Köşe Yazısı

Casus Belli (Mi?)

12 dk Sesli Dinle 0

Ege’de Yunanistan’ın attığı adımlar, Türkiye’nin yıllardır biriktirdiği itirazlar ve Akepe iktidarının bu süreçteki siyasi sorumluluğu artık görmezden gelinemez. Asıl mesele, yalnızca Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarma ihtimali değildir.

Asıl mesele; Ege’deki güç dengesi değişirken, Türkiye’nin hak ve çıkarlarını korumakla yükümlü olan iktidarın ne yaptığı, neye göz yumduğu ve bugün hangi açıklamalarla kamuoyunun karşısına çıktığıdır.

Maria Vasiliou’nun 21 Ekim 2026 tarihli Ta Nea Gazetesinin siyaset sayfasında yayımlanan haberine göre, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Brüksel’de Avrupa Politika Merkezi’nin (European Policy Centre-EPC) düzenlediği etkinlikte yaptığı konuşmanın ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Görüşmede Ege’deki 12 mil meselesi ve TBMM’nin 1995 tarihli bildirisi de gündeme geldi. Hakan Fidan’ın TBMM’nin 1995 tarihli kararını açıklama biçimi, bu nedenle sıradan bir diplomatik değerlendirme olarak geçiştirilemez.

Türkiye’nin haklı güvenlik kaygıları sanki gereksiz bir gerilim başlığıymış gibi sunuluyorsa sorulması gereken soru açıktır: Türkiye’nin ulusal çıkarlarını savunmak mı zorlaşıyor, yoksa yıllardır izlenen politikanın hesabını vermek mi?

Türkiye’nin ulusal çıkarlarını savunmak mı zor geliyor, yoksa yıllardır izlenen politikanın hesabını vermek mi?

EGE’DEKİ DENGE NEDEN ÖNEMLİYDİ?

24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin temel taşlarından biri oldu. Ege’deki egemenlik düzeni, adaların statüsü ve denizlerdeki dengeler, iki ülkenin güvenliği açısından yaşamsal önem taşıdı. Türkiye’nin Anadolu kıyılarının hemen karşısında bulunan Yunan adalarının coğrafi konumu, Ege’deki deniz yetki alanları tartışmasını sıradan bir sınır anlaşmazlığından çok daha önemli hâle getirdi.

Yunanistan, 1936 yılında karasularını 3 deniz milinden 6 deniz miline çıkardı. Türkiye de 1964 yılında karasularını 6 deniz mili olarak belirledi. Böylece Ege’de bugün de tartışılan 6 millik düzen ortaya çıktı.

Türkiye açısından mesele, yalnızca harita üzerinde birkaç milin değişmesi değildi; denizlere erişim, açık deniz alanları, askerî hareket kabiliyeti ve ekonomik çıkarlar söz konusuydu.

1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, kıyı devletlerine karasularını 12 deniz miline kadar belirleme hakkı tanıdı. Türkiye bu sözleşmeye taraf olmadı. Yunanistan ise sözleşmenin sunduğu imkânı Ege’de de kullanma hakkını saklı tuttuğunu açıkladı.

TÜRKİYE’NİN KIRMIZI ÇİZGİSİ İLAN EDİLDİ

Yunanistan Parlamentosunun 1 Haziran 1995’te sözleşmeyi onaylamasının ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi, 8 Haziran 1995’te tarihî bir açıklama yaptı. TBMM, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 deniz milinin ötesine genişletmesi durumunda Türkiye’nin hayati çıkarlarını korumak için askerî tedbirler dâhil gerekli yetkileri kullanabileceğini ilan etti.

Kamuoyunda casus belli, yani savaş nedeni olarak anılan bu kararın özü, Ege’de tek taraflı bir oldubittiye karşı Türkiye’nin caydırıcılığını ortaya koymaktı.

Kararın arkasında yalnızca bir siyasi parti değil, dönemin TBMM’sinde temsil edilen siyasi partilerin ortak iradesi bulunuyordu.

Dolayısıyla bu mesele, bir hükümetin günlük siyasi tercihlerinden ibaret değildi; Türkiye’nin denizlerdeki çıkarlarını ilgilendiren, geniş siyasi mutabakatla ortaya konmuş bir devlet politikasıydı.

