3 Mayıs’ın ardından kayıp tezler
3 Mayıs 1944, Türk milliyetçiliğinin modern dönemdeki en önemli kırılma noktalarından biri olarak, Türk kimliğinin ve var olma iradesinin sarsılmaz bir beyanıdır. Bu anlamlı günde, Türk ruhunun derinliklerini anlamak sadece yakın tarihle sınırlı kalmamalı; bu kimliğin binlerce yıllık köklerine inilmelidir. Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar’ın disiplinlerarası çalışmaları, 3 Mayıs’ın temsil ettiği "millî şuur" kavramını, Mezopotamya’nın derinliklerinden Gök-Tanrı inancının tevhid boyutuna kadar uzanan muazzam bir tarihsel perspektifle desteklemektedir…
Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar’ın Türk Tarih Tezi ve "Hanif Türk" Tasavvuru…
Türk tarih yazıcılığı, uzun süre boyunca Batı merkezli "göçebe-savaşçı" stereotipinin, yani önyargıların gölgesinde kalmıştır. Ancak Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar, özellikle son dönem çalışmalarında bu sınırlı perspektifi kırarak, Türklerin dünya medeniyet tarihindeki yerini felsefi, etimolojik ve teolojik verilerle yeniden tanımlamaktadır.
Hoca, Türk tarihinin sadece “Malazgirt 1071” veya İslamiyet sonrası ile sınırlandırılmasına şiddetle karşı çıkar. Ona göre Türkler, Anadolu ve Mezopotamya dahil olmak üzere dünya medeniyetinin en eski kurucu unsurlarındandır. Özellikle Medler ve Türkler ile En Eski Türk Tarihi kitaplarında, Medlerin Türk soylu olduğunu savunarak Türk varlığını binlerce yıl geriye çeker.
Bayrakdar’a göre Türkler, tarihin sadece birer aktörü değil, medeniyetin kurucu ve taşıyıcı ana unsurlarından, belki de birincisidir…
Proto-Türkler, yani Ön Türkler ve Mezopotamya; Ur, Su ve Mo hecelerinin gizemi meselesi:
Bayrakdar’ın tarih tezi, Türk varlığını Orta Asya steplerinin çok daha öncesine, Sümer ve Mezopotamya havzasına taşır. Bu noktada, dünyaca ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ Hanım’ın Sümer-Türk bağına dair görüşleriyle paralellik arz eden bir yaklaşım sergiler.
Hoca, En Eski Türk Tarihi adlı eserinde; Ur, Su ve Mo gibi temel hecelerin peşine düşerek medeniyetin kök hücrelerini analiz eder. Ona göre bu kökler, sadece birer isim değil, aynı zamanda Türk dilinin ve kültürünün Mezopotamya halkları üzerindeki genetik etkisinin kanıtlarıdır. Bu perspektif, Türk tarihini M.Ö. 3500’lü yılların Mezopotamya’sı ile çağdaş kılarak, Türkleri dünya medeniyetinin "kaynak halklarından" biri konumuna yükseltir.
Mehmet Bayrakdar’ın en radikal çıkışlarından biri, Türklerin İslam öncesi inanç dünyasına dairdir. Genel akademik kabullerdeki "Şamanist Türk" portresine mesafeli duran Bayrakdar, Türklerin kadim inancının aslında bir "Proto-Monoteizm", yani İlk Tek Tanrıcılık olduğunu savunur…
Bu inancı Kur’ânî bir kavram olan "Haniflik" ile ilişkilendirir. Bayrakdar’a göre:
Türklerin Gök-Tanrı inancı, totemik bir tapınma değil, aşkın bir tek tanrı tasavvurudur.
Türkler, fıtratları gereği İslam'ın "Tevhid" ilkesine hazır bir toplumsal zihniyete sahiptiler.
Türklerin kitleler halinde İslam’a geçişi, bir kopuştan ziyade, kadim bir inancın tekâmül ederek aslî mecrasını bulmasıdır.
