Hangi Erdoğan? Cumhurbaşkanı Erdoğan mı, AKP Genel Başkanı Erdoğan mı?
Recep Tayyip Erdoğan aynı anda hem Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı hem de AKP Genel Başkanıdır. Ancak bu iki sıfat birbirinden kesin çizgilerle ayrılmalıdır. Çünkü Cumhurbaşkanlığı makamı ile siyasi parti genel başkanlığı aynı hukuki, millî ve siyasi anlamı taşımaz.
Cumhurbaşkanlığı makamı; Türkiye Cumhuriyeti'ni, Türk milletini, Türk insanını, Türk tarihini ve Türklüğün binlerce yıllık devlet geleneğini temsil eden en üst anayasal makamlardan biridir.
Bu makam yalnızca bir şahıstan, unvandan veya siyasi kimlikten ibaret değildir.
Millî, dinî, örfî, kültürel, sosyal, ailevî ve askerî değerlerimizin; vatan sevgisinin, bayrak aşkının, bağımsızlık iradesinin, şehitlerimizin emanetinin ve gazilerimizin fedakârlığının sembolik ağırlığını taşır.
Türk devlet geleneğinde devlet başkanlığı makamı, yalnızca bir yönetim mevkii değil; devletin bekasının, milletin birliğinin, vatanın bölünmez bütünlüğünün, bağımsızlığın ve tarihî hafızanın en yüksek temsil makamıdır.
Hunlardan Göktürklere, Selçuklulardan Osmanlıya ve Türkiye Cumhuriyeti'ne uzanan devlet geleneğimizde kağanlık, hakanlık, sultanlık ve cumhurbaşkanlığı farklı dönemlerin farklı yönetim biçimlerini temsil etse de devletin devamlılığı, adaletin tesisi ve milletin huzuru temel sorumluluklar arasında yer almıştır.
İslamiyet öncesi Türklerde kut anlayışı, İslam medeniyetinde adalet ve emanet bilinci, Türk töresinde ise hak ve hukuka bağlılık, yöneticiliğin taşıdığı sorumluluğu anlatan tarihî kavramlardır.
Bu mirasın günümüzdeki anayasal karşılığı olan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, milletin egemenliğini, devletin birliğini ve bağımsızlığını temsil eden en yüksek makamlardan biridir. Bu makam; ezanların semaya yükseldiği şehirleri, minarelerin gölgesinde büyüyen nesilleri, bayrağına sadakatle bağlanan insanları, şehit annelerinin duasını, gazilerin fedakârlığını, asker ocağındaki evladını bekleyen ailelerin sabrını ve vatan toprağına emanet edilmiş nice canın hatırasını çağrıştırır.
Vatan, bayrak, ezan, istiklal, töre, adalet, merhamet, sadakat, haysiyet ve devletin bekası, bu tarihî ve manevi sorumluluğun anlam dünyasını meydana getirir. Cumhurbaşkanlığı makamının uluslararası alandaki devlet başkanlığı statüsü de Türkiye'nin bağımsızlığının ve egemenliğinin resmî temsilini ifade eder.
Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldız ise Türkiye'de yaygın olarak tarihteki 16 büyük Türk devletine atıfla açıklanan sembolik bir tarihî hafızayı yansıtır. Bütün bunlar, benim nazarımda, Cumhurbaşkanlığı makamını herhangi bir şahsın veya siyasi partinin sınırlarını aşan, Türkiye'yi, Türk milletini, Türk insanını, Türk tarihini ve Türklüğün devlet geleneğini bir arada düşündüren büyük bir millî sorumluluk makamı hâline getirir.
Her Türk'ün hayatından vazgeçeceği değerlerin son noktası olarak gördüğüm bu makamın saygınlığını korumak, benim için devletimize, milletimize, tarihimize ve gelecek nesillere duyduğum hürmetin bir ifadesidir.
Ancak bu yücelik, makamı kullanan kişiyi hukukun ve eleştirinin üzerinde tutmak anlamına gelmez; aksine, böylesine büyük bir makamın adalet, liyakat, eşitlik, sorumluluk ve bütün milleti temsil etme bilinciyle kullanılmasını daha da önemli kılar.
Cumhurbaşkanlığı demek, benim nazarımda tek başına Türkiye, Türk milleti, Türk insanı, Türk tarihi ve Türklük demektir.
Bu makam, bir Türk vatandaşının devlet yönetiminde ulaşabileceği en üst anayasal temsil mertebesidir.
Cumhurbaşkanlığı, her Türk'ün hayatından vazgeçeceği değerlerin son noktasıdır. Çünkü vatan, bayrak, istiklal, devletin devamlılığı ve milletin haysiyeti söz konusu olduğunda, şahsi menfaatlerin ötesinde bir tarihî sorumluluk ortaya çıkar.
Binlerce yıllık Türk tarihinde vatan, bayrak, bağımsızlık ve devlet uğruna milyonlarca insanımızın kanı akıtılmıştır.
Ben de bu kanı akıtanlardan, bu vatan uğruna bedel ödeyenlerden biriyim.
Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı makamının şahsi husumetlerin, aşağılamaların ve hakaretlerin hedefi hâline getirilmesini doğru bulmuyorum. İster yurt içinde ister yurt dışında olsun, hiçbir Türk'ün veya yabancının bu makama hakaret etmesini meşru görmüyorum.
Ancak makama saygı göstermek, o makamı kullanan kişinin her kararını sorgulanamaz kabul etmek değildir. Hakaret ile eleştiri birbirinden ayrılmalıdır.
Çünkü aynı Erdoğan, aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanıdır. AKP Genel Başkanının, politikaları, söylemleri, tercihleri, vaatleri ve icraatları nedeniyle dünyanın en sert siyasi eleştirilerine açık olması gerekir.
Bir siyasi liderin kararlarını ağır ifadelerle sorgulamak, yanlışlarını yüzüne karşı söylemek ve siyasi çizgisine şiddetle karşı çıkmak, tek başına hakaret değildir. Eleştirinin sınırı, hukukun çizdiği çerçevede değerlendirilmelidir.
Peki, Erdoğan konuştuğunda kim kesin olarak söyleyebilir ki söyledikleri yalnızca AKP Genel Başkanı olarak bir siyasi parti liderinin sözleridir; yoksa Cumhurbaşkanlığı makamının sınırları içinde, bütün Türk milletini kapsayan bir devlet adamı sıfatıyla mı konuşmaktadır?
Bir açıklamanın hangi sıfatla yapıldığını, hangi siyasi kimliğe hitap ettiğini ve bütün vatandaşları eşit biçimde kapsayıp kapsamadığını sorgulamak herkesin hakkıdır.
Cumhurbaşkanlığı makamının temsil sorumluluğu, yalnızca kendisine oy verenleri değil, kendisine oy vermeyenleri, farklı partilere mensup olanları ve farklı dünya görüşlerine sahip vatandaşları da kapsar.
Aynı soru atamalar, görevlendirmeler ve kamu yönetimindeki tercihler için de geçerlidir: AKP mensupları ve destekçileri dışındaki vatandaşların da liyakatleri, ehliyetleri ve mesleki yeterlilikleri doğrultusunda değerlendirilip değerlendirilmediğini kim sorgulayamaz?
Kamu görevleri bir siyasi partinin özel mülkü değil, millet adına yürütülen kamu hizmetleridir. Burada mesele, her atamada mutlaka bütün siyasi partilerden kişilerin seçilmesi gerektiğini ileri sürmek değildir.
Esas mesele, kamu görevlerine erişimde hukuka, liyakate, eşitliğe ve görevin gerektirdiği yeterliliklere bağlı kalınıp kalınmadığıdır.
Benim duruşum nettir:
Cumhurbaşkanlığı makamının yüceliğini savunurum; Erdoğan'ın siyasi kararlarını, politikalarını, söylemlerini ve icraatlarını ise en sert biçimde eleştirme hakkımı kullanırım.
Devlete saygı duymak, iktidara koşulsuz destek vermek değildir.
Türk milletine bağlılık, yöneticilerin her kararını onaylamayı değil, gerektiğinde yanlışlarını açıkça söyleyebilmeyi de gerektirir.
Her gün gazetecilerin gözaltına alındığı, ifadeye çağrıldığı, suçlandığı ve haklarında iddianameler hazırlandığı bir ortamda ifade özgürlüğünü savunmak zorundayız. Gazeteciler, muhalifler ve sıradan vatandaşlar düşüncelerini dile getirdikleri için korku altında yaşamamalıdır. İktidarı rahatsız eden her sözün hakaret veya suç olarak değerlendirilmesi, eleştiri hakkını zedeler.
İster Cumhurbaşkanı ister siyasi parti genel başkanı olsun, hiçbir makam vatandaşın haklarının üzerinde değildir. Her vatandaşın talep, şikâyet ve dilekçelerini ilgili makamlara iletme, yöneticilerden hesap sorma ve yanlış bulduğu uygulamalara itiraz etme hakkı vardır. Bu hak bir lütuf değil, hukuk devletinin güvencesidir. Vatandaşın talebini iletmesi, yöneticinin kararını sorgulaması ve kamu yönetiminden açıklama istemesi, devlete karşı olmak değil, vatandaşlık sorumluluğunu yerine getirmektir.
Benim itirazım da tam bu noktadadır:
Cumhurbaşkanlığı makamı bütün milleti temsil ediyorsa, bu temsilin sözlerde, kararlarda, atamalarda ve kamu yönetimi uygulamalarında nasıl karşılık bulduğunu sormak vatandaşın en doğal hakkıdır.
Makama saygı, soruları susturmakla değil, bu sorulara hukuk ve şeffaflık çerçevesinde cevap verebilmekle güçlenir.
Tabii "Niye eleştiriyorsun, bak sonra ..... olur" diyenler de hiç az değil.
Cevabım bellidir:
Ben devletin makamını şahıstan, Cumhurbaşkanlığını siyasi parti liderliğinden, eleştiriyi hakaretten ayırırım.
