Köşe Yazısı

TSK’ya Karşı Yürütülen Sessiz Savaş

Burhan Uçaner
Burhan Uçaner
3 dk Sesli Dinle 2

 

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelişi, yalnızca bir hükümet değişimi değildi; Türkiye’nin devlet yapısında köklü bir dönüşümün başlangıcı oldu. Bu dönüşümün merkezinde ise Türk Silahlı Kuvvetleri vardı. Batı başkentlerinde yıllardır konuşulan “ılımlı İslâm” projesi, Türkiye’de iktidar eliyle uygulanırken, ordunun siyasetten ve toplumsal etkiden koparılması en temel hedeflerden biri hâline getirildi. Washington’un akıl hocaları, Brüksel’in raporları ve içeride yürütülen psikolojik operasyonlar, aynı noktada birleşti: TSK’nın gücünü kırmak.

Bu planın ilk adımları kurumların tasfiyesiyle atıldı. Askeri hastaneler kapatıldı, GATA’nın köklü yapısı sivilleştirildi, askerlik süresi düşürüldü. Harp okulları bir gecede kapatılıp yeni bir yapıya bağlandı. Bu hamlelerin her biri, “modernleşme” ve “sivilleşme” söylemiyle sunuldu ama gerçekte orduya dayalı geleneksel devlet aklını budamayı amaçladı. Türkiye’nin yüzyıllık askeri mirası, birer birer törpülendi.

Ardından devreye örgütlü tasfiye hareketi girdi. FETÖ yapılanması, yıllarca iktidarın göz yumması ve kimi zaman açık desteğiyle TSK içinde kök saldı. Balyoz ve Ergenekon davalarıyla yüzlerce subay tutuklandı, rütbeleri söküldü, onurları zedelendi. Bu süreçte ordu, hem içeriden hem dışarıdan kuşatıldı. İktidar, bu davaları “demokratikleşme” diye sundu; Batı başkentleri ise alkışladı. Ne var ki yıllar sonra aynı yapı, 15 Temmuz ihanetine kalkışınca, tasfiyenin kime hizmet ettiği acı biçimde anlaşıldı. Ancak iş işten geçmiş, ordu zaten büyük bir yara almıştı.

Bu zafiyetin bedeli ağır oldu. PKK, şehirlerde çukur eylemleriyle kan dökerken, Suriye’de YPG adıyla örgütlenen yapıya ABD tarafından açıkça destek verildi. Türkiye, güney sınırında adım adım kuşatılırken, içeride orduyu zayıflatacak her düzenleme hız kesmeden devam etti. Bir yandan operasyonlarla Mehmetçik cephedeydi, öte yandan siyasetin iç hesapları yüzünden sırtından hançerleniyordu.

Dış politika pazarlıkları da aynı çizgide yürütüldü. Avrupa Birliği ilerleme raporlarında “askerin siyasetten uzak tutulması” sürekli vurgulandı. ABD, Türkiye’yi “model ülke” ilan ederken, orduyu hedef tahtasına koydu. 1 Mart 2003 tezkeresiyle TSK, Amerikan askerlerine topraklarımızı açmayı reddettiğinde bu duruş, iktidar tarafından “vesayet” diye damgalandı. O gün Meclis’te alınan karar, aslında devlet aklının son kalelerinden biriydi. Fakat ilerleyen yıllarda aynı ABD, Suriye’de YPG’ye silah gönderirken Türkiye’yi yalnız bıraktı. Dışarıda verilen tavizler, içerideki tasfiyelerin kılıfı hâline getirildi.

Bugün geldiğimiz noktada tablo berrak: dışarıda masada verilen her söz, içeride ordunun yetkilerinin törpülenmesiyle tamamlandı. Siyasi iktidar, kendi ikbalini güçlendirmek için orduyu hem Batı’ya karşı pazarlık unsuru yaptı hem de içeride “vesayetle mücadele” adı altında hedef gösterdi. Tüm bu süreçte en büyük yükü ise Mehmetçik taşıdı. Irak’ta, Suriye’de, Doğu Akdeniz’de, terörle mücadelede sahada hep asker vardı; fakat aynı asker, içeride haksız suçlamalarla, görevden almalarla, küçültülmüş kurumlarla karşı karşıya bırakıldı.

Asıl mesele şudur: Bir devlet, kendi ordusunu zayıflatarak güçlenemez. Tarih, ordusunu küçümseyen, siyasetin dar kalıplarına hapseden hiçbir ülkenin uzun ömürlü olmadığını gösteriyor. Bugün Türk Ordusu hâlâ dimdik ayaktaysa, bu Mehmetçiğin disiplininden ve vatan sevgisinden kaynaklanmaktadır. Siyasetin çizdiği sınırlardan değil.

Ve şunu unutmamak gerekir: Orduya güvenmeyen, orduya sırtını dönen bir siyaset, er ya da geç kendi meşruiyetini de yitirir. Çünkü bu toprakların bağımsızlığı, masalarda verilen tavizlerde değil, siperde dimdik duran askerin azminde saklıdır.
 

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.

  • Atilla Birsöz

    Yüreğine sağlık

  • Ali Eren Doğan

    Burhan Bey, çok iyi özetlemişsiniz. TSK’nın adım adım tasfiyesi ve ‘demokratikleşme’ söylemi altında yürütülen bu operasyonların aslında nasıl bir stratejik mühendisliğin parçası olduğunu net bir şekilde ortaya koymuşsunuz. Özellikle 1 Mart tezkeresi sonrası yaşanan kırılmayı, bugünkü tabloyla yan yana koyunca sürecin sürekliliği çok daha belirgin görünüyor.

Bu Yazıyı Paylaş