Köşe Yazısı

Kılıçdaroğlu’na İnanalım mı? 

10 dk Sesli Dinle 0

Türkiye siyaseti, özellikle ana muhalefet partisi ekseninde, hukuki kararlar ile siyasi hamlelerin iç içe geçtiği oldukça hareketli bir dönemden geçiyor. Eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun katıldığı televizyon programlarında bu krize, parti yönetimine ve yargı kararlarına dair yaptığı açıklamalar, sadece bir parti içi hesaplaşmayı değil, Urban muhalefetin adalet, hukuk ve meşruiyet kavramlarıyla kurduğu pragmatik ilişkiyi de gözler önüne seriyor. Yıllarca "Hak, Hukuk, Adalet" mottosuyla özdeşleşen, Ankara’dan İstanbul’a adalet talebiyle yürüyen bir liderin; partisinin kurumsal iradesini hiçe sayan bir yargı kararına karşı takındığı tutum, kendi inşa ettiği siyasi bagajla derin bir tezat oluşturuyor.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin 38. Olağan Kurultay’ı sakatlayan usulsüzlükler gerekçesiyle verdiği "mutlak butlan" (kesin geçersizlik) kararı, Özgür Özel yönetiminin tedbiren görevden uzaklaştırılması ve eski yönetiminin hukuken yeniden tescili gibi radikal bir sonucu doğurdu. Genel Merkez önünde Kılıçdaroğlu portrelerinin indirilip parçalandığı, mevcut yönetimin "Emanete sahip çıkacağız, Genel Merkez’i terk etmiyoruz" restini çektiği bu atmosferde, Kılıçdaroğlu’nun karara yaklaşımı dikkat çekicidir. Kılıçdaroğlu, yargının bu radikal müdahalesini ve kendi pozisyonunu tanımlarken, "Mutlak butlan kararı, siyasi bir karardır. Olay siyasidir, karar farklıdır" ifadelerini kullanmıştır. Hemen ardından, bu hukuki süreci kendisinin kurguladığı yönündeki iddialara ve Genel Merkez’e geri dönme hamlesine dair eleştirilere karşı kendisini şu sözlerle savunmuştur: "Neden yazmıyorsunuz genel başkan diye? Efendim mahkeme kararı var. 38. kurultay iptal edildi. Mahkeme göreviyle geldim ben buraya... Davayı açan değilim, tanığı değilim, bilmem neyi değilim."

Kılıçdaroğlu’nun bu iki açıklaması, yan yana getirildiğinde çözülmesi imkansız mantıksal ve ahlaki bir paradoks barındırıyor. Bir kararın "siyasi" olduğunu söylemek, o kararı üreten yargı mekanizmasının hukuki normlara göre değil, dışsal siyasi çıkarlara, muhtemelen de iktidarın muhalefeti dizayn etme stratejilerine göre hareket ettiğini itiraf etmektir. Nitekim CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftci ve diğer hukukçular, iktidarın yargı eliyle partiye kayyum atama provokasyonu içinde olduğunu ısrarla vurgulamıştır. Ancak Kılıçdaroğlu, ikinci açıklamasında tam olarak bu "siyasi" ve şaibeli olduğunu ima ettiği karara sığınmaktadır. "Mahkeme göreviyle geldim ben buraya" argümanı, meşruiyetin kaynağını parti tabanının, kurultay delegelerinin özgür iradesinden alıp, ilk cümlede yerilen ve güvenilmeyen yargı mekanizmasına devretmektir. 

Eğer mahkeme kararı siyasiyse, o kararın getirdiği görev ve yetki de siyasi bir müdahalenin ürünüdür ve gayrimeşrudur. Bir siyasetçinin, iktidarın güdümünde olduğunu savunduğu bir sistemin kararını, kendi koltuğunu geri almak adına "bağlayıcı bir emir" olarak kabul etmesi, yapısal bir ilkesizlik örneğidir. Davayı kendisinin açmadığını veya tanığı olmadığını vurgulaması ise hukuki bir savunma gibi görünse de siyasi sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Siyasette bir aktör, haksız veya siyasi amaçlarla üretilmiş bir sürecin doğrudan faili olmasa bile, o sürecin sonuçlarından faydalanmayı seçtiği andan itibaren o sürecin ortağı haline gelir. Kurultay delegelerinin iradesini, sakatlanmış bir hukuki süreçle tasfiye etmeye çalışan bir mekanizmaya "Ben istemedim ama mahkeme emretti" diyerek boyun eğmek, demokratik meşruiyet ilkesini tamamen göz ardı etmektir.