Burada önemli bir ayrım var: TBMM’nin açıklaması, Yunanistan’ın karasularını genişletmesi hâlinde Türkiye’nin otomatik olarak savaşa gireceği anlamına gelen basit bir formül değildir.

 Ancak bu kararın caydırıcılık amacı da açıktır.

Türkiye, Ege’deki hassas dengenin tek taraflı biçimde değiştirilmesini kabul etmeyeceğini ilan etmiştir.

Peki, bugün iktidarda bulunanlar bu ortak iradenin siyasi ağırlığını ne ölçüde koruyor?

Türkiye’nin haklarını savunmak, geçmişte alınmış bir kararı yalnızca tarihî bir belge gibi anlatmakla mı sınırlı kalacak?

AKEPE İKTİDARI VE BİRİKEN SORULAR

Akepe , 2002’den bu yana Türkiye’yi uzun yıllar boyunca yönetti. Bu dönemde Yunanistan ile ilişkiler zaman zaman yakınlaşma, zaman zaman da ciddi gerilim dönemlerinden geçti. Diplomatik görüşmeler yapıldı, güven artırıcı önlemler gündeme geldi ve iki ülke arasındaki sorunların diyalog yoluyla çözülmesi gerektiği sık sık vurgulandı.

Diyalog elbette gereklidir.

Ancak diplomasi, karşı tarafın adımlarını görmezden gelmek; egemenlik ve güvenlik meselelerini belirsizliğe terk etmek anlamına da gelmez.

Akepe iktidarının eleştirilmesi gereken yönü tam burada ortaya çıkıyor:

Türkiye’nin Ege’deki haklarını korumak için hangi somut diplomatik ve hukuki adımların atıldığı, hangi ihlallere nasıl karşılık verildiği ve hangi sonuçların elde edildiği açık biçimde sorgulanmalıdır.

Türkiye’nin güvenlik kaygılarını ciddiye almak için mutlaka bir savaşın başlamasını mı bekleyeceğiz?

ADALAR VE KAYALIKLARIN EGEMENLİK TARTIŞMASI, ASKERÎ YIĞINAK VE İKTİDARIN SORUMLULUĞU

Ege’deki tartışmanın bir başka önemli boyutu, Türkiye kıyılarına yakın Yunan adalarındaki askerî varlıktır. Lozan Barış Antlaşması ve 1947 Paris Barış Antlaşması, belirli adaların silahsızlandırılmış statüsüne ilişkin hükümler içerir.

Asıl soru şudur:

Akepe iktidarı, yıllardır devam eden bu sorunlarda hangi somut sonuçları elde etti?

Türkiye’nin itiraz ettiği askerî faaliyetler karşısında ne tür diplomatik girişimler yapıldı?

Hangi antlaşma hükümleri hangi uluslararası platformlarda gündeme getirildi?

Üstelik Ege’deki anlaşmazlıklar yalnızca adalarla sınırlı değildir. Karasuları, kıta sahanlığı, hava sahası ve deniz yetki alanları gibi meseleler birbirine bağlıdır.

TÜRKİYE’NİN SAVUNMA FONLARINA ERİŞİMİNE KARŞILIK CASUS BELLİ’NİN KALDIRILMASI TALEBİ

22 Mayıs 2025’te Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in yaptığı açıklama, meselenin Atina açısından yalnızca geçmişten kalan bir diplomatik tartışma olmadığını açıkça gösterdi. Miçotakis, Avrupa Birliği’nin SAFE adı verilen savunma finansmanı mekanizmasına Türkiye’nin erişimi konusunda Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin kaygılarının dikkate alınmasını istedi.

Miçotakis’in sözleri şöyleydi:

“TBMM'nin savaş nedenini (casus belli) oylamasının üzerinden 30 yıl geçti. Bence 30 yıl sonra Türk dostlarımızdan bu (tehdidi) masadan kaldırmalarını doğrudan istemenin zamanı geldi.”

Şimdi soralım: Yunanistan, Türkiye’nin savunma sanayisi ve Avrupa savunma finansmanına erişimi konusunda kendi siyasi şartlarını ortaya koyarken Türkiye neden kendi ulusal çıkarlarını aynı kararlılıkla savunmasın?