Bayrakdar Hoca, Türklerin "sadece savaşarak" tarihe yön verdiği yönündeki eksik algıyı reddeder. Ona göre Türk toplumu, Avrasya coğrafyasında bir "kültür köprüsü" vazifesi görmüştür.
Hoca, Türklerin yerleşik hayata geçiş ve şehirleşme pratiklerinin sanılandan çok daha eski olduğunu savunur. "Merkez-Çevre Kuramı" üzerinden yaptığı analizle, Türklerin bozkırın ortasından hem Doğu hem de Batı medeniyetlerine sürekli olarak "taze kan" ve "teşkilatçı yapı" pompaladığını belirtir. Bu durum, Türkleri dünya siyasi tarihinin kurucu iradesi haline getirmiştir.
Hocanın, matematiksel bir dil olarak Türkçe ve Güneş Dil Teorisi’ne bakışı çok dikkate layıktır.
Dilin tarihin en güvenilir arşivi olduğuna inanan Bayrakdar, Türkçenin yapısındaki matematiksel mantığa dikkat çeker. Erken dönem Türkçe kelime köklerinin Latinceden Farsçaya, Sümerceden kadim Avrupa dillerine kadar geniş bir sahada izlerini sürer.
Bu yaklaşım, her ne kadar Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki "Güneş Dil Teorisi"ni anımsatsa da, Bayrakdar bunu ideolojik bir zeminden ziyade; filolojik, ilahiyat ve felsefe temelli bir metodolojiyle ele alır. Ona göre Türkçe, düşünceyi en rafine ve sistematik şekilde aktarabilen "felsefe yapmaya elverişli" ender dillerden biridir.
Bayrakdar'ın bir diğer tezi; siyasi bir mirası manevi bir görevle birleştirir. Eski Türk devlet geleneğindeki "Kut" anlayışının (yönetme yetkisinin Tanrı tarafından verilmesi), İslamiyet ile birlikte "İlâ-yı Kelimetullah" Allah’ın adını yüceltme davasına dönüştüğünü vurgular.
Bu dönüşüm, Türklerin İslam dünyasındaki liderliğini sadece askerî bir başarı değil, ilahî bir görev, emanet olarak gördüklerinin kanıtıdır. Cihan hâkimiyeti mefkûresi, bu sentezle birlikte hem millî hem de evrensel bir kimlik kazanmıştır.
Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar’ın sunduğu bu perspektif, Türk tarihini sığ bir milliyetçilikten çıkarıp evrensel bir medeniyet tarihinin merkezine yerleştirir. Onun çalışmaları, kökleri binlerce yıl öncesine dayanan bu kadim milletin, dünden bugüne taşıdığı "Hanif" ruhu ve "kurucu zekâsı" ile geleceğin dünyasında da söyleyecek sözü olduğunu hatırlatmaktadır…
Türk milliyetçiliği ilahî bir iradenin tecellisidir…
Bir konferansında söylediği o derinlikli sözü yazıp yazıyı noktalayayım:
“Türk milliyetçiliğini ayaklar altına almak, Allah’ın iradesini yok saymaktır.”
3 Mayıs kutlu olsun. Kut getirsin…
Yazarın Diğer Yazıları
- Öcalan nereye bakıyor (2)
- Öcalan Nereye Bakıyor?(1)
- Maden Bağımsızlığı mı, Ekolojik İntihar mı?
- Bir sentez arayışı …
- Milliyetçilerin parçalanmışlığı ve Türkiye’nin geleceğinde doğuracağı potansiyel /kaçınılmaz riskler …
- Eşik Devlet İran ve Batı merkezli Orta Doğu tasarımının İflası…
- Güney Kanadında NATO Yapılanması ve Boğazlar Meselesi: Jeopolitik Bir Analiz
Yorumlar
- Alp Demir
Tanrı Türkü terk etmez. Çünkü onun varlığını ilk idrak eden ve ona ilk inananlar, ne müslümanlar, ne hristiyanlar, ne yahudiler ne budistler ne de İbrahim'dir. Onun varlığına ilk inananlar Türklerdir.