Kılıçdaroğlu’nun kriz sürecindeki en sert ve tartışmalı hamlelerinden biri de mevcut parti yönetimine ve delegasyon yapısına yönelik kullandığı "temizlik" terminolojisidir. Delege yapısının ve mevcut yönetimin meşruiyetini yitirdiğini savunan eski genel başkan, partinin acilen bir özeleştiri ve kadro değişimine gitmesi gerektiğini şu sözlerle formüle etmiştir: "Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi içindeki çürümeyi görmesi ve acilen arınması gerekir. Bu kurultay kararı, partinin temizlenmesi için tarihi bir fırsattır. (...) Arınmadan korkuyorlar, kirlileri arındıracağım. Görevine son verilenin gerekçelerini olduğu gibi yazıyoruz. En son mutlak butlan kararında adı geçenler, para dağıtanlar hepsini verdik disiplin kuruluna. Gidin, aklanın, gelin dedik."

Siyasette "arınma" ve "temizlenme" gibi kavramlar, doğası gereği tehlikeli ve dışlayıcı bir semantik bagaja sahiptir. Bu tür kavramlar genellikle demokratik müzakere zeminini yok etmek, parti içi muhalefeti veya farklı kanatları "kirli", "gayrimeşru" ilan ederek sistem dışına itmek için kullanılır. Kılıçdaroğlu gibi uzlaşmacı ve kucaklayıcı siyaset tarzıyla öne çıkmış bir liderin, kendi partisi için "çürüme" ve "arınma" kelimelerini seçmesi, parti içi güç mücadelesinin ne derece yıkıcı bir boyuta ulaştığını göstermektedir. Burada eleştirilmesi gereken nokta, bu "çürüme" iddiasının zamanlaması ve seçiciliğidir. CHP’yi 13 yıl boyunca yöneten, delege sistemini, il ve ilçe kongrelerinin kurallarını büyük ölçüde kendi genel başkanlığı döneminde şekillendiren bir aktörün, kaybettiği bir kurultay sonrasında aynı sistemi "çürümüş" olarak nitelendirmesi ciddi bir tutarsızlıktır. 

Eğer partide yapısal bir çürüme varsa, bu çürümenin sorumluluğu sadece kasım ayındaki kurultayda yönetimi devralan Özgür Özel ve ekibine yüklenemez; bu, geçmiş yönetimin de kurumsal başarısızlığı ve idari zafiyetidir. Ayrıca, mahkemenin usulsüzlük iddialarına dayanarak tüm bir kurultay iradesini "kirli" ilan etmek, o kurultayda oy kullanan binlerce partilinin, delegenin ve örgütün emeğine haksızlıktır. Arınma çağrısı, parti içi demokrasiyi güçlendirecek şeffaf kurallar ve tüzük reformları yerine, yargı eliyle koltuğun boşaltılması ve eski yapının revanşist bir refleksle geri dönmesi biçiminde tezahür ettiğinde, bu durum bir "temizlenme" değil, kurumsal bir tasfiye operasyonuna dönüşür.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasi kariyerinin en belirgin aksı, Türkiye’deki adalet mekanizmasının, mahkemelerin ve hakimlerin iktidarın birer organı haline geldiği eleştirisi üzerine kuruluydu. Ancak kurultay davası sürecinde, yargı mensuplarına yönelik dilinde bariz bir yumuşama ve kategorik bir ayrıştırma çabası gözlemliştir. Kılıçdaroğlu, yargının kurultay kararındaki rolünü savunurken şu ifadeleri kullanmıştır: "Bütün yargıçlar Erdoğan'ın talimatıyla hareket ediyor dersek, bu çok büyük bir hatadır. Böyle bir şey söylenemez. Bazı yargıçların onuru vardır. Attığı imzanın onuru vardır. (...) Bu mutlak butlan kararı sıradan bir karar değil, bütün ders kitaplarına girecek. Çünkü bizim tarihimizde bir ilk."

