Türkler yaptıkları her şeyde dünyaya örnek olan bir millettir. Erman Dinçel, vakıfları konu aldığı yazısında Türk vakıf sisteminden bahsediyor. Vakfet, yaşa ve yaşat düsturu ile hareket eden Türk vakıf sistemi, Türklerin dünyaya en güzel armağanlarındandır. İşte Türk vakıf sistemini tüm detaylarıyla anlatan o yazı:

TÜRK VAKIF SİSTEMİ

HAYRÂT, AKARÂT VE VAKIF

Hepimizin duyduğu ama detayını kulaktan dolma bilgiler ile bazen de gazete haberleri ile izlediği-öğrendiği ‘Türk Vakıf Sistemi’ bugünkü yazımın konusu olacak.

Eğmeden bükmeden, değiştirmeden, bir gruba veya kişilere mal etmeden neyse onu yazacağım.

Bir Türk olarak yazacağım, ‘Vakıf Medeniyeti’ kelimesi tam anlamıyla, Türk Medeniyeti, gelenek ve göreneklerinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan da İktisat Fakültesin’den hocam rahmetli Prof.Dr.Turan YAZGAN’ın da adını anmadan geçemeyeceğim. ( sayesinde 5 ay geç mezun oldum ama olsun )

Başbakanlığa bağlı, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün logosunu incelerseniz, üzerindeki tarih dikkatinizi çeker ‘1048’ yazmaktadır, yani Türkler 1071 Malazgirt savaşı ile Anadoluya girmeden öncesinde var olan bir sistemden bahsediyoruz.

Buradan hareketle vakıf sisteminin Türklerin İslamı kabulünden önceki gelenek ve göreneklerinde de görünen sosyal özelliklerinden dolayı ortaya çıkmıştır demekteyim.

Türklerin İslamı kabulü ile var olan bu altyapının üzerine evrensel ahlaki değerler ve semavi değerler ile çok yavaş yavaş gelişmiş, oluşmuş, pişmiş ve bugünkü yapısına ulaşmıştır.

Bu sistemi Dünyaya armağan edenler de Türkler olmuştur. En az 1000 yıllık bir geçmişten bahsediyoruz bugün, Dünyada büyük varlıkların yönetilme biçimi olarak bilinen Vakıflar ( Foundations ) sisteminden bahsediyoruz.

Vakıf kelimesi, Arapça kökenli, vermek, tamamen vermek, büsbütün vermek ve durmak, durdurmak, durağanlaştırmak anlamına geliyor.

Tarih boyunca Vakıf, yardımlaşma ve dayanışma duygusunun kurumsallaşmış halidir denebilir, ne hoş değil mi? İnsanlığın huzur ve mutluluğuna adanmış bir sistem,  Allahın rızasını kazanmak için, varlıklı kişilerin topluma karşı attıkları olumlu bir adımdır vakıf.

Din, dil, ırk, bölge, cinsiyet ayrımı gözetmez ve doğa, hayvan, insan ve Dünyanın iyiliği içindir.

İyilikler üzerinize olsun, “Her kimse ki; Vakıflarımın bekasına özen ve gelirlerinin artmasına itina gösterirse, bağışlayıcı olan Allahu Tealâ’nın huzurunda ameli güzel ve makbul olup, mükâfatı sayılmayacak kadar çok olsun, dünya üzüntülerinden korunsun ve muhafaza edilsin…”  MS 1543 Kanuni Sultan Süleyman Vakfıyesinden.

Vakıf, vakfetmek kavramı Osmanlı döneminde en üst seviyeye ulaşmıştır, İslami söylemine ve değerlerine bu dönemde kavuşmuştur.

Hayrât, hayr’ın çoğuludur; iyilikler demektir. Kur’anî bir kavramdır. Tanrı, “Her kavim ve milletin, yöneldiği bir yönü ve yöntemi vardır; siz hayrât yapmaya koşun; bu hususta birbirinizle yarış edin.” (Kur’an, II/148) buyurmaktadır. Türkler bu buyruğu medeniyetlerinin temel ilkesi yapmışlar, insanları huzurlu ve mutlu kılacak her düşünce ve eylemi hayrât olarak algılamışlardır.

