Köşe Yazısı

12 Eylül’ün Kelepçesi Perde Arkasındaki Oyun ve Susturulan Nesil

Burhan Uçaner
Burhan Uçaner
4 dk Sesli Dinle 1

12 Eylül 1980 sabahı, tankların gölgesi Türkiye’yi kapladı. Saat 04:00’te radyodan yükselen bildiri, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetime el koyduğunu duyurdu: “Ülke bütünlüğünü, milletin birlik ve beraberliğini korumak amacıyla…” Ankara’da tanklar sokakları işgal etmiş, TRT, PTT, köprüler ve havaalanları askeri kontrol altına alınmıştı. Bir gün önce tartışmalarla çalkalanan TBMM salonu, artık bomboştu—masalarda yarım kalmış dosyalar, kahve fincanları, susturulmuş bir demokrasi. Beşli cunta—Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun—ülkeyi demir yumrukla yönetmeye başladı. 11 Eylül gecesinin kaosu, sokaklardaki silah sesleri, bombalar ve korku, 12 Eylül’ün tank sesleriyle yerini ağır bir sessizliğe bıraktı. Ancak bu sessizlik, özgürlüğün değil, baskının sessizliğiydi. Darbe, Türkiye’nin geleceğine zincir vurdu, demokrasiyi kelepçeledi. Perde arkasında, bu darbe sadece iç kaosun ürünü değildi; uluslararası güçlerin gizli oyunu, bir neslin trajedisini manipüle ederek yeni nesillere miras bıraktı—umutları kırılmış, hafızaları silinmiş bir toplum.

Darbenin asıl oyunu, Soğuk Savaş’ın gölgelerinde gizliydi. Türkiye, NATO’nun doğu kanadında stratejik bir kale, ABD için vazgeçilmez bir müttefikti. 1979 İran Devrimi ve Sovyetler’in Afganistan işgali, ABD’yi alarma geçirmişti. Declassified CIA belgeleri, ABD’nin darbeden haberdar olduğunu ve dolaylı destek verdiğini açıkça ortaya koyuyor. CIA’in Ankara istasyon şefi Paul Henze’nin, darbe sonrası “Our boys did it” (Bizim çocuklar yaptı) dediği iddia edildi; Henze 2003’te bunu yalanlasa da, CIA’in 1980 tarihli bir raporu, Türkiye’deki kaosun NATO çıkarlarını tehdit ettiğini ve ABD’nin askeri müdahaleyi “istikrar” olarak gördüğünü belirtiyor. ABD Büyükelçisi James Spain’in 12 Eylül günü Washington’a geçtiği raporda, “Türk Silahlı Kuvvetleri beklenen adımı attı. Anarşi sona erdi, ancak sert yöntemler sorun yaratabilir” deniliyordu—bu, darbeden saatler önce ABD’nin bilgilendirildiğini gösteriyor. Pentagon belgeleri, darbenin Yunanistan’ın NATO askeri kanadına dönüşünü kolaylaştırdığını doğruluyor; 1974 Kıbrıs Harekatı sonrası çekilen Yunanistan, 1980’de Türkiye’nin onayıyla geri döndü, bu da NATO tarafından “Batı ittifakının zaferi” olarak selamlandı. CIA’in Counter-Guerrilla operasyonları, 1970’lerde sol hareketleri bastırmak için Türk ordusuyla iş birliğini belgeledi; darbe sonrası 4 milyar dolarlık OECD yardımı ve Pentagon’un 1981’de Türk-Amerikan Savunma Konseyi ile Özel Harekât Birimi konuşlandırma planları, bu desteği pekiştirdi. “Bob Projesi” iddiası, CIA’in sol hareketleri yok etmek ve Türkiye’yi neoliberal çizgide tutmak için gizli bir plan yürüttüğünü öne sürdü; resmi belgelerde doğrulanmasa da, darbenin 24 Ocak Kararları’nı uygulama hızı, bu şüpheleri güçlendirdi. Bu görünmez oyun, Türkiye’yi Batı bloğunda tutarken, bir neslin ideallerini ezdi—gençler, sağcı veya solcu olsun, uluslararası çıkarların piyonu haline getirildi, hayatları manipüle edildi, yeni nesiller ise bu travmanın mirasıyla büyüdü.