Bu açıklama, siyaset biliminde "durumsal adalet anlayışı" olarak adlandırılan fenomene tipik bir örnektir. Bir siyasi aktörün, yargı kararlarını kendi siyasi çıkarlarına uygunluğuna göre "onurlu" veya "talimatla hareket eden" şeklinde ikiye ayırması, hukukun evrenselliği ilkesine indirilmiş ağır bir darbedir. Yıllarca Gezi davası, Can Atalay, Selahattin Demirtaş veya Ekrem İmamoğlu’na yönelik "siyasi yasak" davalarında mahkemelerin tamamen siyasallaştığını, ortada bir hukuk devletinin kalmadığını savunan Kılıçdaroğlu; ucu kendi eski koltuğuna ve parti içi rakiplerine dokunan bir davada birden hakimlerin "imza onurundan" bahsetmeye başlamıştır. Bu yaklaşım, adaleti mutlak bir değer olarak görmekten ziyade, amaca giden yolda kullanılabilir bir araç haline getirmektedir. 

Eğer Türkiye’de yargı bağımsızlığı sorunu varsa, bu sorun sistemiktir ve mahkemelerin verdiği kararların içeriğine göre bu sistemik sorun yok sayıolarak nitelendirilemez. Karar kendi lehinize olduğunda hakimi "onurlu", aleyhinize olduğunda "sarayın memuru" ilan etmek, toplumdaki adalet duygusunu ve muhalefetin adalet savunuculuğundaki inandırıcılığını tamamen yok eder. Daha da önemlisi, Kılıçdaroğlu’nun bu hakimlere güvenerek ve iddianamelerdeki usulsüzlük iddialarını peşinen doğru kabul ederek mevcut parti yönetimini suçlaması, hukukun en temel direği olan masumiyet karinesini zedelemektedir. Kesinleşmiş, şüphe götürmez hukuki kanıtlar yerine, siyasi iklimin ve iddiaların rüzgarıyla hareket etmek, adalet yürüyüşü yapmış bir lidere yönelik en haklı eleştiri oklarının fırlatılmasına neden olmaktadır.

Bu kurumsal krizin ve ilkesel kırılmanın en ibretlik, en çarpıcı perdesi ise şüphesiz iktidar kanadından gelen destek hamlesidir. AKP’nin önemli figürlerinden, eski Grup Başkanvekili Mahir Ünal’ın, mahkemenin "mutlak butlan" kararına ve Kılıçdaroğlu’nun Genel Merkez'i geri alma hamlesine yönelik açık desteği, muhalefetin içine düştüğü tuzağın en net vesikasıdır. Yıllarca muhalefetin her demokratik talebini, kurultayını veya itirazını "kaos yaratma çabası" olarak nitelendiren, muhalif aktörlerin yargılanma süreçlerinde "yargı bağımsızdır, karar saygındır" klişesinin arkasına sığınan bir siyasi aklın, birden bire CHP’nin iç işlerine ve mahkeme kararına bu denli "hukukçu ve kurumsalcı" bir hassasiyetle yaklaşması tam bir siyasi ironidir.

Mahir Ünal’ın bu kararı ve Kılıçdaroğlu’nun geri dönüş hamlesini meşru, hukuki ve partinin selameti için gerekli bir adım gibi gösterme çabası, CHP’ye duyulan bir sevgiden veya hukuka olan saygıdan değil; muhalefet blokunda açılan çatlağı daha da derinleştirme arzusundan kaynaklanmaktadır. Bu durum, özünde yargı eliyle yürütülen bir siyasi mühendisliğin, iktidar sözcüleri tarafından sahada açıkça tahkim edilmesinden ve körüklenmesinden başka bir şey değildir. Yıllarca partinin kurumsal yapısına saldıran odakların bugün "meşruiyet" savunucusu kesilmesi, ortadaki timsah gözyaşlarını net biçimde deşifre etmektedir.