LİBYA ANLAŞMASI MAVİ VATAN’IN DİPLOMATİK CEPHESİDİR

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları politikasının önemli dayanaklarından biri, 27 Kasım 2019’da Libya’daki Ulusal Mutabakat Hükûmeti ile imzaladığı deniz yetki alanlarının sınırlandırılması mutabakatıdır. Bu anlaşma, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki tezleri açısından stratejik önem taşımaktadır.

Anlaşmaya Yunanistan, GKRY ve başka bölgesel aktörlerin karşı çıkması, Doğu Akdeniz’deki çıkar çatışmasının boyutunu gösteriyor. Atina, Türkiye’nin Libya ile kurduğu deniz yetki alanları çerçevesinin kendi tezleriyle çeliştiğini düşünüyor ve buna karşı diplomatik girişimlerde bulunuyor.

Bu tablo, Mavi Vatan’ın yalnızca bir slogan veya iç politikada kullanılan bir kavram olmadığını; deniz yetki alanları, diplomatik ilişkiler, enerji kaynakları ve uluslararası hukuk tartışmalarıyla bağlantılı somut bir stratejik mesele olduğunu hatırlatıyor.

HAKAN FİDAN’A GÖRE “BU BİR SAVAŞ TEHDİDİ DEĞİL”

Gelelim tartışmanın en kritik bölümüne.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yunanistan’ın “Ta Nea Gazetesi”ne verdiği röportajda Ege’deki 12 mil meselesi ve 1995 tarihli TBMM bildirisi hakkında konuştu.

Fidan, Türkiye ile Yunanistan arasında Mayıs 2023’ten bu yana gerilimi azaltmaya yönelik adımlar atıldığını, Ege’de daha sakin bir ortam oluştuğunu ve sorunların siyasi iradeyle çözülebileceğini söyledi.

Bunlar diplomasinin doğal parçası olan değerlendirmelerdir.

Fakat sorun, Fidan’ın bu hedefleri anlatırken 1995 tarihli kararın anlamını hangi ifadelerle çerçevelediğinde ortaya çıkıyor.

Fidan’ın açıklamasından öne çıkan ifadeler şunlar:

“Casus belli konusunda birçok kişi bunun bir savaş tehdidi olduğunu düşünüyor. Bu, Yunan versiyonudur.”

Ardından şöyle diyor:

“Ancak biz bunu 'casus belli' olarak nitelendirmedik.”

Ve devam ediyor:

“Bu, 1995 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yayımlanan bir bildiridir, bir yasa değildir.”

Fidan, bildirinin amacını ise Yunanistan’ın Türkiye ile sorunlarını çözmeden karasularını 12 mile genişletmesi durumunda Türk hükûmetinin gerekli önlemleri alması gerektiğini belirtmek şeklinde açıklıyor.

Bir başka kritik cümlesi de şu:

“Önleyici bildiri bugüne kadar barışın korunmasına katkı sağlamıştır. Bu bir savaş tehdidi teşkil etmemektedir.”

İşte tartışmanın düğümlendiği yer burasıdır.

Öncelikle, 1995 tarihli TBMM bildirisi ile bir kanunun hukuken aynı şey olmadığını söylemek doğrudur.

Ancak bir belgenin yasa olmaması, siyasi ve stratejik ağırlığının bulunmadığı anlamına gelmez. TBMM’nin ortak iradesiyle ortaya konmuş bir kararın amacı, Ege’de Türkiye’nin hayati çıkarlarının tek taraflı bir kararla zedelenmesini önlemektir.

Fidan’ın sözlerini eleştirirken gözden kaçırılmaması gereken husus budur: Tartışma, yalnızca casus belli teriminin kullanılıp kullanılmaması değildir. Tartışma, Türkiye’nin caydırıcılık mesajının kamuoyuna ve karşı tarafa nasıl aktarıldığıdır.

“Bu bir savaş tehdidi değildir” demekle yetinmek, kararın hangi koşullarda ve hangi ulusal çıkarları korumak amacıyla alındığını yeterince açıklamaya yetmez.

Türkiye’nin yaklaşımı, savaş çıkarmak değil; Ege’deki hassas dengeyi tek taraflı bir adımla değiştirmeye yönelik girişimleri caydırmaktır. O hâlde Dışişleri Bakanının da bu caydırıcılığın neden gerekli olduğunu aynı açıklıkla vurgulaması beklenir.