İnsanlara karşı güler yüz göstermekten, Farabî’nin tasarladığı ve tedricen ( geçici ) gerçekleştirilip Osmanlılarda doruk noktasına ulaştırılan medeniyet  kurmaya kadar uzanan her yararlı ve hayırlı iş, hayrât olarak telakki edilmiştir.

Hayrât manzumesi; bir ulu caminin etrafında kümelenen okul, zaviye, darüşşifa, imaret, çeşme, sebil, kervansaray, türbe, mezarlık ve sâireden oluşan yapılar bütünüdür. Bunlar beşikten mezara dek insanlara karşılıksız hizmet sunan sivil toplum kuruluşlarıdır.

Bu hizmetin devamı için, etrafına bânileri tarafından dükkânlar, hanlar, hamamlar, çarşılar ve evler inşa edilmiştir. Bağ, bahçe, ve tarlalar, hatta köyler bağışlanmıştır.

Bunlara vakıf müessesesinin ikinci ayağı olarak akarât denilmiştir. Düşünce ve eylem Hayrat bunu bağışlarsanız akarât olmaktadır.

Enerji krizinden çıkış yolu:Türkmen gazı Enerji krizinden çıkış yolu:Türkmen gazı

Hayrât ve akarâtın tespit ve tescili ile bunlar arasındaki ilişkilerin hukuki açıdan tanzimi işleminin adı ise vakıftır.

Hayrât, hem düşünce hem de olgu safhasında işin felsefesini ve gayesini; akarât, bu gayenin sürdürülebilirliğini sağlayan araçlarını; vakıf ise, hukukî altyapısını ve sınırlarını teşkil eder.

Bunların yazıldığı belgeye ise vakfiye denir.

İslamî dönem Türk tarihinde, şehirler, tabiatı tahrip etmeden, çevreyle uyum içinde, iman, düşünce ve eylem dengesi üzerine kurulan hayrât sitelerinin yeşil alanlarla birbirine eklenmesiyle oluşmuştur. Kaşgar’dan Saraybosna’ya kadar yüzlerce Müslüman Türk kenti, Türklerin tabiat, insan ve Tanrı arasındaki ilişki üzerindeki yorumlarının hayrât yoluyla somutlaştırmasından ibaretti.

Tabiki şimdiki şekli ile kentleşmenin, doğayı ticari amaçlarla kirletmenin,  HES leşmenin bu anlayışımız ile uzaktan ve yakından hiç alakası yoktur.

Vakıf Medeniyeti

Geleneksel olarak vakıflar üç önemli hususta hizmet verirler.

Bünyesinde mescit veya cami bulunduranlar yani ibadete mekan olanlar,

İkinci olarak büyük vakıflarda medrese vardır ve burası faydalı bilgi öğrenen nesillerin yetişmesine sebep olur, diğer bir ifade ile üniversite eğitimi verir,

Fakirlere yiyecek dağıtılması gibi ki buna ''sadaka-i cariye'' denir yani  hayata geçer.

Bu hizmetleri bir vakıf kurarak temin eden kişinin öldükten sonra dahi sevap kazanacağına inanılır. ( Kuran’da Vakıf tanımı bulunmaktadır )

Batı Dünyasında Vakıflar, haçlı seferleri sırasında özellikle İngilizler, Richard ( Aslan Yürekli olanından ) döneminde, Suriye bölgesine gelmeleri ve İslam kültürüyle tanışıp vakıf kurumunu öğrenmeleri ile olmuş.

Heyette bulunan hazine bakanı İngiltere’ye döndükten sonra 1264 yılında İngiltere’de Oxford Üniversitesi'nin ilk koleji olan,  Merton College’ı kurması. Bu kurum İslam hukukuna dayanarak kurulmuş bir vakıf olması ve kolejin vakfiyesi de mevcut olması bunu ispat eder (Endowment Deed).