Darbenin Türkiye’deki yıkımı, 11 Eylül’ün kaosunu gölgede bıraktı. Gece yarısı evler basıldı, kapılar kırıldı, insanlar metazori alındı—rica değil, zorbalık hüküm sürdü. 650.000 kişi gözaltına alındı, 230.000 kişi yargılandı, 1.683.000 kişi fişlendi. Cezaevleri dolup taştı; Mamak, Diyarbakır, Ulucanlar ve Selimiye Kışlası, işkence merkezleri haline geldi. İnsan Hakları Vakfı raporlarına göre, elektrik şoku, Filistin askısı, falaka, uykusuz bırakma ve psikolojik işkence sistematikti. 171 kişi işkenceyle öldü, 50 kişi idam edildi. Necdet Adalı, 20 yaşında solcu bir genç, Ulucanlar’da idam edilirken “Ben bir devrimciyim, başım dik gidiyorum” dedi. Aynı günlerde, 22 yaşındaki ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu, “Beni anama babama karşı mahcup etme Allah’ım” yazdığı mektupla darağacına gitti. Aynı trajedinin kurbanlarıydılar, cuntanın “tarafsızlık” maskesi altında ezildiler. Bu dram, bir neslin geleceğini çaldı: Öğretmenler fişlendi, öğrenciler okullardan atıldı, işçiler sendikasız kaldı—yeni nesiller, bu kırılmış hayallerin gölgesinde büyüdü, tarihlerini manipüle edilmiş olarak öğrendi.

Cuntanın “karıştır barıştır” formülü, sağ ve sol grupları aynı anda ezerek sahte bir denge yarattı. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası, 29 Nisan 1981’de 945 sayfalık iddianameyle 587 kişiyi hedef aldı; Alparslan Türkeş dahil sanıklar “silahlı çete” suçlamasıyla işkence gördü, 220’si için idam istendi. 1987’de mahkumiyetler alındı, ancak 1991’de bozuldu. Dev-Sol Davası, 1981’de 1.243 sanıkla açıldı; “devleti yıkmak” suçlamasıyla işkenceler, elektrik şoku ve uydurma delillerle sürdü, 50’den fazla idam kararı çıktı, bazıları yıllar sonra beraat etti. Her iki dava, cuntanın toplumun her kesimini susturma stratejisini yansıttı: Sağcılar solcu, solcular sağcı ithamlarla karıştırıldı, işkenceyle “barıştırıldı”. MHP davasında ülkücüler “komünist bağlantı” suçlamalarına maruz kalırken, Dev-Sol davasında solcular “milliyetçi provokasyon” iddialarıyla yargılandı. Bu aldatmaca, demokrasiyi kelepçeledi, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirdi. Bir nesil, bu uydurma davalarda hayatlarını kaybetti veya hapislere gömüldü—yeni nesiller ise bu trajediyi öğrenerek, manipüle edilmiş bir tarihle yüzleşmek zorunda kaldı.

Ekonomik ve sosyal yıkım, darbenin diğer zincirleriydi. 52.000 işyeri battı, sendikalar yasaklandı, grevler durduruldu, işsizlik patladı. YÖK’ün kurulmasıyla eğitim susturuldu; 4.891 öğretmen işten atıldı, 15.509 öğrenci okuldan uzaklaştırıldı. 937 kitap yasaklandı, 23.700 dernek kapatıldı, basın susturuldu. 1982 Anayasası, otoriter bir düzeni kalıcılaştırdı. Avrupa Konseyi, insan hakları ihlalleri nedeniyle Türkiye’yi eleştirdi, ancak ABD ve NATO’nun desteği cuntayı ayakta tuttu. Kenan Evren, 2012 davasında “Aynı şartlar olsa yine yapardım” dedi. 11 Eylül’ün akan kanı durmuş gibiydi, ancak 12 Eylül’ün sessizliği, milletin sesini boğdu. Darbenin kelepçesi, Türkiye’nin geleceğini nesiller boyu zincirledi; yine de, bu karanlıkta özgürlük umudu sönmedi—yeni nesiller, bu gizli oyunu öğrenerek, kırılmış bir neslin mirasını devralmalı.

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.

  • Memduh Acar

    Güçlü bir kalem, takibe aldım.

Bu Yazıyı Paylaş