Amerika Mandası
Atatürk’ün Yol Arkadaşları ve “Amerika Mandası” Tuzağı
Tarih, bazen en yakın dostların bile fikir ayrılıklarıyla nasıl yollarını ayırdığını gösterir. Türk Kurtuluş Savaşı’nın kahramanları arasında, Mustafa Kemal Atatürk’ün en güvendiği isimlerin bir dönem “Amerika mandası” fikrine kapılması, işte böyle bir hikâye. Bu olay, sadece bir tarihsel detay değil; bugün bile bağımsızlık mücadelesi veren uluslara ders niteliğinde. Gelin, bu karmaşık dönemi en ince detayına kadar inceleyelim – pragmatizmle idealizm arasındaki o ince çizgiyi.
Birinci Dünya Savaşı’nın enkazı altında, 1918 Mondros Mütarekesi’yle Osmanlı İmparatorluğu fiilen teslim bayrağını çekmişti. İtilaf Devletleri –özellikle İngiltere ve Fransa– Anadolu’yu parçalama peşindeydi. Sevr Antlaşması (1920) ise bu paylaşımın resmi belgesiydi: İstanbul işgal altında, İzmir Yunan’a verilmiş, doğu Ermenilere açılmış. Tam bu çaresizlik anında, ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın “14 Nokta” ilkeleri umut ışığı gibi parladı. Self-determinasyon (kendi kaderini tayin) vaadiyle, bazı Türk aydınları ve komutanları “manda” fikrine sardı: Yani, geçici bir Amerikan yönetimi altında korunma ve modernleşme.
Peki, neden? Dönemin koşulları dehşet vericiydi. Ordu dağılmış, ekonomi iflas etmiş, iç isyanlar (örneğin azınlık ayrılıkçılığı) baş göstermiş. Mandacılara göre, ABD “tarafsız” bir güçtü; İngiltere’nin zulmünden kaçış, Filipinler’deki “başarılı” manda modeli gibi ekonomik yardım ve reform getirebilirdi. Bu fikir, Wilson Prensipleri Cemiyeti (Kasım 1918) gibi oluşumlarla yayıldı. Ama asıl çarpıcı olan, Atatürk’ün en yakın yol arkadaşlarının bu tuzağa düşmesiydi.
Askeri kanattan başlayalım: Hüseyin Rauf Orbay, Hamidiye Kahramanı ve Samsun yolculuğunun mimarı. O, mandayı “en az zararlı seçenek” olarak gördü; Sivas Kongresi’nde (Eylül 1919) mandacıları organize etti, hatta Atatürk’ü başkan seçtirmemeye çalıştı. Ali Fuat Cebesoy, çocukluk arkadaşı ve Erzurum Kongresi Başkanı, 1919 telgraflarında mandayı “hayatta kalmak için zorunlu” diye savundu. Refet Bele, İstanbul direnişinin öncüsü, ABD’yi “kurtuluş paketi” olarak idealize etti. Hatta İsmet İnönü (o zaman Albay İsmet), Kazım Karabekir’e mektubunda “ABD’ye başvurmak faydalı, ülkeyi parçalanmadan Amerikan kontrolüne sokmak tek yol” demişti.
Aydınlar da boş durmadı. Halide Edip Adıvar, en ateşli savunucuydu; Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin kurucusu olarak ABD’ye yazılar gönderdi, Atatürk’e mektuplarında Ermenilere doğuda toprak vererek mandayı kabul ettirmeyi önerdi. Ahmet Emin Yalman, Yunus Nadi, Celâleddin Muhtar gibi isimler, mandayı 15-25 yıllık “reform komisyonu” olarak gördü: Eğitim, adalet, ekonomi için ABD uzmanları; borçlar (Düyun-u Umumiye) temizlenir, azınlık sorunları çözülür.
Bu fikirler, pragmatizmden doğdu: Çaresizlik, Batı hayranlığı ve ekonomik gerçeklik. Ama Atatürk? O, mandayı “ahmaklık, gaflet ve hıyanet” diye reddetti. “Ya istiklal ya ölüm!” sloganı buradan çıktı. Erzurum ve Sivas Kongrelerinde çatışma zirveye ulaştı: Sivas’ta 8 Eylül 1919’da üç gün süren tartışma, mandacıların önergesini reddetti. Tıbbiyeli Hikmet’in efsanevi konuşması (“Manda kabul edilirse Atatürk vatan haini olur!”) delegeleri ateşledi. ABD heyeti General Harbord’un raporu bile mandayı tavsiye etse de, Atatürk milli egemenliği korudu.
Sonuç? Mandacılar ikna oldu, çoğu savaşa katıldı. Ama tohum ekilmişti. Cumhuriyet ilanından (1923) sonra kırılmalar başladı: Rauf Orbay, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (1924) kurdu, muhalefet yaptı; Şeyh Sait İsyanı’yla (1925) fırka kapatıldı. Ali Fuat istifa etti, Refet 1926 İzmir Suikastı davasında yargılandı. Halide Edip sürgüne gitti, kitaplarında mandayı “çaresizliğin ürünü” diye savundu. İsmet İnönü ise Atatürk’ün yanında kaldı, ama erken mandacı tutumu Nutuk’ta eleştirildi.
Bugün, bu hikâye ne anlatıyor? Bağımsızlık, pragmatizmin ötesinde bir ideal. Günümüzde, ekonomik krizlerde yabancı “yardım” vaatlerine kapılan uluslar, bu dersi hatırlamalı. Türkiye’nin Lozan zaferi (1923), tam da mandayı reddetmenin meyvesiydi. Atatürk’ün vizyonu, yol arkadaşlarının ayrılığını pahasına bile olsa, milleti kurtardı.
Tarih, derslerle dolu. Belki de en büyük ders: En yakın dostlar bile, fikir ayrılığında yollarını ayırabilir – ama doğru yol, her zaman bağımsızlıktır.
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar
- Atilla Birsöz
İnönü mandası sistemine maalesef 1934 yılında 50 yıllık uçak anlaşması yaparak bizi sokmuştur o tarihten itibaren amerikanın adeta emrine yavaş yavaş girdik 1984 yılında f16 uçak fabrikasının amerikan destek ve onayı ile açılması 50 yıllık sürenin bitmesinden kaynaklı ama yine kurtulamadık hala onlara muhtaç konumda bırakıyorlar bizi şu anda bize yaşatılan olaylar bazı insanların manda olsaydık daha iyi olurdu söylemine bile neden oluyor