Cambridge’deki Peterhouse College da Merton’dan esinlenmiştir, dahası var,  ABD’nin en önemli üniversiteleri olan Ivy League üniversiteleri de ( sarmaşıklı okulları da )  vakıf tarzında kurulmuşlardır, Harvard, MİT, Stanford, Princeton, UC Berkeley, Brown ve Columbia… ( 1700 lerin sonlarında Vakıf Dökümanları bir paşa nezaretinde ABD'ye gönderilmiştir )

Bugün Vakıfların Amerika’da etkinliği araştırıldığında, kilise, okullar ve Devlet’den sonra dördüncü en etkin kurum konumundadır. Ford, Carnegie, Rockefeller, Microsoft ve Steve Jobs vakıfları, büyük varlıkların belirli amaçlarlar ile vakfedilmiş halleridir  ve bu varlıklar ilgili aileler tarafından yönetilir, genellikle toplum sağlığı, eğitim ve çocuklar, gençler ve yaşlılara yardım amacını güderler, süresiz kurulurlar  kısacası sonsuza kadar yaşamak üzere kurulmuşlardır ve artık vakıf hukuku ( Medeni Kanun’un bir parçası ) ile toplumun malı sayılmışlardır.

Osmanlı’da Vakıf Hastane Demektir, Medrese Demektir, Osmanlı'nın şehirleşmesinde vakıf kurumunun doğrudan ilgisi var.

Vakıfların en güzel örnekleri Bursa da ve İstanbul da bulunur. Ayrıca Müslüman bir güç olarak Osmanlı’nın Avrupa’da yayılmasının temelinde vakıf müessesesi vardır. Özellikle para vakıfları aracılığıyla oluşan bu yapı ile kurdukları vakıflar hem mütevazı bütçeli kimselerin vakfa katkıda bulunmasını sağlamış hem de yeni fethedilen bölgelerde okul, hastane ve imaret gibi topluma faydalı olacak binalar inşa edilir. Önemli bir husus da vakfın hizmet edeceği zaman müslüman ve müslüman olmayan  ayrımı yapmamasıdır. Darülaceze’nin bahçesinde bir arada bulunan cami, sinagog ve kilise bunun en net örneğidir. Aynı örnekler Hayat da yok mu?, aynı örnekler Mardin de yok mu? Ne dersiniz?

Vakfın Osmanlı İçin Önemi;

Osmanlı güçlüyken vakıf kurumu da mükemmel bir seyirde devam ediyordu. Osmanlı padişahları vakıf mallarından vergi alınmaması, vakıflara yapılan bağışlardan vergi ödenememesi vb vergi muafiyetleri tanıdıkları için ve ayrıca vakıfların varlıklarına da el koyamadıkları için ( vakfetmek zaten Devlete emanet etmek olmaktadır ) Osmanlı zenginleri, paşaları ve vezirleri varlıklarını vakfederek hem vergi ödememe hem de varlıklarını geleceğe garantili aktararak, hem de ailelerinin kontrolünde olan vakıflar bırakarak bu dünya dan göç etmişlerdir,  bugün halâ isimleri, varlıkları ve aileleri vakıf sistemi ile hayatta devam etmektedirler.

Osmanlı zayıflamaya başladığında, 1854 Kırım Savaşı’ndan önce Ruslara karşı Batı desteğine başvuruldu. Fransa ve İngiltere finansal yardım karşılığında vakıf sisteminin yıkılmasını ( tasfiyesini) istediler.  Bunun sebepleri arasında Fransız aydınlanmasının olduğunu ileri sürüyorlar. 1788 Fransız İhtilali’nde kiliseden nefret edildi bir ortamda,  İmparator ile halk arasındaki aracı kurumlar kaldırılmak istendi. Kiliseye ait bir kurum olduğu için vakıfları da yıkmak istediler ve bu nedenle de Osmanlı vakıflarının yıkılması istenmiş. Ardından II. Mahmud döneminde Vakıf Nezareti kuruldu. Vakıflar merkezileşti ve yavaş yavaş tırpanlandı. Cumhuriyet döneminde yapılan düzenlemeler ile Türkiye’deki vakıf müessesesi ve kültürü son halini aldı ve sistem yeni bir dinamizm kazandı.

