Siyasi Zina ya da Seçmenin Emanetine İhanet
Siyasette artık en çok konuşulması gereken konulardan biri siyasi ahlak olmalıdır. Çünkü siyaset yalnızca koltuk, makam, iktidar ve çıkar meselesi değildir.
Siyaset; insanların güvenini kazanmak, o güvenin karşılığında verilen oyla yetki almak ve o yetkiye ihanet etmemektir.
Sandıkta verilen her oy bir emanettir.
Bir insan eşine söz verir. İyi günde, kötü günde yanında olacağını söyler. Türk toplumunda sadakat, namus, vefa ve verilen sözün arkasında durmak büyük değer taşır.
Eşini aldatmak yalnızca bir ilişki meselesi olarak görülmez; güvenin kırılması, verilen sözün çiğnenmesi ve ihanet olarak değerlendirilir.
İslam ahlakında da zina, ihanet, hıyanet ve emanete riayetsizlik ağır biçimde reddedilir. Çünkü mesele yalnızca yapılan fiil değildir. Mesele, insanın kendisine duyulan güveni kötüye kullanmamasıdır.
Emanete sahip çıkmaktır.
Peki siyasette neden aynı hassasiyeti göstermiyoruz?
Bir milletvekili, belediye başkanı, belediye meclis üyesi veya encümen üyesi, seçimden önce bir siyasi partinin adayı olarak vatandaşın karşısına çıkıyor. O siyasi kimlikle oy istiyor. İnsanlar da o kişiye, temsil ettiği partiye ve siyasi çizgiye güvenerek oy veriyor.
Sonra seçim bitiyor.
Ve seçilmiş kişi başka bir partiye geçiyor.
İşte burada seçmenin sormaya hakkı vardır:
"Ben sana neden oy verdim?"
18 yaşında, hayatında ilk kez oy kullanan bir genci düşünün. Belki ailesiyle tartıştı. Belki arkadaşlarıyla kavga etti. Belki oy vermediği partiyi kendi değerlerine düşman gördü. Belki o siyasi yapıya hayatı boyunca karşı duracağına inanıyordu.
Sandığa gitti ve ilk oyunu verdi.
Belki büyük bir umutla.
Belki ülkesinin geleceğini düşünerek.
Belki kendisini temsil ettiğine inandığı adaya güvenerek.
Sonra o aday, seçimden sonra kalktı ve tam da kendisinin asla desteklemeyeceği siyasi yapının saflarına geçti.
O gence ne diyeceksiniz?
"Siyaset böyle."
"Herkes istediği partiye geçebilir."
"Demokraside bunlar olur."
Hukuken mümkün olabilir.
Ama siyasi ahlak açısından mesele burada bitmez.
Çünkü o genç sana yalnızca oy vermedi.
Sana güvendi.
Sen o güven sayesinde seçildin.
Sen o güven sayesinde makam sahibi oldun.
Sen o güven sayesinde insanların karşısına geçip onların adına konuşma yetkisi kazandın.
Şimdi o güveni alıp başka bir siyasi yapıya taşıyorsan, bunun hesabını vermek zorundasın.
Çünkü seçmenin oyu senin şahsi malın değildir.
Senin cebindeki para değildir.
Siyasi geleceğini satın almak için kullanabileceğin bir sermaye değildir.
O oy milletindir.
Seçmenin verdiği oy, seçimden sonra siyasetçinin istediği yerde kullanabileceği, istediği siyasi yapıya taşıyabileceği, karşılığında makam veya mevki elde edebileceği bir siyasi sermaye hiç değildir.
Bu nedenle partisinden ayrılan bir siyasetçinin önünde başka bir yol da vardır:
Bağımsız kalmak.
Eğer gerçekten partinle anlaşamıyorsan ayrıl.
Eğer vicdanınla parti yönetimi arasında kalmışsan ayrıl.
Ama seni seçen insanların siyasi olarak reddettiği bir partiye geçiyorsan, şu soruya cevap ver:
"Gerçekten ilken için mi ayrıldın, yoksa kendine yeni bir siyasi kapı mı buldun?"
İşte asıl mesele budur.
Söz konusu olan, sana verilmiş siyasi güvenin nereye taşındığıdır.
Üstelik sorumluluk yalnızca parti değiştiren siyasetçide değildir.
Onu kabul eden siyasi parti de sorgulanmalıdır.
Başka partiden seçilmiş milletvekillerini, belediye başkanlarını, belediye meclis üyelerini veya encümen üyelerini kendi saflarına katmak yalnızca sayı kazanmak değildir.
