Köşe Yazısı

Mekke Anlaşması: Türkiye Kimin Savaşının  Ortağı?

5 dk Sesli Dinle 1

Hakan Fidan, Mehmetçik'e Yemen sinyali verdi. Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları ardından, Riyad'a askeri desteği işaret ederek, "Anlaşma var. Sözümüzün eriyiz" dedi.

Dedi de.

Öyle dedim demekle her şey olmuyor.

Mekke Anlaşması, 7 Ağustos 2026'da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalandı. Anlaşmanın en çok dikkat çeken hükmü ise şu: Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, diğer ikisine de yapılmış kabul edilecek, deniyordu.

Ankara'nın verdiği mesaj belliydi: Amaç herhangi bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil, bölgesel güvenlikortak savunmacaydırıcılık ve savunma sanayii işbirliğini geliştirmek.

Peki gerçekten mesele bundan mı ibaret?

Asıl sorulması gereken soru şu: Türkiye neden Suudi Arabistan'ın ve Pakistan'ın karşı karşıya olduğu güvenlik sorunlarını kendi güvenlik hesabının içine dahil ediyor?

Çünkü Pakistan'ın başlıca askerî rakibi Hindistan. Suudi Arabistan'ın güvenlik denkleminde ise İran, Yemen'deki Husiler, Körfez güvenliği ve bölgedeki çatışmalar önemli yer tutuyor.

Türkiye'nin bu ülkelerle aynı sorunları yaşadığı söylenemez.

Buna rağmen Ankara, bir saldırının üç ülkeye yapılmış sayılmasını kabul ediyor.

Hükümet cephesinin açıklaması ise bunun otomatik olarak Türk askerinin başka ülkelerin savaşlarına gönderileceği anlamına gelmediği yönünde. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, askerî kararların Türkiye'nin anayasal düzeni ve ulusal karar mekanizmaları çerçevesinde alınacağını belirtiyor.

Fakat tam burada daha önemli bir mesele ortaya çıkıyor: TBMM denetimi ve milletin bilgisi.

Anlaşmanın imzalanmasının ardından kamuoyunda metnin tamamının neden açık biçimde paylaşılmadığı ve Türkiye açısından hangi hukuki yükümlülükleri doğurduğu tartışılmaya başlandı. Muhalefet milletvekilleri de anlaşmanın Meclis tarafından görülmesi ve Türkiye'nin hangi şartlarda askerî sorumluluk üstleneceğinin açıklanması gerektiğini savundu.

Bu tartışma basit bir prosedür meselesi değildir.

"Mehmetçik göreve" denildiğinde o Mehmetçik kimin oğludur?

Anlaşmayı yapanların çocukları mı cepheye gidecek, yoksa yine Anadolu'nun dar gelirli ailelerinin evlatları mı?

Türkiye'nin savaş ve barış kararlarının bedelini kim ödeyecek?

Eski bir Anadolu fıkrasında padişah sürekli savaşa asker toplar. Yaşlı bir köylünün oğulları birer birer askere gider ve savaşlarda hayatlarını kaybeder. Padişah sonunda geriye kalan son oğlunu da ister. Bunun üzerine ihtiyar, haberciye şu cevabı gönderir:

"Git söyle o padişaha; artık verecek evladım kalmadı. Kendi beline güvenip sağa sola savaş ilan etmesin."

Fıkra gibi anlatılır ama aslında savaşın toplumsal bedelini anlatan acı bir hikâyedir.

Bu nedenle Mekke Savunma Anlaşması yalnızca askerî kapasite, silah sistemleri veya savunma sanayii üzerinden tartışılmamalıdır. Türkiye'nin hangi şartlarda savaşa girebileceği, hangi ülkenin güvenliği için ne kadar bedel ödeyeceği ve kararın kimin tarafından verileceği de konuşulmalıdır.

Bir başka mesele ise Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin geçmişidir.

Bugünkü yakınlaşma, iki ülkenin geçmişte her konuda aynı çizgide olduğu anlamına gelmiyor. Türkiye ile Suudi Arabistan arasında uzun yıllar boyunca ciddi siyasi görüş ayrılıkları yaşandı. Osmanlı mirası, Arap dünyasının siyasi yapılanması, bölgesel liderlik rekabeti ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla birlikte ortaya çıkan yeni devlet anlayışı iki ülkenin tarihsel bakışlarını birbirinden ayıran başlıklardan bazılarıdır.