Kafamızdaki Toplum-Kamu-Devlet tarifini  yeniden düzenlemeyi teklif ediyorum J

Türk toplumu, aynı topraklar üzerinde yaşayan ve Dünyaya yayılmış ve bağlantısı hala bu topraklarda bulunan tüm Türkleri kastetmektedir.

Kamu, ise Türk toplumunun hizmetini gören tüm Devlet kurumlarına verilen isimdir yani Devlet anlamına gelir.

Siyasetçi, Türk toplumu tarafından Kamuyu yönetmek üzere seçilen kurum ve kişiler anlamına gelir.

Türk toplumu siyasetçileri seçer ve değiştirebilir, son Türkiye Cumhuriyeti ise 91 yıldır var, daha önce Osmanlı, ondan da önce de Selçuklu ve daha öncesi vardı. Demekki Devlet mekanizması da değişebiliyor ama bu pek de kolay bir iş değil ve aynı zamanda bir yıkım olabiliyor. Türk toplumu ise değişmeyen, yaşayan adeta canlı bir mekanizma gibidir.

Buradaki Türk Toplumu kelimesi ile Anayasamızda belirtildiği şekilde, bu topraklarda yaşayan tüm etnik, dini ve sosyal tüm topluluklar kastedilmektedir, arkasında bir hinlik aramanıza gerek yok :)

Şimdi sonuca geliyorum, Vakfetmek demek topluma mâletmek, yani toplum yararına sunmak demektir, bu emanetin bekçisi de Devlettir ve bu devleti de siyasetçiler yönetir.

İşin komik tarafı toplum siyasetçiyi seçer ki Devlet denilen mekanizmayı hepimiz için yönetsin ve birsüre sonra yani çoğunlukla siyasetçi kendini Devlet zanneder ( tüm siyasetçilerde bu tuzaga düşer ), bu arada Devlette çalışanlarda kendilerini toplumu yöneten adam zannederler veya Devlet zannederler ki bu kısmen siyasetçinin görevidir. Biz halk yani Türk toplumu bunu çok yakından görürüz ve biliriz, siyasileri gaza getirmek için sen Devletsin, babasın, '' kurtar bizi baba'' yaparız.

Öyleyse Vakıf malları topluma aittir ve toplum çıkarı için Vakıf senedinde yazan hizmeti sunan varlıktır ve bu varlığı yine vakıf senedinde yazan ailelerden gelenler yönetir genellikle.

Öyleyse Vakıf mallarına el koymak gibi bir kavram Devletin topluma ait varlığı gaspetmesidir,  unun da başka bir açıklaması bulunamaz.

12 Eylül 1980 döneminde varlıklarına el konulan cemaat ve diğer vakıflarının durumu da budur, el koyan tabiki bunu bilmez anlamak istemezler. Sonuç 1000 yıllık geçmişi olan vakıflar bizim bir müsesemiz olup günlük karar verilip yaşanacak bir durum ve hukuk içermezler.  Ayrıca vakıflar müslüman olmayan cemaatlere de ait olsa el konular varlıklarının geri iade edilmesi ve hatta Devletin bundan özür dilemesi gerekir.

Unutmayın Vakıflar toplumun mutluluğu için kurulmuş örgütlerdir. Vakıf mallarına sahip çıkmak, onların yok olmasını önlemek de bu Devletin görevleri arasındadır.

