Cezaevinden Bir Terör Örgütünü 29 Yıl Yönetmek Yoksa AKEPE ve MEHAPE Desteğiyle Zafer mi?
29 yıllık mücadelenin sonunda kim kazandı, kim kaybetti?
Türkiye’nin devlet politikaları hangi noktaya geldi?
Silahlı mücadeleyi sona erdirdiğini açıklayan bir örgüt, aynı açıklamalarda yeni mücadele ihtimallerinden söz ediyorsa iktidar bu çelişkiyi nasıl açıklıyor?
Öcalan’ın 1999’da yakalanıp Türkiye’ye teslim edilmesini bir komplo olarak sunan pkk yöneticileri, bugün 29 yıllık süreci neden kendi mücadelelerinin başarısı olarak anlatıyor?
pkk ve kck yöneticilerinin 8 ve 9 Ekim 2026 tarihli açıklamalarında kullandıkları dil, örgütün geçmişini nasıl yorumladığını ve bugünkü siyasi hedeflerini nasıl tanımladığını gösteriyor.
Bu açıklamalar karşısında AKEPE ve MEHAPE iktidarına sorulması gereken ciddi sorular var.
“Amansız mücadele” dedikleri neyin başarısı?
kck Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığının 9 Ekim 2026 tarihli açıklamasında şu ifadeler yer alıyor:
“Özgürlük Hareketimiz ve halkımız Önderlikle kenetlenerek komployu büyük oranda boşa çıkarmıştır. Özgürlük Hareketimiz mücadelesini büyütmeyi sürdürmüştür. Kürdistan’ın dört parçasında gelişen mücadele Kürtleri inkâr edilemez bir güç hâline getirmiştir. Bugün Kürtler Ortadoğu’nun etkin bir gücü hâline gelmişse bunu sağlatan uluslararası komploya karşı yürütülen amansız mücadeledir.”
Örgüt yöneticileri, 29 yıl boyunca yürütülen mücadeleyi bir başarı olarak sunuyor.
Peki, bu mücadelenin bedelini kim ödedi?
Hayatını kaybeden askerler, güvenlik görevlileri, siviller ve örgüte katılarak yaşamını yitiren insanlar açısından bu sürecin bilançosu nedir?
Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal kayıplarının siyasi sorumluluğu kimdedir?
AKEPE ve MEHAPE’ye soruyoruz:
* Örgüt yöneticilerinin “amansız mücadele” dediği süreç gerçekten sona erdiyse neden hâlâ yeni örgütlerin ortaya çıkabileceği yönünde açıklamalar yapılıyor?
* Devletin yıllardır sürdürdüğü güvenlik politikalarının sonuçları nelerdir?
* İktidar, bu açıklamaları bir başarı ilanı olarak mı görüyor, yoksa kamu güvenliği açısından ciddi bir uyarı olarak mı değerlendiriyor?
Öcalan “insanlığın kurtuluş önderi” miydi de muhatap alındı?
kck açıklamasında şu ifade kullanılıyor:
“Rêber Apo’yu tüm insanlığın kurtuluş önderi hâline getiren de Kürdistan ve Ortadoğu’nun sorunlarının çok ağır olmasıdır.”
kck aynı açıklamada şöyle diyor:
“Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni Rêber Apo’nun ve Kürt halkının özgürlüğü ile taçlandırmak uluslararası komployu tümden boşa çıkarmak olacaktır.”
O hâlde AKEPE ve MEHAPE’ye soralım:
* Barış süreci, silahlı çatışmanın sona erdirilmesi ve toplumun güvenliğinin sağlanması için mi yürütülüyor, yoksa Öcalan’ın özgürlüğü ve siyasi konumu da bu sürecin temel hedefleri arasında mı bulunuyor?
* Devletin Öcalan’ı muhatap almasının hukuki ve siyasi çerçevesi nedir?
* Bu konuda kamuoyuna açık, net ve somut bir açıklama yapılmayacak mı?
kck ayrıca şu çağrıda bulunuyor:
“Rêber Apo’nun ideolojik-politik çizgisinde mücadeleyi yükselttiğimizde Kürt halkı özgür ve demokratik yaşama kavuşacaktır. 29. yıl tüm Kürt halkını, dostlarını ve demokrasi güçlerini mücadeleyi yükseltmeye çağırmaktadır. Komplonun yıl dönümünde her yerde mücadeleyi yükselten halkımız bu mücadelesini kesintisiz sürdürerek komplocuları tarihin kötülükler mezarlığına gönderecektir.”
Hangi mücadeleye çağrı yapılıyor?
