Köşe Yazısı

Molla Gitsin de Trump-İsrail mi Gelsin?

7 dk Sesli Dinle 0

İran meselesini yalnızca "molla rejimi gitsin" cümlesine indirgemek, İran coğrafyasının tarihini ve burada yaşayan Türklerin durumunu görmezden gelmek olur.

Bugünkü İran sınırları içinde Azerbaycan Türkleri başta olmak üzere Kaşkaylar, Türkmenler ve başka Türk toplulukları olmakla birlikte "40 milyon Türk" yaşadığı ileri sürülmektedir. Özellikle Azerbaycan Türkleri, İran'ın en büyük etnik topluluklarından biridir.

İran Türklerinin bugünkü sorunlarının kökleri 1979'a değil, Pehlevî dönemine kadar gider. 1925'te Kaçar Hanedanı'nın sona ermesiyle Rıza Şah Pehlevî iktidara geldi ve güçlü bir merkezi devlet kurma süreci başlattı. Bu dönemde Farsça devletin ve eğitimin temel dili hâline getirildi; Farsça dışındaki dillerin kamusal kullanımı sınırlandırıldı. Türkçe eğitim ve yayıncılık üzerindeki baskılar, yer adlarının değiştirilmesi, Türk topluluklarının siyasi ve kültürel örgütlenmesinin zayıflatılması ve aşiretlerin merkezi otorite altında toplanması bu sürecin parçalarıydı.

Sonra 1979 Devrimi geldi. Pehlevî Hanedanı devrildi, Humeyni sürgünden İran'a döndü ve İslam Cumhuriyeti kuruldu. Fakat yeni rejim, Pehlevîlerin merkeziyetçi devlet anlayışını tamamen ortadan kaldırmadı. Türklerin, Kürtlerin, Beluçların, Arapların ve diğer toplulukların kimlik ve dil talepleri devam etti.

Bugün İran Anayasası, yerel ve kabile dillerinin medya ve edebiyat alanında kullanılmasına belirli ölçüde izin veriyor. Buna rağmen Azerbaycan Türkçesinin eğitim dili olması yönündeki talepler ve Türk kimliğiyle ilgili aktivizm üzerindeki baskılar devam ediyor.

Burada birbirinden tamamen farklı iki şeyi ayırmak gerekiyor:

Molla rejiminin gitmesini istemek başka, İran Türklerinin yaşadığı tarihî coğrafyanın ABD veya İsrail tarafından yeniden şekillendirilmesini istemek başka şeydir.

İran İslam Cumhuriyeti'nin vatandaşlarına uyguladığı baskı, yabancı bir devletin İran'ı bombalamasını veya İran'ın geleceğini belirlemesini otomatik olarak meşru hâle getirmez.

Aynı şekilde ABD ve İsrail'in İran'a yönelik müdahalesine karşı çıkmak da mollaların yönetimini savunmak anlamına gelmez.

Bugün savaşın askeri boyutunun yanında çok daha geniş bir ekonomik savaş yürütülüyor.

ABD'nin İran'a yönelik ikincil yaptırımları yalnızca Amerikan şirketlerini kapsamıyor. İran'la enerji, deniz taşımacılığı, teknoloji, değerli metaller, dijital varlıklar ve havacılık gibi alanlarda iş yapan yabancı şirketler de Amerikan finans sisteminden dışlanma riskiyle karşılaşabiliyor.

Washington'un yeni yaptırım kararlarıyla hedef aldığı alanın yalnızca İran olmadığı, İran'ın ticaret yaptığı ülkeler ve şirketlerden oluşan geniş ekonomik ağın da baskı altına alındığı görülüyor.

Trump yönetimi bu yaptırım sistemini daha da genişleterek İran'ın uluslararası ekonomik bağlantılarını zayıflatmak istiyor. Bunun için yalnızca Tahran'a değil; İran'la ticaretin ve finansal işlemlerin önemli merkezleri olan Dubai, Pekin, Ankara ve İran'la ekonomik ilişki kuran diğer merkezlere de bakıyor.

Bu nedenle ortaya çıkan tablo yalnızca İran'a yönelik doğrudan yaptırımlardan ibaret değil. İran'ın enerji, taşımacılık, finans, teknoloji ve ticaret bağlantılarında yer alan üçüncü ülke şirketleri de Washington'un yaptırım politikasının etkisi altında kalıyor.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent'in 21 Eylül'deki açıklaması da bu mekanizmayı açık biçimde ortaya koydu. Bessent, İran havayollarının uluslararası faaliyetlerinin durma noktasına getirileceğini, yabancı şirketlerin İran uçaklarına yakıt, yer hizmeti veya bilet satışı sağlaması hâlinde Amerikan dolar sisteminden çıkarılma riskiyle karşılaşacağını söyledi.