1 Mart 1922 TBMM’nin açılış nutkundan, Atatürk’ün sözleri ile ; “ Vakıflarla ilgili konulara gelince; bilinmektedirki Vakıflar memleketimizin büyük bir servetini teşkil eder. Bu servetten millet ve memleketin gerektiği şekilde istifade edebilmesi için Şer’iyye Vekaleti ( Adalet sistemi veya bakanlığı yerine geçen teşkilat )  ile beraber, bütün Bakanlar kurulunun hatta Yüce Meclisin bu hususu emniyet ile tetkik ile büyük müessesenin haraplıktan korunmasını ve memlekete faydalı bir hale konulmasını temenni eylerim”

1000 yılllık gelenek böyle iken, Atatürkün yorumu bu kadar açık iken ( bu konudaki Atatürk’ün sadece bir görüşünü yazdım, istisnasız her yıl vakıfların onarılması ile ilgili gelip TBMM’de açıklamalar yapmış ve inanılmaz biçimde bu konuyu takip etmiştir ) sen gel netekim paşa olarak Vakıf mallarına el koy şimdi oldu mu? 

Mardin’nin Midyat ilçesi sınırları içinde bulunan Mor Gabriyel ( Deyr’ul umur)  Manastırı Dünyanın en eski Süryani Ortodoks Manastırıdır ( 1616 yaşında ) ve bir Vakfı vardır ve bu vakıfın varlığını ise Süryani Cemaati yönetmektedir. Ayasofya dan 140 yıl daha yaşlı olan bu Manastır ve çevresi tam bir Vakıf varlığıdır ve bu varlık Allahtan bunu korumakla görevli Devlet tarafından son yıllarda onarıldı, bakımı yapıldı ve itilaflı olan 244 dönüm arazisi vakıfa iade edildi ve bu araziler Vakıfın akarı haline getirildi ancak 2013 de yapılabildi bunlar ( Deyr’ul Zafaran ve diğer manastırları da unutmamak gerekir )

Sadece Mardin’den bir örnek yazdım, neden yazdım biliyormusunuz? Bu cemaatin vakıf varlıkları geri verildi son yıllarda da onun için  ama yine de mallarını bir süre alıp kullanamadırlar, çünkü bazı kişiler buna engel oldu ve Başbakanlık özel talimatı ile bu grup güvenlik güçlerince ( her akşam kiliselerinin kurşunlandığı haberleri vardı geçen yıl basında ) yakalanıncaya kadar mallarının başına geçemediler.

12 Eylülden bu güne, 34 yıllık bu hatayı düzeltenlere ve düşünenlere de ayrıca teşekkür etmek gerekir. Konu okadar derin ve detaylıki, İstanbul Prens Adalarındaki Ruhban okulu konusuna hiç giremiyeceğim, Müstüman olmayan Türk vatandaşlarının İstanbulun Şişli-Osman beyindeki varlıklarına el konuşuna hiç girmeceğim çünkü içinden çıkamayız.

TARİHE TANIKLIK EDEN 10 VAKIF

1-İSTANBUL Bir Vakıf Şehri

İstanbul hayrat felsefesi ve inancıyla kuruldu. Yani İstanbul, vakıf kurmak isteyen bireylerin hür iradeleri ve vakfedecekleri mal varlıklarını ortaya koymaları ile bir şehir olarak yükseldi. Fatih Sultan Mehmet bu hür iradesi ile İstanbul’u yeniden ve özgün olarak inşa eden ilk imparatordur.

Fatih’in Eli

Fatih, 1453 yılında İstanbul’u fethettikten sonra kapsamlı bir şehir inşasına başladı ve şehir adeta yeniden kuruldu. Fetihten 93 yıl sonra, sur içi olarak adlandırılan İstanbul’da 2 bin 515 vakfın kurulduğu biliniyor. Bu her yılda 27, her ay ise en az iki adet vakıf kurulduğu anlamına geliyor. Fatih’in İstanbul’daki imar ve hayrat faaliyetlerini anlamak Osmanlı vakıf sistemini anlamanın ön koşuludur.