Siyasi arka planda ise tam bir "düşmanımın düşmanı dostumdur" pragmatizmi işletilmektedir. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı döneminde kendisine en sert eleştirileri yönelten ve mahkum ettiren iktidar blokunun, bugün Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu liderliğindeki mevcut yönetimi tasfiye etmek için Kılıçdaroğlu’nun söylemlerine omuz vermesi ibretliktir. Siyasette bu tablo, iktidarın kendi karşısında konsolide olmuş, yerel seçimlerde başarı kazanmış dinamik yapıyı dağıtmak amacıyla, eski yönetimi adeta bir "koçbaşı" olarak kullanma stratejisidir.

Tüm bunlarla birlikte, meşruiyet kriterinin iktidar tarafından belirlenmeye çalışılması krizin en vahim boyutudur. Kılıçdaroğlu’nun "bazı hakimlerin onuru vardır" diyerek kutsadığı karara, Mahir Ünal gibi iktidarın en önemli figürlerinden birinin de "hukuk gereğini yapmıştır, kurultay şaibelidir" diyerek destek vermesi, aslında bu kararın hangi siyasi laboratuvarda ve ne amaçla üretildiğinin açık bir itirafıdır. Muhalif bir liderin, iktidar sözcüleri tarafından ayakta alkışlanan ve meşruiyet referansı olarak gösterilen bir hukuki metne sığınarak kendi partisinde güç devşirmeye çalışması, siyasi tarihe geçecek büyük bir basiretsizlik örneğidir.

Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarının ve bu açıklamalara dayanan eylemlerinin en büyük riski, CHP’nin kurumsal sürekliliğine ve meşruiyetine verdiği zarardır. Ana muhalefet partisi, iktidarın baskıcı veya antidemokratik uygulamalarına karşı toplumun sığınabileceği en büyük demokratik kaledir. Ancak bu kale, kendi içinde mahkeme kararlarıyla, iki başlı yönetim krizleriyle ve polis barikatlarıyla sarsıldığında, topluma sunabileceği bir "demokrasi alternatifi" kalmaz. 

Kılıçdaroğlu’nun, Genel Merkez binasındaki arbedeye dair yaptığı, "Genel merkeze zorla girilmesini, polisle girilmesini asla savunmadım. (...) İcra memurunun gelip kararı tebliğ etmesini istemesinden daha doğal ne olabilir. Polisin girmesini, şiddet uygulamasını asla doğru bulmam. (...) CHP Genel Merkezi'nde bunlar olur mu? Niye polisin zorla girmesine ortam hazırlıyorsunuz? İcra memuru girer, milletvekilleri girer." şeklindeki ifadeleri, siyasi sorumluluktan kaçma çabasının bir tezahürüdür.

Siyaset, sadece kanun maddelerinin veya mahkeme ilamlarının mekanik bir uygulaması değildir; siyaset, her şeyden önce bir rıza ve meşruiyet üretme zanaatidir. Kurultay delegelerinin kahir ekseriyetinin iradesini arkasına almış mevcut bir yönetimi, Ankara BAM’ın bir kararıyla icra memurları eşliğinde bypass etmeye çalışmak ve bunu hukuki bir sıradanlık gibi sunmak, kurumsal hafızayı yok saymaktır. Bu durum, iktidar blokunun ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramamaktadır. Nitekim iktidara yakın basının kriz gecesinde attığı ortak manşetler, sevinç çığlıkları ve Mahir Ünal gibi isimlerin ekrandan üflediği rüzgar, yargı eliyle muhalefetin nasıl bir kaosa sürüklendiğinin kanıtıdır. 

Kılıçdaroğlu’nun bu tehlikeyi görmezden gelerek, "arınma" ve "mahkeme görevi" söylemleri üzerinden kurduğu strateji, kendi siyasi mirasını da tehlikeye atmaktadır. Yıllarca partiyi bir arada tutan, farklı kesimleri bir araya getiren "Halil İbrahim Sofrası" kurucusu profilinin yerini; mahkeme kararıyla koltuk kovalayan, kendi partililerini "çürümüşlükle" ihtam eden ve iktidarın hamlelerine alan açan revanşist bir figür almaktadır.