Türkiye'nin Mustafa Kemal AtatürkTürkiye CumhuriyetiTürk dünyası ve millî egemenlik konularındaki yaklaşımı ile Suudi Arabistan'ın tarihsel ve siyasi yaklaşımının aynı olduğunu söylemek mümkün değildir.

Bu farklılıkların üzerini yalnızca "kardeşlik" söylemiyle kapatmak doğru olmaz.

Özellikle 6 Şubat 2023 depremleri sonrasında Suudi Arabistan Türkiye'ye arama-kurtarma ekipleri, sağlık personeli ve insani yardım gönderdi. Bu destek Türkiye açısından önemliydi.

Ancak deprem yardımı başka, stratejik ittifak başka şeydir.

Bir ülkenin Türkiye'ye doğal afet sırasında yardım etmiş olması, Türkiye'nin o ülkenin bütün güvenlik hesaplarını üstlenmesini gerektirmez.

Bu nedenle şu soruların sorulması gerekir:

Suudi Arabistan Türkiye'nin hangi millî davasında Türkiye'nin yanında yer aldı?

Kıbrıs meselesinde Türkiye'nin yanında ne yaptı?

Türk dünyasının meselelerinde hangi somut desteği verdi?

Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin tezlerine nasıl yaklaştı?

Türkiye'nin bölgesel güvenlik çıkarları söz konusu olduğunda hangi kritik dönemde Ankara'nın yanında durdu?

Bu sorular Suudi Arabistan'a karşı düşmanlık üretmek için değil, stratejik ortaklığın karşılıklılığını ölçmek için sorulmalıdır.

Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la savunma alanında işbirliği yapmasının elbette bazı avantajları bulunuyor.

Türk savunma sanayii için yeni pazarlar açılabilir. Ortak üretim yapılabilir. Askerî eğitim ve istihbarat paylaşımı artırılabilir. Pakistan'ın stratejik kapasitesi, Suudi Arabistan'ın ekonomik gücü ve Türkiye'nin askerî ve teknolojik imkânları birbirini tamamlayabilir.

Ancak bütün bunların karşılığında Türkiye hangi riski üstleniyor?

Suudi Arabistan'ın İran'la yaşadığı gerilim Türkiye'nin savaşı değildir.

Pakistan'ın Hindistan'la yaşadığı çatışma Türkiye'nin savaşı değildir.

Husilerle Suudi Arabistan arasındaki mücadele Türkiye'nin savaşı değildir.

Öyleyse Türkiye neden bu krizlerin sonucunda askerî sorumluluk doğurabilecek bir anlaşmaya taraf oluyor?

İşte asıl tartışılması gereken nokta budur.

Bir başka soru da İran konusunda ortaya çıkıyor.

Ankara anlaşmanın İran'a karşı yapılmadığını söylüyor. Pakistan da anlaşmanın belirli bir ülkeyi hedeflemediğini açıklıyor.

Diplomatik metin açısından bu doğrudur.

Fakat uluslararası siyasette sadece metindeki cümlelere bakılmaz. Anlaşmanın hangi şartlarda yapıldığına da bakılır.

Suudi Arabistan'ın İran'la rekabeti, Yemen'deki Husiler, Körfez güvenliği, enerji tesisleri ve Hürmüz Boğazı çevresindeki gelişmeler dikkate alındığında İran'ın bu güvenlik hesabının dışında olduğunu düşünmek kolay değildir.

Aynı durum İsrail için de geçerlidir.

Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler Gazze savaşı nedeniyle ciddi biçimde gerilmiş durumda. İsrail'in İran'a yönelik askerî operasyonları ve bölgedeki genişleyen askerî faaliyetleri de yeni güvenlik dengeleri oluşturuyor.

Buna rağmen "Mekke Anlaşması İsrail'i korumak için yapıldı" demek için kamuoyuna açıklanmış kesin bir belge bulunmuyor.

Fakat şu soruyu sormak meşrudur:

Anlaşmanın gerçek stratejik sonuçları kimin güvenliğini artıracak?

İran'ın hareket alanını mı daraltacak?

İsrail'in bölgedeki askerî üstünlüğünü mü dengeleyecek?

ABD'nin bölgedeki güvenlik yükünü mü paylaşacak?