Siyasi ve demokratik mücadeleye mi, yoksa geçmişte silahlı çatışmalarla yürütülen mücadelenin başka biçimlerde sürdürülmesine mi?
İktidar, bu çağrının kapsamını ve sonuçlarını açıklığa kavuşturmak zorunda değil midir?
“10 tane pkk çıkar” sözü ne anlama geliyor?
Öcalan Sosyal Bilim Akademisi Üyesi???!!! Duran Kalkan, 8 Ekim 2026 tarihli açıklamasında şu ifadeleri kullanıyor:
“Sen bunu yapmazsan o zaman bu sorun çözülmeyecek demektir. Sorun böyle demokratik siyasi yöntemle çözülmezse ne olur? Sorun duruyor ortada. Ne üretiyor bu sorun? Çatışma üretiyor, savaş üretiyor. Geçen yüzyıl savaş yüzyılı oldu, çatışma yüzyılı oldu. Kürtler bütün devletlerle savaştılar. Her parçada savaştılar, yenildiler, ezildiler. 10 yıl geçti; oradan yeni bir güç topladılar, yeniden dirildiler, yine savaşa başladılar. Yine başlarlar. Herkes şunu bilsin, pkk sonuca gidemese bile silahlı mücadeleyi bıraktı, kimse Kürtlerden silahlı mücadele yapmaz, savaş yapmaz sanmasın. 10 tane pkk çıkar. pkk’yi daha aşan, yeni sürecin gereklerine göre işleri yapan örgütler çıkar, mücadele ederler.”
Bu açıklama, demokratik çözüm gerçekleşmezse yeni örgütlerin ve yeni çatışmaların ortaya çıkabileceği yönünde açık bir uyarı içeriyor.
AKEPE ve MEHAPE’ye soruyoruz:
* Silahlı mücadeleyi sona erdirme kararı açıklanırken “10 tane pkk çıkar” denilmesi nasıl yorumlanmalıdır?
* Bu sözler yalnızca siyasi bir uyarı mı, yoksa gelecekte şiddete dönüş ihtimalinin tamamen dışlanmadığını mı gösteriyor?
* İktidar, silahlı mücadelenin kalıcı biçimde sona erdiğini hangi somut ve doğrulanabilir verilere dayanarak söylüyor?
Duran Kalkan aynı açıklamada şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Böyle bir mücadele Kürtlere kazandırır. Çok iyi olur demiyorum, öyle anlaşılmasın. Çözüm olmazsa ama bunlar olur. İşte Kürt sorununun çözümü için duayen kişilik Ahmet Türk’ün çok veciz bir şeyi var: ‘Bizim kuşakla çözemezseniz, bizden sonraki kuşakla hiç anlaşamazsınız’ diyordu. Öyle bir Kürt kuşağı geliyor ki, onlarla siyasi uzlaşma yapmak bile mümkün değil. Defalarca uyardı Türkiye’de devleti ve toplumu yöneten kesimleri.”
Ardından şöyle devam ediyor:
“Türkiye’de de savaş yapmak isteyen savaş rantçılarının önü açılır. 93’te, 94’te çeteciliğin önü nasıl açıldı ve yararlandılarsa, yine onlar açılır. Bazı partiler var işte, Zafer Partisi; her gün ağızlarından savaş salyası dökülüyor. Gün bekliyorlar; ne zaman Kürt katliamını şey edelim, Kürt kanı içelim, oradan devletten biraz daha rant elde edelim, nemalanalım. Tamamen rantçı bir yaklaşım. Türkiye’de rantçıların önü açılır. Savaş rantçılarının, savaş baronlarının… Kürtler de direnmek, savaşmak zorunda kalırlar. Mecburlar. Var olmaları için başka çareleri kalmıyor. Ne olur? Çatışma sürer. Yeni türden çatışmalar çıkar. Kürdistan daha derin bir savaş alanı hâline gelir. Uzun vadeli savaş alanı hâline gelir.”
Bu ifadeler karşısında şu sorular yanıt bekliyor:
* Türkiye, yeni bir çatışma döneminin ihtimalini ortadan kaldırmak için hangi somut adımları atıyor?
* İktidar, barış ve demokratik çözüm hedefinin önündeki engelleri kaldırmak için ne yaptı?
* Süreç başarısız olursa bunun siyasi sorumluluğunu kim üstlenecek?
Zafer yakın mı, yoksa siyasi bir hedef mi?
