Köşe Yazısı

Bir sentez arayışı …

Bülent Akalın
Bülent Akalın
3 dk Sesli Dinle 1

Türk eğitim sisteminin kendi köklerinden ve felsefi derinliğinden koparılma süreci incelendiğinde, 1949 yılında imzalanan Fulbright Eğitim Anlaşması bir kırılma noktası olarak karşımıza çıkar. Komisyon yapısındaki denge unsurlarının ; yarı Amerikalı, yarı Türk üyeler ve ABD Büyükelçisi'nin belirleyici oyu, milli müfredat üzerindeki yerli kontrolü zayıflattığı iddiası, bugün yaşadığımız "kimlik ve ahlak" bunalımının tarihsel arka planını oluşturur. Kendi felsefesini, akıl ve vahiy dengesini kuramayan bir eğitim sistemi, dışarıdan ithal edilen kalıplarla ne tam manasıyla rasyonel ne de tam manasıyla ahlaki bir nesil yetiştirebilir. Fulbright ile başlayan süreçte, "bilgi" teknik bir veri yığınına dönüşürken; "hikmet" ve "vicdan" eğitim dışı bırakılmıştır. Bugünki yazı bu köksüzleşmenin felsefi ve dini ahlak düzlemindeki yansımalarını ele alır .

İslam dini ile felsefi ahlak arasındaki ilişki, yüzyıllardır süregelen derin bir etkileşim, sentez ve zaman zaman da gerilim alanıdır. Bu ilişkiyi anlamak için İslam'ın "vahiy" temelli ahlak anlayışı ile felsefenin "akıl" temelli ahlak arayışının nasıl birleştiğini anlamak lazım.

İslam ahlakı ile felsefi ahlak arasındaki en belirgin fark, ahlaki normların meşruiyetini nereden aldığıdır. İslam ahlakının temelinde "vahy-i ilahi" vardır. İyi ve kötü; Allah'ın emir ve yasakları, Kur'an ve sünnet çerçevesinde belirlenir. Ahlakın gayesi; Allah'ın rızasını kazanmak ve ebedi kurtuluşa ermektir. 

Hz. Muhammed’in, “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim,” hadisi meseleyi tamamlar mahiyettedir.

Felsefi ahlakı "insan aklı" ile temellendirir. Aristoteles’ten Kant’a kadar filozoflar; erdem, ödev, mutluluk veya fayda gibi kavramları rasyonel bir düzlemde açıklar.
İslam dünyasında felsefi ahlak, özellikle Antik Yunan eserlerinin, Platon ve Aristoteles’in tercüme edilmesiyle büyük bir ivme kazanmıştır. Müslüman filozoflar; Yunan felsefesindeki "dört temel erdem" olan hikmet, şecaat, iffet ve adalet anlayışını İslam’ın manevi disipliniyle birleştirmişlerdir. Hatırladığım kadarıyla Arabi’nin Fusus’ul Hikem adlı eserinde, eski Yunan feylesoflarının kutsiyetlerine önemli ve olumlu anlamda atıf vardı.
El-Kindi, Farabi ve İbn Sina; ahlakı, nefsin terbiyesi ve ruhun yetkinleşmesi olarak görmüşlerdir. Onlara göre felsefe yapmak, ahlaklı yaşamakla eşdeğerdir. İbn Miskeveyh, Tehzîbü’l-Ahlâk adlı eseriyle İslam dünyasında sistematik ahlak felsefesinin kurucusu sayılır. İnsanın karakterinin eğitimle değişebileceğini savunur.
İşte buraya nokta koyup üzerinde uzun süre düşünmeli: Acaba Siverek ve Maraş hadisesinde olanlar, yukarıdaki düstur ile ne kadar örtüşüyor? Din ve felsefe aynı yerde buluşur mu?
Her iki disiplin de insanın "iyi" olanı bulması ve toplumsal düzenin sağlanması konusunda hemfikirdir. Öyle ise felsefeye ve kapsadığı konulara reddiye niye? İslam düşüncesinde bu iki alan genellikle birbirini dışlamaz; aksine tamamlar. Aristoteles’in "altın orta", yani mutedil olma ilkesi; İslam’daki "sırat-ı müstakim" ve "aşırılıklardan kaçınma" prensibiyle büyük ölçüde örtüşür. Hem din hem de felsefe; insanın eylemlerinden sorumlu olması için "özgür iradeye", irade-i cüziyeye sahip olması gerektiğini vurgular. Maalesef! İslam ve felsefe arasındaki "akıl mı, nakil mi?" meselesi temel gerilim alanları olarak sunuldu ve bunun üzerine reddiye planlandı!
Bir İmam Hatip öğrencisine sormuştum:
— "Felsefe okuyor musunuz?" diye.
— "Abi, kelam okuyoruz, felsefeye gerek yoktur," dedi …
Al sana bir kaya, nereye dayarsan daya...
Bizim eski zamanımız felsefeye meraklıydı, felsefe de okuduk. Hatta; dolu, donanımlı birinin felsefe okursa vicdana, boş beleş okuyanları ise inkara götürebileceğini bilecek kadar... Rahmetli İlber Hoca, “Çocuk dinini de öğrenmeli,” dediğinde seküler çevrelerden aldığı tepkiyi hatırladım.
Dinimiz var diye ahlaka ihtiyacımızın olmadığını varsaymak öyle mi? Alın size Siverek ve Maraş...
Neticeten; "Müslüman gençlik yetiştireceğiz," gibi içi dolu olmayan sözlerle Müslüman genç yetişmiyor. Önce vicdan, merhamet ve ahlakı önceler; eğitim tedrisatını buna göre ayarlarsanız, yıllara yayılan pedagojik formasyonun da düzeleceğini gözlemlersiniz. 

Gençlerimizi sokağın insafına terk etmeyin. Elbette ana babalara ve büyüklerimize büyük görevler düşüyor…
Türküm, doğruyum, çalışkanım.
Yasam; büyüklerimi saymak, küçüklerimi sevmek…
Andımız bir frekans içeriyor ve bilinç kodluyordu; Reşit Galip’in "gavurluğuna" (!) kurban edildi. Neyi ucube idi? Anlayamadım…

Ana babalar çocuklarınıza sahip çıkın ;sokağın , dijital dünyanın insafına lütfen terk etmeyin

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.

  • Alp Demir

    Türk kelimesi ucube idi. Bunu bilmeyen mi var? Açık konuşalım. Türk düşmanlığının bir sonucudur. Türküm demek ırkçılıktır, faşizmdir dediler, karşılığında bize 40 yıldır kürt ırkçılığı satıyorlar. Açık konuşalım.

Bu Yazıyı Paylaş