Cumhurbaşkanlığı makamının tarihî ve millî değerini savunurken siyasi kararları sorgulamaktan vazgeçmedim.
Çünkü devletin saygınlığı ile vatandaşın özgürlüğü birbirinin düşmanı değildir.
Cumhurbaşkanlığı makamına saygı, Türk milletinin tarihine ve ortak değerlerine hürmet; siyasi lidere en sert eleştiri, kamu yönetiminde liyakat ve hesap verebilirlik, vatandaşa özgürlük ve herkese hukuk.
Bir gazi, bir tarih doktoru ve Türk milletinin tarihî hafızasına gönülden bağlı bir vatandaş olarak Cumhurbaşkanlığı makamına baktığımda, yalnızca bugünün siyasetini veya o makamda oturan şahsı görmüyorum.
Ben o makamda, uğruna can verilen vatanın hatırasını, cephelerde yükselen istiklal seslerini, şehit düşen silah arkadaşlarımın emanetini, gazilerin bedenlerinde taşıdığı fedakârlığın izlerini ve nesiller boyunca evlatlarını vatan uğruna uğurlayan anaların duasını hatırlıyorum.
Bir tarih doktoru olarak geçmişin yalnızca zaferlerden ibaret olmadığını; devletlerin yükselişinde adaletin, birlik ve beraberliğin, liyakatin ve halkın güveninin belirleyici olduğunu da biliyorum.
Türk tarihinin derinliklerinden bugüne uzanan devlet geleneği, bana makamların şahıslardan daha uzun ömürlü olduğunu, yöneticilerin gelip geçtiğini, fakat milletin hafızasının ve devletin sorumluluğunun devam ettiğini hatırlatıyor.
Bir gazi olarak vatanın bedelini, bir tarihçi olarak geçmişin emanetini, bir vatandaş olarak da hukukun ve özgürlüğün değerini taşıyorum.
Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı makamının saygınlığını savunmayı millî bir sorumluluk, o makamı kullanan kişinin kararlarını sorgulamayı ise vatandaşlık hakkı olarak görüyorum. Benim için bu iki tutum birbirine zıt değildir.
Tam tersine, devletine gönülden bağlı bir insanın yöneticilerinden adalet, liyakat, şeffaflık ve bütün milleti kucaklayan bir temsil anlayışı beklemesi son derece doğaldır.
Cumhurbaşkanlığı makamının yüceliği, yalnızca tarihî sembollerinden ve taşıdığı unvandan değil, Türk milletinin tamamına eşit mesafede durabilmesinden, hukuka bağlılığından ve vatandaşın sesini duyabilmesinden de doğar.
Ben bu makama saygı duyarken geçmişin şehitlerine, gazilerine ve gelecek nesillere karşı sorumluluğumu; eleştiri hakkımı kullanırken de Cumhuriyetin hukukuna, milletin iradesine ve kendi vicdanıma bağlılığımı koruyorum.
Ben, AKP Genel Başkanına şahsi olarak bir günahımı dahi vermeyecek kadar mesafeli durabilen; ancak Cumhurbaşkanlığı makamının temsil ettiği devlet, millet, vatan, bayrak ve bağımsızlık değerleri uğruna binlerce canın feda edilmesini göze alabilecek bir tarih bilincine ve millî sorumluluk anlayışına sahip biriyim.
Çünkü benim gözümde şahıslar gelip geçicidir, siyasi partiler değişkendir; devletin ve milletin ortak değerleri ise şahısların ve partilerin üzerindedir.
Benim Cumhurbaşkanlığı makamına duyduğum hürmet, o koltukta oturan kişiye duyduğum şahsi yakınlıktan değil, makamın temsil ettiği tarihî ve millî anlamdan kaynaklanır.
Aynı nedenle, bu makama saygı duymam Erdoğan'ın siyasi kimliğini, kararlarını ve uygulamalarını eleştirmekten vazgeçeceğim anlamına gelmez.
Benim için Cumhurbaşkanlığı makamını savunmak başka, AKP Genel Başkanını desteklemek başkadır; devletin itibarını korumak başka, bir siyasi lidere bağlılık göstermek başkadır.
Bu iki sıfatı birbirine karıştırmamak, hem devlet geleneğine duyduğum saygının hem de vatandaşlık hakkıma bağlılığımın temelidir.
Benim çizgim budur.
Yazarın Diğer Yazıları
- pkklılar Şehit mi, Devlet Bey?
- Türkiye'de Seçimlere Mehmet Uçum mu Karar Veriyor Olacak?
- Suçlu Sensin Abdulkadir Selvi!
- Türkiye'nin 130 Adet F-35 Lightning II Uçağını Kim Çaldı?
- pkk NÖBETE, pkk UMREYE!
- Cezaevinden Bir Terör Örgütünü 29 Yıl Yönetmek Yoksa AKEPE ve MEHAPE Desteğiyle Zafer mi?
- Siyasi Zina ya da Seçmenin Emanetine İhanet
- Fondipçi Fatma Tayyip'in Yatırımı mı yoksa Allah'ın Sevdiği Kulu Mu