Üstelik Yunanistan’ın siyasi liderleri, aradan otuz yıl geçmesine rağmen bu kararı Türkiye’nin Avrupa savunma projelerine katılımı tartışmalarında gündeme getiriyor. Miçotakis, Türkiye’nin SAFE fonlarına erişimi konusunda 1995 kararının kaldırılmasını talep ediyor. Bir emekli Yunan korgeneral ise kararı küçümseyen ifadeler kullanıyor.

Atina kendi tezini terk etmiyorsa, Ankara neden kendi kararının savunulmasını yalnızca terimlerin hukuki anlamına indirgeyen bir açıklamayla yetinsin?

Türkiye’nin hakları bir kişinin siyasi ömrüne bağlı değildir. Ege’deki deniz yetki alanları, adaların statüsü ve ulusal güvenlik, kalıcı devlet politikaları gerektirir.

Yarın siyasi kadrolar değiştiğinde Türkiye’nin Ege’deki hakları da mı değişecek?

Elbette hayır.

Öyleyse devletin kalıcı çıkarları, kişilere bağlı siyasi anlatıların önünde tutulmalıdır.

“YUNANİSTAN OLMADAN TÜRKİYE, TÜRKİYE OLMADAN YUNANİSTAN OLAMAZ” MI?

Yunanistan’da Türkiye karşıtı söylem kullanılması, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını koruma yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Tam tersine, karşılıklı güvensizliğin ve siyasi gerilimin yüksek olduğu bir ortamda daha dikkatli, daha kararlı ve daha sonuç odaklı diplomasi gerekir.

Fidan, siyasi iradenin önemini vurguluyor.

Peki, bu irade hangi somut sonuçlarla ölçülecek?

Ege’deki sorunlar için hangi çözüm çerçevesi oluşturulacak?

Adaların askerî statüsü hakkındaki itirazlar nasıl ele alınacak?

Karasuları meselesinde Türkiye’nin kaygıları hangi mekanizmalarla güvence altına alınacak?

Bu soruların cevabı, iyi niyetli açıklamalardan daha önemlidir.

DOĞU AKDENİZ’DEKİ ELEKTRİK KABLOSU

Fidan’ın röportajında Yunanistan ile GKRY arasında planlanan Great Sea Interconnector elektrik bağlantı projesi de gündeme geldi. Bakan, Türkiye’nin projeye kategorik olarak karşı çıkmadığını, ancak deniz araştırmaları öncesinde Ankara’ya yazılı bildirim yapılmasını istediğini belirtti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Yunanistan Başbakanı Miçotakis’e alternatif bir iş birliği önerdiğini de aktaran Fidan, şöyle dedi:

“Avrupa fonlarından 2 milyar euronun üzerinde harcama yaparak 2.000 kilometre uzaktan elektrik taşımak yerine bizden elektrik almayı tercih edeceğinizi belirtmişti.”

Fidan, Türkiye’nin coğrafi yakınlığını vurgulayarak şu ifadeyi kullandı:

“Oysa ben anakara Türkiye'den sadece 70 mil mesafeden, Rumların, Türklerin ve tüm nüfusun faydalanabileceği su, elektrik ve doğal gaz sağlayabilirim.”

Deniz araştırmaları konusunda ise şöyle konuştu:

“Bizim talep ettiğimiz şey, bir gemi denizde araştırma yürüttüğünde bize sadece sözlü değil, şu bildiriyi içeren yazılı bir ihbar göndermesidir: 'Şu bölgede şu belirli eylemlerde bulunacağız, koordinatlar da şunlardır.' Tek istediğimiz budur. Başka bir şey değil.”

Türkiye’nin beklentisi yalnızca bir geminin araştırma yapacağı koordinatları bildirmesiyle sınırlı kalacaksa, bu yaklaşımın hangi hukuki ve diplomatik çerçeveye dayandığı da açıklanmalıdır. Bildirim talebi, deniz yetki alanlarına ilişkin hak iddialarının kabulü veya reddiyle aynı şey değildir. Ankara, iş birliğine açık olduğunu söylerken haklarından vazgeçmediğini de açıkça ortaya koymalıdır.