2- İrad Vakıfları

Selçuklu şehirlerinde iktisadi hayata yönelik olarak kâr getiren yatırımların irad vakfı olarak kaydedildiği görülüyor. Örneğin şehirlerdeki medreselerin giderlerini karşılamak için kurulan irad vakıflarına ait vakıf hanlarının funduk (otel odaları) gelirleriyle medrese ihtiyaçları karşılanmıştır.

3-İmaret Vakıfları

Anadolu Selçuklu şehirlerinde gayrimenkul halinde mukassefat (çatılı) vakıflar kuran kişiler, imaret adıyla bütün topluma hizmet veren hayır kurumları tesis etmiş oluyorlar ve bu imaretlerinin sürekli ayakta kalabilmesi için de varlıklarından bir kısmını bu imaretlerin masrafları için irad vakfı haline getiriyorlardı.

4-Evladiyelik Vakıflar

Evladiyelik vakıflar, uç bölgelerden başlamak suretiyle -Anadolu’da Türkleşmenin en önemli vasıtası olan- dervişlere temlik verilen araziler üzerine kurulmuştur. Bu zaviyeler yeni bir Türk yerleşim merkezini oluştururken buradaki yerleşimin masraflarını da finanse ediyordu.

5-Harameyn Vakıfları

Hicaz bölgesi, Osmanlı idaresinde asırlar boyunca hürmet ve sevgi ile yönetildi. Hac yollarının geliştirilip güvenliğinin sağlanması, su yollarının bakım ve onarımı, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’de bulunan fakirlerin ihtiyaçlarının giderilmesi, Surre Alayları ile her yıl gönderilen değerli hediyelerle eşrafın hatırlanması, Osmanlı idaresinin gelenek haline getirdiği uygulamalardı.

6-Avarız Vakıfları

Osmanlı’da halkın sosyal güvenlik kurumu olarak çalışan avarız vakıfları umulmadık aksilik ve masraflar için halkın yardımına koşardı. Edirne'de bulunan ve Osmanlı zamanında şifahane olarak kullanılan II. Bayezid Külliyesi 2004 yılında Avrupa Müze Ödülü'nü kazandı.

7-Kadın Vakıfları

Osmanlı’da kadın vakıfları da önemli bir yer tutuyordu. 16. yüzyılda yapılan bir araştırmaya göre 1453-1546 yılları arasında İstanbul’da kurulan 2 bin 515 vakfın 916’sı kadınlar tarafından kurulmuş. Kadınların sosyal ve ekonomik hayata katkılarını gösteren bu rakamlar çok manidardır. 16. yüzyılda Mimar Sinan'a yaptırılan Ayasofya Hürrem Sultan Hamamı bugün hala aktif bir kadın vakfıdır.

8-Vakıf Kütüphaneleri

Vakıfların bir amacı da halkın eğitimini sağlamaktı. Bu maksatla sultanlar tarafından külliyeler kapsamında kütüphaneler inşa ettirilmiş ve halkın kullanımına sunulmuştur. Sultan I. Mahmud, inşa ettirdiği üç kütüphane ile dikkat çeker: Ayasofya Kütüphanesi (1740), Fatih Camii Kütüphanesi (1742) ve Galatasaray Kütüphanesi (1754).

9-Tekke Vakıfları

Tekkenin maddi giderlerini karşılamak ve sunulan hizmetlerin eksiksiz olarak yerine getirilmesi için hayırseverler tarafından kurulan vakıflara tekke vakıfları denir. Bu vakıflar tekkenin ilk sahibi tarafından kurulduğu gibi yöneticiler tarafından da kurulmuş olabilir.

10-Vakıf Suları

Osmanlı’da devletin varlık sebebi halka hizmettir. Toplumun tümünün faydalanacağı içmeler ve kullanmaları için vakfedilmiş sular da vakıf kapsamında önem arz eder. Su bentleri, kuyu ve çeşmeler bu bağlamda şehrin her yanında mevcuttur.

