü türlü oyunlarla bir daha seçilmesine mahal verecek bir adım atılmasına asla izin vermemek ve iktidarın yarattığı gündemleri bir tarafa bırakarak artık oyun kurucu taraf olmak gerekmektedir.

Sn. Özel’in ve arkadaşlarının bugün sergilemesi gereken duruş, tıpkı Kerbela şehitlerinin sergilediği duruş gibi olmalıdır.

Kerbela olayı şahsi bir olay değildi. Demokrasinin hayata geçirilmesi, adaletin tecelli etmesi ve halkın zalim yönetimlerden kurtarılması için verilmiş onurlu bir mücadeleydi.

Aradan yaklaşık 1300 küsur yıl geçmiş olsa da bugün Kerbela şehitleri saygıyla anılırken, Yezid ve destekçileri zalim olarak anılmaktadır.

Sonuç olarak tarih; ne kahramanları unutur, ne de zalimleri.

 

Bu Yazıyı Paylaş