Kalkan, zaferin yakınlığına ilişkin değerlendirmesinde ise şunları söylüyor:
“Bu neyi gösteriyor? Mücadele etme imkânları daha çok artmıştır. Zafer kazanma gücü, imkânları çoğalmıştır. Zafer daha da yakın hâle gelmiştir. Zafer hem mümkün hem yakın hâle gelmiştir. Ama gerçekleşmiş de değil tabii. Zafer yakın ve de mümkün olduğu kadar, soykırımcı saldırılar da var, komplocu saldırılar da var. Bunun yarattığı tehlike var. Kürt kapanı sürdürülmeye çalışılıyor. Soykırım kıskacı sürdürülmeye çalışılıyor. Kürtler değişik yönlere sevk edilerek, Kürtler içinde işbirlikçilik geliştirilerek, Ortadoğu’ya ve insanlığa demokratik öncülük edecek, çözüm modeli sunacak konumdan çıkartılmak isteniyor. Kürt özgürlüğünün önü alınmak isteniyor. Bu gerçekleri görmek lazım.”
Peki, burada sözü edilen zafer nedir?
* Silahlı mücadelenin sona ermesi mi?
* Örgütün siyasi hedeflerine ulaşması mı?
* Yoksa liderinin özgür bırakılması mı?
Bir örgütün kendisini kazanan ilan etmesi, devletin ve toplumun da bu tanımı kabul etmesini gerektirir mi?
Türkiye açısından başarı ölçütü, herhangi bir örgütün kendisini kazanan ilan etmesi değil; terörün sona ermesi, kamu güvenliğinin sağlanması ve hukukun üstünlüğünün korunmasıdır.
Silahlar bırakıldı mı?
kck’nin 8 Ekim 2026 tarihli açıklamasında şu ifadeler yer alıyor:
“Birkaç gün önce Türkiye için risk yaratmayan güçlerimizi de çektik, Metina’daki 4 savaş tüneli ve mevziyi de boşalttık.”
“Türk devleti artık Türkiye için hiçbir biçimde bir silahlı tehdit durumundan söz edemez. Özgürlük Hareketi olarak bu tür sorunların çözümünde dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek adımlar attık.”
“Rêber Apo’nun özgürlüğü ve özgürlük yasaları konusunda adım atmanın önünde hiçbir engel ve gerekçe kalmamıştır.”
Bu sözler, kck’nin kendi attığını belirttiği adımları ve devletten beklentilerini ortaya koyuyor. Ancak bir örgütün silahlı tehdidin sona erdiğine ilişkin açıklaması, tek başına bağımsız doğrulamanın yerini tutmaz.
AKEPE ve MEHAPE’ye soruyoruz:
* Türkiye içinde risk yaratmadığı belirtilen güçlerin çekildiği açıklanıyorsa bu ifade, daha önce risk yaratan güçlerin de bulunduğu anlamına mı geliyor?
* Silahlı güçlerin çekildiği ve tehdidin sona erdiği iddiaları hangi bağımsız mekanizmalarla doğrulanacak?
* Silah bırakma süreci nasıl denetlenecek?
* Örgütün liderinin özgürlüğüne ilişkin siyasi talepler ile terörün sona erdirilmesine ilişkin hukuki yükümlülükler birbirinden nasıl ayrılacak?
kck yönetimi aynı açıklamada, sürecin ilerlemesi için Öcalan’ın özgür çalışma koşullarının sağlanmasını talep ediyor.
Peki, silahlı mücadelenin sona erdirilmesi ile Öcalan’ın özgürlüğü arasında nasıl bir hukuki ve siyasi ilişki kuruluyor?
Devlet bu ilişkinin sınırlarını kamuoyuna açıklayacak mı?
Duran Kalkan’ın “fedai direniş” anlatısına yanıtınız nedir?
Duran Kalkan, 9 Ekim 1998’de başlayan sürecin yıl dönümü üzerine yaptığı değerlendirmede şu ifadeleri kullanıyor:
“Bunu net söyleyelim. Çünkü gerçekleri anlayacaksan, Uluslararası Komplo gerçeğini anlayacaksın. 9 Ekim 1998’de başlatılan, 15 Şubat 1999’da İmralı işkence tecrit sistemine dönüştürülen komplo saldırısının ne olduğunu, nereden başladığını, neyi amaçladığını bilmek gerekiyor. Bir Kürt yurtseveri olmak, dürüst bir Kürt olmak, namuslu bir Kürt olmak ancak bununla mümkün. Dünyada da demokrat olmak, dürüst bir insan olmak bu gerçeği bilmekten geçiyor.”