“MAVİ VATAN YASA TASARISI DİYE BİR ŞEY YOK” MU?

Röportajda Yunan gazetesinin Mavi Vatan kapsamında bir yasa tasarısı hazırlanıp hazırlanmadığına ilişkin sorusuna Fidan şu cevabı verdi:

“Mavi Vatan yasa tasarısı diye bir şey yok. Deniz parkı meselesi henüz tartışmaya açılmış değil.”

Bu ifade, ortada böyle bir yasa tasarısının bulunmadığına ilişkin açık bir açıklamadır. Dolayısıyla var olmayan bir tasarı üzerinden hükûmeti suçlamak doğru olmaz. Ancak Mavi Vatan kavramının Türkiye’nin denizlerdeki çıkarları açısından ne anlama geldiği ve hangi somut politikalarla desteklendiği meselesi ayrı bir konudur.

Mavi Vatan, yalnızca siyasi söylemde kullanılan bir başlık olarak kalmamalıdır. Deniz yetki alanları, enerji kaynakları, deniz güvenliği, araştırma faaliyetleri ve uluslararası hukuk bakımından tutarlı bir stratejiyle desteklenmelidir.

Önemli olan bir kavramı sık sık telaffuz etmek değil, onunla ilişkilendirilen ulusal çıkarları somut ve sürdürülebilir biçimde korumaktır.

TÜRKİYE’NİN HAKLARI BU KADAR SAVUNMASIZ MI?

Bu nedenle eleştirinin hedefi yalnızca Hakan Fidan’ın birkaç cümlesi olmamalıdır. Asıl mesele, yirmi yılı aşkın süredir ülkeyi yöneten Akepe iktidarının Ege politikasının bütünüdür. Hangi hedefler konuldu, hangi adımlar atıldı, hangi sonuçlar alındı ve Türkiye’nin hakları hangi ölçüde güvence altına alındı?

Bu sorulara cevap vermek, iktidarın kamuoyuna karşı sorumluluğudur.

CASUS BELLİ’Yİ TARTIŞMAK DEĞİL, TÜRKİYE’NİN HAKLARINI KORUMAK GEREKİR

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, tarihî kararları küçümseyen veya onları yalnızca diplomatik bir ayrıntıya indirgeyen bir dil değildir. İhtiyaç duyulan şey; Ege’deki haklarını bilen, uluslararası hukukta tezlerini savunan, karşı tarafın adımlarını dikkatle izleyen ve diplomasi yürütürken caydırıcılığını da koruyan bir devlet politikasıdır.

Fidan’ın açıklamalarına yönelik eleştirinin özü de budur:

Türkiye’nin hayati çıkarlarını ilgilendiren bir karar, yalnızca teknik bir hukuki açıklamayla geçiştirilemez; o kararın neden alındığı, hangi ulusal çıkarı koruduğu ve bugün nasıl bir stratejiyle sürdürüldüğü de güçlü biçimde anlatılmalıdır.

O zaman Hakan Fidan Bey’e tekrar soralım:

Casus belli mi?

Asıl mesele, bir Latince terimin nasıl adlandırıldığı değildir.

Asıl mesele, Türkiye’nin haklı gördüğü ulusal çıkarlarını kimlerin, hangi politikalarla ve ne ölçüde koruduğudur.

Çünkü devlet yönetiminde asıl ölçü, söylenen sözlerin sertliği değil, ülkenin haklarının ne kadar kararlılıkla savunulduğu ve geleceğinin ne kadar güvence altına alındığıdır.

Türkiye’nin hakları bir hükümetin, bir bakanın veya bir cumhurbaşkanının şahsi meselesi değildir.

Türkiye’nin hakları, Türkiye Cumhuriyeti’nin meselesidir.