"Kendisini seçen seçmenin iradesi ne olacak?"
"Bu transfer siyasi etik açısından doğru mu?"
Yoksa siyaset sadece:
"Bize katıldı, sayı arttı" hesabına mı indirgenecek?
Eğer öyleyse bunun adı demokrasi değil, siyasi transfer pazarıdır.
Bir insan evlilikte verdiği sadakat sözünü çiğneyip eşini aldattığında bunun adı zina oluyorsa, seçimde kendisine verilen siyasi güveni, oyu ve emaneti seçimden sonra başka bir siyasi yapıya taşıyan kişinin yaptığına neden yalnızca "parti değişikliği" diyelim?
Parti değiştirmek zina değilse, siyasi ahlak bakımından bunun adı nedir?
Elbette burada hukuki anlamda "zina suçu" ile siyasi parti değiştirme aynı şey değildir.
Ama benzetmenin özü son derece açıktır:
Güven veriyorsun.
Güven kazanıyorsun.
O güven sayesinde seçiliyorsun.
Sonra o güvenin yönünü değiştiriyorsun.
İşte sorgulanması gereken budur.
Çünkü siyasi ahlak, kanunun izin verdiği her şeyi yapmak demek değildir.
Siyasi ahlak, hukuken yapabildiğin her şeyi yapmaman gereken yerde durabilmektir.
Kanun bir davranışa izin verebilir.
Ve siyasetçi, yalnızca kanunun karşısında değil, kendisine güvenen seçmenin karşısında da sorumludur.
Zina hiçbir zaman tek taraflı değildir
Bir eş, başka biriyle ilişkiye girerken karşısındaki kişinin evli olduğunu biliyor ve buna rağmen bu ilişkiye dahil oluyorsa, ortada iki taraflı bir ahlaki ihlal vardır. Biri aldatır, diğeri bile bile bu ilişkinin parçası olur.
Siyasette de aynı ahlaki soruyu sormak gerekir.
Bir milletvekili, belediye başkanı, belediye meclis üyesi veya encümen üyesi, kendisini seçen siyasi yapıdan ayrılıp başka bir partiye geçiyorsa, mesele yalnızca "giden siyasetçi" değildir.
Onu kabul eden parti de bu siyasi ilişkinin diğer tarafıdır.
Ve yeni parti de bütün bunları bilerek onu kabul ediyorsa, kamuoyunun sormaya hakkı vardır:
"Siz neyi kabul ettiniz?"
Bir siyasetçiyi mi?
Yoksa başka bir siyasi partinin seçmeninden gelen siyasi emaneti mi?
Bir kişiyi mi?
Yoksa sandıkta size verilmeyen bir siyasi gücü mü?
Çünkü siyaset yalnızca sayı toplamak değildir.
Siyaset, milletin iradesine saygı göstermektir.
Evlilikte verilen sözün bir değeri varsa, siyasette verilen sözün de değeri olmalıdır.
Çünkü mesele yalnızca parti değiştirmek değildir.
Mesele emanete sadakattir.
Mesele seçmen iradesidir.
Mesele verilen sözdür.
Mesele siyasi ahlaktır.
Ve en önemlisi:
Mesele siyasetin hâlâ bir namusu olup olmadığıdır.
Seçmenin emaneti sizin siyasi ganimetiniz değildir.
Eğer siyasi ahlakı konuşacaksak, önce bunu konuşmalıyız.
Çünkü siyasette sadakat yoksa güven yoktur.
Güven yoksa temsil yoktur.
Temsil yoksa demokrasinin anlamı kalmaz.
Ve seçmenin emaneti pazarlık konusu yapılmaya başlanmışsa, orada artık yalnızca parti değişikliğini değil, siyasetin ahlaki sınırlarının nerede başladığını ve nerede bittiğini tartışmak zorundayız.
Yazarın Diğer Yazıları
- Fondipçi Fatma Tayyip'in Yatırımı mı yoksa Allah'ın Sevdiği Kulu Mu
- Tayyip'in Yatırımları
- Londra'da Pkk Konferansı
- Türkiye kimin? Türk kim?
- Mehmetçiğin Kanı Kime Helal?
- Molla Gitsin de Trump-İsrail mi Gelsin?
- Mekke Anlaşması: Türkiye Kimin Savaşının Ortağı?
- "Terörist Meclis'te konuşma mı yapar? Ey Yıldıray Çiçek