Ardından şöyle diyor:
“Bu gerçeği doğru anlamanın öğretici yüzü de buna karşı geliştirilen mücadele. ‘Güneşimizi Karartamazsınız’ şiarıyla 9 Ekim 1998’de komplonun başladığı gün zindanlarda başlayan fedai direniş eylemleri. Bu direniş yüzlerce şehit verme pahasına gelişti. Zindandan dışarıya yayıldı. Dört parça Kürdistan’da, dünyanın dört bir yanında gelişti. Avrupa’dan Rusya’ya her yere yayıldı.”
AKEPE ve MEHAPE’ye soruyoruz:
* Öcalan’ın 1999’da yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmesini örgüt yöneticilerinin bir komplo olarak nitelendirmesine karşı devletin tarihsel ve hukuki açıklaması nedir?
* Örgütün bu olay üzerinden oluşturduğu siyasi anlatıya karşı hangi somut belgeler ve olgular kamuoyuyla paylaşılmaktadır?
Örgüt çevrelerinden yapılan açıklamalarda Ekim ayı, geçmişteki kayıpların ve direnişin sembolü olarak tanımlanıyor. Bu çerçevede şu ifadeler kullanılıyor:
“Ekim ayının şehitler ayı olduğunu söyleyebiliriz. Mayıs ayını şehitler ayı olarak tanımladığımız gibi, Ekim ayı da devrimimizin öncüleri, ordulaşmamızın komutanları ve aynı zamanda direniş mücadelemizde öncülük etmiş yoldaşlarımız açısından böyle bir anlam taşıyor.”
Bu açıklamanın ardından sorulması gereken soru açık:
Türk devleti hangi devlet ve ordu ile savaştı?
Geçmişteki silahlı çatışmaların bilançosu, siyasi hedefleri ve sonuçları kamuoyuna hangi ölçütlerle anlatılıyor?
Bugün demokratik çözümden söz edilirken silahlı mücadeleyi yücelten söylemlerin gelecekteki etkileri nasıl değerlendiriliyor?
Örgüt açıklamalarında geçmişteki kayıplar ve mücadele, siyasi başarının dayanağı olarak gösteriliyor. Ancak bu yaklaşım, çatışmanın bütün taraflarında yaşanan kayıpların ve toplumun ödediği bedelin tarafsız biçimde değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Sonuç: Zafer kimin, sorumluluk kimin?
29 yıllık süreci örgütün kendi açıklamaları üzerinden değerlendirdiğimizde üç temel unsur öne çıkıyor:
* Geçmişin “uluslararası komplo” olarak adlandırılması,
* Mücadelenin başarı ve zafer üzerinden anlatılması,
* Gelecekteki siyasi hedeflerin Öcalan’ın statüsüyle ilişkilendirilmesi.
AKEPE ve MEHAPE iktidarının kamuoyuna karşı sorumluluğu açıktır: Terörün sona erdirilmesi konusunda hangi somut sonuçlara ulaşıldığını açıklamak, sürecin güvenlik ve hukuk boyutlarını netleştirmek ve kamu kaynaklarının hesabını vermek.
Asıl mesele, kimin kendisini zafer kazanmış ilan ettiği değil; Türkiye’nin terörün sona erdiği, hukukun üstün olduğu ve yeni bir şiddet döneminin yaşanmadığı kalıcı bir düzene ulaşıp ulaşmadığıdır.
Bu nedenle iktidara son kez soruyoruz:
* 29 yıllık sürecin sonunda Türkiye ne kazandı, ne kaybetti?
* Silahlı mücadelenin kalıcı olarak sona erdiğinin güvencesi nedir?
* Örgüt yöneticilerinin yeni mücadele ve yeni örgütler hakkındaki açıklamalarına yanıtınız nedir?
* Bütün bu sürecin siyasi sorumluluğunu kim üstlenecek?
Yazarın Diğer Yazıları
- Siyasi Zina ya da Seçmenin Emanetine İhanet
- Fondipçi Fatma Tayyip'in Yatırımı mı yoksa Allah'ın Sevdiği Kulu Mu
- Tayyip'in Yatırımları
- Londra'da Pkk Konferansı
- Türkiye kimin? Türk kim?
- Mehmetçiğin Kanı Kime Helal?
- Molla Gitsin de Trump-İsrail mi Gelsin?
- Mekke Anlaşması: Türkiye Kimin Savaşının Ortağı?
Yorumlar
- ADSIZ
İpin ucu küreselin elinde iken hiç bir şey çözülmez Akp bir dönem daha iktidarı uzatmak istiyor Gerisi hepsi yalan Ülke kıskaça girmiştir Çünkü muhalifetde pkk yanlısıdır