Sürecin tek taraflı bir Kılıçdaroğlu eleştirisine hapsedilmesi, resmi eksik ve hatalı bırakacaktır. Şüphesiz ki siyasette ve yönetim kademelerinde hukuka aykırılıkların, yanlış iş ve işlemlerin hesabı tarafsız yargı önünde verilmelidir. Özgür Özel ve onunla birlikte hareket eden kadroların da eğer varsa idari veya hukuki yanlışları, tüzüğe ve yasalara aykırı eylemleri, bunların tespiti de yine bağımsız mahkemelerin görevidir. Böyle şaibeli bir durumun varlığı halinde, bunun da kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Sadece Kemal Kılıçdaroğlu’nun iddialarıyla yetinilmeyip, mahkeme kararıyla görevlerinden uzaklaştırılan CHP yönetimi, milletvekilleri, belediye başkanları veya meclis üyelerinin de şayet kanıtlanmış bir suçları varsa, bu suçun karşılığı olan cezaları almaları hukuki ve doğal bir sonuçtur. Yolsuzluğun ya da usulsüzlüğün partisi olamaz; kim hukuku çiğnediyse bedelini ödemelidir.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin vermiş olduğu bu radikal kararın ardından tarafların takındığı tutum, yargının siyasallaşma düzeyini gösterdiği kadar parti içi koltuk mücadelesinin sınırlarını da tartışmaya açmaktadır. Muhalefet, meşruiyetini iktidar aktörlerinin onayında veya iktidar güdümlü mahkemelerin kararlarında aradığı gün gücünü kaybetmeye başlar. Hukuku adalet arayışından koparıp parti içi hesaplaşmaların, delege savaşlarının ve koltuk kavgalarının bir manivelası haline getirmek, en büyük zararı Türkiye’nin demokrasi mücadelesine vermektedir. 

Kılıçdaroğlu’nun yapması gereken, siyasi iktidarın yargıyı kullanarak muhalefeti bölme ve dizayn etme oyununa argüman sağlamak veya Mahir Ünal gibi isimlerin desteğine sessiz kalarak zımnen alan açmak değil; ne pahasına olursa olsun parti içi demokrasiyi, kurumsal iradeyi ve sandıktan çıkan delege iradesini savunmak olmalıydı. Aksi yöndeki her açıklama ve her hamle, tarihe ve kamuoyu vicdanına ilkesel bir kırılma ve pragmatizmin ideallere galebe çalması olarak geçmeye mahkumdur.

Ancak madalyonun diğer yüzünü ve Türkiye'deki yargı mekanizmasının işleyişindeki yapısal çarpıklığı da tam bu noktada görmek gerekir. CHP çatısı altındayken ağır suçlamalarla, yolsuzluk iddialarıyla karşı karşıya kalan bazı milletvekili veya belediye başkanlarının, saf değiştirip AKP’ye geçtikten sonra haklarındaki yasal işlemlerin aniden durdurulduğu, dosyalarının sümen altı edildiği veya tamamen kapatıldığı iddiaları kamuoyunun malumudur. Bu durum, yargının suçun kendisine değil, suçun işlendiği siyasi kampa göre pozisyon aldığının en somut kanıtıdır.

Ayrıca Türkiye’deki bin yıla yakın belediyeden neredeyse sadece CHP’li belediyelerde suç işleniyor, yolsuzluk yapılıyor gibi bir hava yaratılması, muhalif belediyelerin durmaksızın müfettiş ablukasına alınması rasyonel değildir. İktidar belediyelerindeki Sayıştay raporları ve usulsüzlük iddiaları görünmez kılınırken, spot ışıklarının yalnızca muhalefete çevrilmesi, yürütülen sürecin "temiz eller" operasyonundan ziyade siyasi bir yıpratma ve tasfiye harekatı olduğunu doğrulamaktadır. Ülkedeki bin yıla yakın belediyeden sadece CHP’li belediyelerde suç işleniyor izlenimi vermek de çok da inandırıcı değildir.

Bu Yazıyı Paylaş