Notlar

Casus Belli: “Bir yarımada olan Türkiye'nin, dünya denizlerine ve okyanuslarına Yunan karasularından geçerek ulaşmasına yol açacak böyle bir durumu kabul etmesi asla düşünülemez. Türkiye'nin, Ege'de hayatî menfaatları vardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Yunanistan Hükümetinin Lozanla kurulmuş dengeyi bozacak biçimde Ege'deki karasularını 6 milin ötesine çıkarma kararı almayacağını ümit etmekle birlikte, böyle bir olasılık durumunda, ülkemizin hayatî menfaatlarını muhafaza ve müdafaa için, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine, askerî bakımdan gerekli görülecek olanlar da dahil olmak üzere, tüm yetkilerin verilmesine ve bu durumun Yunan ve dünya kamuoyuna dostane duygularla duyurulmasına karar vermiştir.", Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), Dönem: 19, Yasama Yılı: 4, Cilt: 88, 121’inci Birleşim, 8 Haziran 1995, Perşembe, TBMM Tutanak Dergisi, s. 136. Belge başlığı: “TBMM’de temsil edilen siyasî partilerin, Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki karasularını 12 mile çıkarma yönündeki tutumunun doğuracağı sonuçların Yunan ve dünya kamuoyuna dostane duygularla duyurulmasına ilişkin önergesi.”

Vasiliou, Maria. “Χακάν Φιντάν στα «ΝΕΑ» για το καλώδιο: Θέλουμε γραπτή και όχι προφορική ειδοποίηση – Τι λέει για casus belli” [Hakan Fidan, Ta Nea gazetesine kablo hakkında konuştu: Sözlü değil, yazılı bildirim istiyoruz – Casus belli hakkında ne diyor?]. Ta Nea, Siyaset (Politiki), 21 Ekim 2026. https://www.tanea.gr/print/2026/10/21/politics/xakan-fintan-sta-nea-gia-to-kalodio-theloume-grapti-kai-oxi-proforiki-eidopoiisi-ti-leei-gia-casus-belli/ 

Hellenic Republic, Ministry of Foreign Affairs. “Territorial Sea – Casus Belli.” Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, resmî internet sitesi. https://www.mfa.gr/en/foreign-policy/foreign-policy-issues/issues-of-greek-turkish-relations/territorial-sea-casus-belli/ 

Kathimerini. “Ege’de Karasuları ve Türkiye-Yunanistan Anlaşmazlıkları.” Kathimerini, analiz ve arka plan yazısı. https://www.ekathimerini.com/in-depth/analysis/234518/ 

Kathimerini. “Hakan Fidan’ın Ege, Casus Belli ve Elektrik Kablosu Projesine İlişkin Açıklamaları.” Kathimerini, 21 Ekim 2026. https://www.ekathimerini.com/politics/foreign-policy/1318840/ 

Associated Press (AP). “Turkey Says Disputes with Greece ‘Not Insurmountable’ as Athens Calls for Lifting of War Threat.” Şubat 2026. https://apnews.com/article/97a66797a683c717b370f1ca7fa2733e 

Politis. “Turkey Softens Tone on GSI, Seeks Written Notification.” Politis, 21 Ekim 2026. https://en.politis.com.cy/news/world/1055546/turkey-softens-tone-on-gsi-seeks-written-notification 

Ege Alternatif. “Hakan Fidan, Yunanistan ile Elektrik Projesine Yazılı Bildirim İstedi.” Ege Alternatif, Ekim 2026. https://www.egealternatif.com/haber/hakan-fidan-yunanistan-ile-elektrik-projesine-yazili-bildirim-istedi_98491/ 

Kathimerini. “Turkey Escalates Islands Rhetoric.” Kathimerini, 17 Eylül 2026. https://www.ekathimerini.com/politics/foreign-policy/1315481/turkey-escalates-islands-rhetoric/ 

Middle East Monitor. “Turkey Accuses Greece of Militarising Demilitarised Aegean Islands.” Middle East Monitor, 17 Eylül 2026. https://www.middleeastmonitor.com/20260917-turkey-accuses-greece-of-militarising-demilitarised-aegean-islands/ 

To Vima. “Fidan on GSI: Turkey Wants Written Notice of Sea Surveys.” To Vima, 21 Ekim 2026. https://www.tovima.com/world/604201/ 

Geopolitiki. “Fidan: Turkey Is an ‘Aspirin’ for Greek Politics – He Defends the Casus Belli (‘Not a Threat of War’) and Says Ankara Wants Written Notification for Cable Surveys.” Geopolitiki, Ekim 2026. https://geopolitiki.com/politics-diplomacy/fidan-turkey-aspirin-greek-politics-casus-belli-not-threat-of-war-gsi-written-notification/ 

Bu Yazıyı Paylaş