Köşe Yazısı

Büyük İsrail’in Hayali, Türkiye’nin Gerçeği

Burhan Uçaner
Burhan Uçaner
3 dk Sesli Dinle 0

      İsrail–Türkiye hattında bugün yaşananlar basit bir diplomatik kriz değil, çok daha derin bir hesaplaşmanın işaret fişeği. Gazze’de akan kan, Ankara’nın sertleşen tavrı, Tel Aviv’in sınır ötesi operasyonları… Bunların hepsi aynı hikâyenin farklı sahneleri.

     İsrail, yıllardır sınırlarını aşan operasyonlarıyla “küçük ülke” görüntüsünü terk etti. Doha’daki Hamas liderlerine yönelik saldırı bunun en çıplak kanıtıydı. Peki bu sadece güvenlik mi? Hayır. Ortada “Büyük İsrail” diye bilinen bir tahayyül var ve bunun kökleri 1980’lerdeki Yinon Planı’na kadar gidiyor. Kimileri bunun resmi devlet politikası olmadığını söyler ama yerleşimlerin genişlemesi, ilhak eğilimleri ve sınır ötesi vuruşlar bir hayalin ete kemiğe büründüğünü gösteriyor.

      Türkiye ise bu tabloda sadece bir komşu değil, doğrudan hedef tahtasında. Çünkü Ankara Hamas’a siyasal nefes borusu açıyor, çünkü Doğu Akdeniz’de enerji oyununda rakip oluyor, çünkü Azerbaycan üzerinden akan petrol hattı bir yandan bağ kuruyor bir yandan esir ediyor. İsrail’in gözünde Türkiye, hem engel hem fırsat; bu yüzden Ankara’yı yıpratmak için düşük yoğunluklu sabotajlardan vekalet savaşlarına kadar pek çok senaryo masada.

      Ama açık konuşalım: İsrail’in Türkiye’ye karşı tam ölçekli bir savaşı göze alması bugünün şartlarında delilik olur. NATO faktörü, Türkiye’nin askeri kapasitesi, ekonomik dengeler bunu imkânsız kılıyor. Ancak tarih bize defalarca gösterdi: Orta Doğu’da “delilik” dediğimiz şey ertesi gün gerçekliğe dönüşebilir. 1967’de altı günde sınırların değiştiğini, 1973’te Yom Kippur’un nasıl bir şok dalgası yarattığını unutanlar yanılır.

     Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Ankara sadece tepki veren bir aktör olarak mı kalacak, yoksa proaktif bir stratejiyle oyunun kurallarını değiştirecek mi? İsrail, her fırsatta “ben belirlerim” diyerek sahayı şekillendiriyor. Türkiye ise çoğu zaman öfke yüklü demeçlerle yetiniyor. Bu, akıllı bir devlet refleksi değil; reaksiyonla siyaset yapılmaz. Eğer Türkiye gerçekten bölgesel güç olduğunu göstermek istiyorsa, masada oyun kurucu, sahada caydırıcı, uluslararası arenada delil toplayıcı olmak zorundadır.

     Bir diğer gerçek ise şu: İsrail’in hamleleri sadece Filistin’le sınırlı değil, tüm bölgeyi yeniden dizayn etme arzusunu taşıyor. Bu arzu kimi zaman “güvenlik stratejisi”, kimi zaman “enerji vizyonu”, kimi zaman da “normalleşme anlaşmaları” adı altında paketleniyor. Oysa özünde, etki alanını genişletmek ve muhalif aktörleri sindirmek var. Türkiye, bu oyunun en sert muhaliflerinden biri olduğu sürece doğal hedef olmaya devam edecek.

      Ankara’nın çıkış yolu çok yönlüdür. Bir yandan caydırıcılığını askeri olarak sahada göstermek, diğer yandan diplomasi masasında güçlü argümanlar üretmek zorundadır. Enerji bağımlılıklarını kırmadan, Azerbaycan hattına tek seçenek gibi tutunarak, İsrail’e dolaylı avantaj sağlanır. Diplomasi ise uluslararası hukukla desteklenmeli, belgeler sistematik olarak dosyalanmalı, insan hakları ihlalleri uluslararası yargıya taşınmalıdır.

      Bugün karşımızda duran gerçek şu: İsrail hayalini genişletiyor, Türkiye ise kendi gerçeğini savunmak zorunda. Bu çatışma kontrollü bir gerilim mi kalacak, yoksa coğrafyanın yeni felaketi mi olacak? Bunun cevabını sadece Tel Aviv’in pervasızlığı değil, Ankara’nın cesareti ve vizyonu da belirleyecek. Tarih, kendi senaryosunu yazmak için hazır; mesele, Türkiye’nin bu senaryonun figüranı mı, yoksa baş aktörü mü olacağıdır.

Bu Yazıyı Paylaş