Vakıflar vergi öder mi? / 

Cevap hep ödemez bilinir ama tam doğru değildir, Vakıflara yapılan bağışlar nedeni ile vakıflar vergiden muaftır ama vakıf bir ticari işletme kurarsa veya varlığını işletip bir kazanç elde ederse bunun vergisini ödemek durumundadır. Vakıfların varlıkları ile gayrimenkul veya menkul almak veya bu gayrimenkul ile menkulün değerinin artması ise vergi kanunlarında vergilendirilmiş kazançlar arasında sayılır yani vergisi vardır.

Tüm bunların dışında her yıl Bakanlar kurulu kararı ile kamu yararına olan vakıf ve dernekler listesinde ilan edilen Vakıflar ve Dernekler yukarıda saydığımız bazı vergileri de ödemezler. 

Bu tip vakıflar genellikle eğitim, sağlık, muhtaç yaşlılara bakım hizmeti sunan kurumlardır.

Vakıflar vergi vermemek için bir vergi planlama aracımıdır?

Sorunun cevabı evet J hem veren hemde bağışı alan vakıf açısından, varın gerisini siz hayal edin.

Devlet, hatta yabancı Devlet ve Kamu Kurumları Vakıflara Bağışta bulunabilirler mi? Sorunun cevabı evet J,  çünkü zaten Devlet gözetiminde olan bu varlığa Devlet ve kurumları bağışta bulunabilirler özellikle, arazi ve bazı diğer vakıf varlıkları bağışlanabilir.

Bağışlanan varlıklar üzerinde kullanım yetkisi Vakfiye de yazdığı hususlarda ve şekillerde Vakıf yönetimine aittir.

Türkiye de kurulmuş bulunan tüm özel üniversiteler Vakıf Üniversitesi statüsündedirler, bunların en ünlüsü Doğramacı ailesinin vakfına ait olan Bilkent Ünv., Mehmet Haberal tarafından kurulmuş bulunan Başkent Ünv. ve diğer tüm vakıf üniversiteleri sayılabilir.

Bu tip vakıflar kurulurken kuruluş anındaki varlık, vakfiyede bahsi geçen hizmeti sunabilecek miktarda olmalıdır. Vakıf kurulduktan sonra yapılan çeşitli bağışlar ve ticari faaliyetler ile vakıf ihya edilmektedir ve vergisizlik kalkanı ile bu varlığın büyümesi desteklenmektedir.

Aynı Osmanlı askerlerinin maaşlarını ödeyen vakıflar olduğu gibi bugün başta TCMB ve büyük bankalarımızın emekli sandıkları ve yine günümüz askerlerinin özel emekli sandığı OYAK’da vakıf statüsünde emekli maaşı veren ve çalışanların kurdukları vakıflardır. Bu sebeple varlıklarına el konamaz ve varlık yönetimlerine siyasiler müdahale edemezler. Vakıflar genel müdürlüğü Vakıflar kanununda belirtilen faaliyetler kapsamında vakıfları denetler ve bir usulsüzlük bulursa belli olan cezasını da keser. Bunun dışında vakıfların başka kurumlar tarafından denetime tabi kılmak ve zorla usulsüzlük buldurarak veya yaratarak bu vakıflara ve sandıklara ceza kesmek, maddi olarak zor durumda bırakmak art niyetli hareketlerdir. Kanuninin Vakfiyesi 550 yıl önceden sizi çarparsa gününüzü görürsünüz :)

Bir vakıf kurarsınız, ihya ederler,  mal, para ve gayrimenkul bağışlarlar, vakıfınıza bağışta bulunan iş adamlarını daha çok severseniz ve onlara her konuda öncelik verirseniz,  hem hayır işlemiş olursunuz, hemde Dünyalığınızı yapmış olursunuz, bir de bu hayırdan gelen para ve varlık ile üzerine Üniversite kurarsanız, o zaman hayırların en büyüğünü işlemiş olursunuz, yeriniz ve mekanınız kesin cennet olur diger tüm vergi vermek istemeyen Osmanlı vezirleri ve paşaları gibi