Yoksa gerçekten Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın bağımsız bir bölgesel güvenlik mimarisi kurmasına mı hizmet edecek?

Bu soruların cevabı henüz kesinleşmiş değil.

Bir başka önemli konu da ABD ve NATO.

Ankara, Mekke Anlaşması'nın NATO üyeliğine alternatif olmadığını açıkça söylüyor. Bu yaklaşım hukuken ve siyasi olarak anlaşılabilir. Türkiye NATO üyesi olmaya devam ediyor.

Fakat Türkiye'nin aynı anda NATO içinde bulunup NATO dışındaki üçlü bir savunma mekanizmasına katılması, Ankara'nın güvenlik politikasını daha karmaşık hale getiriyor.

Burada Türkiye'nin önünde iki farklı ihtiyaç bulunuyor: Bir yandan mevcut ittifaklarını korumak, diğer yandan bölgesel ortaklıklarını güçlendirmek.

Bu politika başarılı olabilir.

Ama bunun şartı şeffaflık.

Türkiye'nin hangi durumda savaşa gireceği, hangi durumda asker göndereceği, hangi durumda yalnızca diplomatik destek vereceği açıkça bilinmelidir.

Çünkü Türk ordusu, herhangi bir ülkenin bölgesel hesaplarında kullanılacak bir araç değildir.

Mehmetçik, Türk milletinin evladıdır.

Bu nedenle Mekke Anlaşması gerçekten Türkiye'nin öncülük ettiği bağımsız bir bölgesel güvenlik düzeninin başlangıcıysa, bunun bütün ayrıntıları milletin önüne konulmalıdır.

TBMM görmeli.

Kamuoyu bilmeli.

Uzmanlar tartışmalı.

Muhalefet eleştirmeli.

Hükümet cevap vermeli.

Ve en önemlisi, Türk milleti hangi yükümlülüğün altına girdiğini bilmelidir.

Çünkü savaş kararını birkaç kişi verebilir; fakat savaşın bedelini yine millet öder.

Mekke Anlaşması'nın gerçek sınavı da burada başlayacaktır:

Türkiye başkalarının savaşlarına mı ortak oluyor, yoksa kendi güvenliği için yeni ve bağımsız bir bölgesel güç dengesi mi kuruyor?

Bu sorunun cevabı sloganlarda değil, anlaşmanın metninde, uygulanmasında ve Türkiye'nin önümüzdeki yıllarda vereceği kararlarda ortaya çıkacaktır.

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.

  • Alp Demir

    İslam ülkesi dediklerinizin hiç birisi Türkiye'nin hiç bir milli davasına destek vermemiştir bu güne kadar, bundan sonra da vermeyeceklerdir. Buna İran da dahildir. İran derken molla rejimini kast ediyorum. Suriye de Irak da, hepsi. Bunu en son Karabağ konusunda gördük. İran da Filistin de Ermenistan tarafında durdular. Bu konuda Azerbaycan tarafında duran İsrail'di. Ne ilginç değil mi ? Ne kadar ironik !! İsrail bir Türk düşmanı değildi, ama onları kendimize düşman etmek için yapmadığımız kalmadı. Niye yapıyoruz. Kendimiz için değil.? Türkiye için değil, dikkat edin. Araplar için ve sözde ümmet için !!! Filistin belasını buldu. Kimin elinden olduğu umurumda bile değil, Tanrının sopası yoktur. Aynı şey İran için de oldu. Oradaki sopanın da kimin elinde olduğu umurumda değil. Tanrının adalet dağıtma yöntemleri beni hiç ilgilendirmiyor. O onun bileceği iştir. Ben sonuca bakarım, adalet yerini buldu mu diye !! Buldu. Atatürk'ün orta doğu politikasına geri dönmediğimiz sürece, bu rezil işler devam edip gidecektir. Ta ki bir gün yine Tanrı birilerinin eliyle bu pisliği temizleyene kadar. Gerçi bu pislik Tanrı eliyle bile temizlenemeyip, her defasında yeniden hortluyor. 3 Peygamber gelmiş adam edememiş. Yapılacak tek şey uzak durmaktır. Atatürk de bunu yapmıştı zaten. Ve biz de Atatürk ne yaptıysa tersini yaparak, kendi bindiğimiz dalı kendimiz kesmekteyiz. Tanrı aklını kullanmayanların üstüne pislik yağdırır. !!!

Bu Yazıyı Paylaş