Bu, yalnızca İranlı havayollarına uygulanmış bir yaptırım değildir. İran'la çalışan üçüncü ülkelerdeki şirketlere de "İran'la ticaret yaparsanız bunun ekonomik bedeli olur" mesajıdır.

Türkiye açısından gelişmeler özellikle dikkat çekici

Mahan Air'in Türkiye uçuşlarının 21 Eylül itibarıyla durdurulmasının ardından BDDK, İran'ın 43 yıldır Türkiye'de faaliyet gösteren İran devletine ait Bank Mellat'ın Türkiye'deki faaliyet iznini kaldırdı.  

43 yıl her şey iyiydi de 21 Eylül'de ne oldu?

Bu kararın resmî gerekçesi Türk bankacılık sisteminin güvenliği ve mevduat sahiplerinin haklarıyla ilgili düzenlemeler olarak açıklanırken, kararın ABD'nin İran'a yönelik yaptırım baskısının yoğunlaştığı bir dönemde gelmesi ayrıca tartışılıyor.

Bu noktada, başka bir olay da yeniden akıllara geliyor. ABD Başkanı Donald Trump, 2016 yılında İzmir'de tutuklanan Rahip Andrew Brunson'ın serbest bırakılmasıyla ilgili olarak, NATO Zirvesi öncesinde yaptığı açıklamada, "Birçok kişi aradı, hiçbir ilerleme sağlayamadılar. Ben Cumhurbaşkanı'nı aradım ve derhal serbest bıraktı" demişti.

"Ankara bu kararları Washington'ın emriyle aldı" sonucunu çıkarmak ne kadar doğrudur, bunu bilemeyiz. Fakat ortaya çıkan sonuç açıktır: İran'ın Türkiye üzerinden uluslararası finans ve ulaşım bağlantıları da daralıyor.

Bunun yanında İran'ın sahip olduğu petrol, doğal gaz ve maden kaynakları meselenin ekonomik boyutunu daha da önemli hâle getiriyor.

İran dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervlerinden bazılarına sahip. Ayrıca bakır, demir cevheri, çinko ve başka stratejik madenler açısından da zengin.

2008'de GÜBRETAŞ, İran'ın önemli petrokimya şirketlerinden Razi Petrochemical Company'ye ortak oldu. Razi'nin önemi yalnızca ticari değil. Tesis; amonyak, üre, sülfürik asit ve fosforik asit gibi gübre ve kimya sanayisinin temel girdilerini üretiyor.

Yani Türkiye'nin İran'daki ekonomik varlığı, enerji ve ticaretin yanında stratejik sanayi tesislerini de kapsıyor.

Peki GÜBRETAŞ ortakllığına da yaptirum uygulanacak mi?

ABD'nin İran yaptırımlarını genişletmesi bu nedenle Türkiye'yi doğrudan ilgilendiriyor.

Türkiye ile İran arasındaki doğrudan ticaret 2025'te yaklaşık 5,5 milyar dolar seviyesindeydi. Transit ticaret de hesaba katıldığında İran'la bağlantılı ekonomik hacmin 11 milyar doların üzerine çıkabileceği hesaplanıyor.

Türkiye İran'a makine, yedek parça, plastik, kimyasal ve tarım ürünleri satıyor. İran'dan ise doğal gaz, metal ve tarım ürünleri alıyor. Bunların içinde doğal gaz özellikle önemli.

İran'ın kaynakları kimin kontrolünde olacak?

Burada sorulması gereken sorulardan biri de şu:

"ABD ve İsrail'in kesin amacı İran'ın kaynaklarını ele geçirmek mi?"

Bu konuda kesin bir sonuca varmak için şimdiden zor ama Venezuela örneği önümüzde.

Yıllardır uygulanan ekonomik yaptırımlar ve siyasi baskılar Venezuela'nın tüm millî kaynaklarının adım adım ABD kontrolüne geçmesiyle sonuçlandı. Geçtiğimiz ay Venezuela'nın 65 milyar varili aşan petrol rezervlerinin çoğunluk denetimi Washington yönetiminin kontrolüne geçmişti. Venezuela'nın İngiltere'de dondurulan 31 tonluk altın rezervi Caracas'a iade edilmek yerine Fed'e devredildi.

Ancak İran'ın petrolü, doğal gazı ve stratejik madenleri nedeniyle savaş sonrasında bu kaynakların nasıl yönetileceği ve ekonomik ilişkilerin nasıl şekilleneceği önemli bir sorudur.

Çünkü tarih bize bir ülkenin rejiminin devrilmesiyle ülkenin egemenliğinin aynı şey olmadığını gösteriyor.

Irak bunun en açık örneklerinden biridir

ABD 2003'te Irak'ı işgal ederken temel gerekçelerinden biri Saddam Hüseyin'in kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasıydı. Savaş sonrasında bu silahların varlığına ilişkin istihbarat iddialarının doğru olmadığı ortaya çıktı.

İşgal ve takip eden yıllardaki savaş yüz binlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın yerinden edilmesine ve Irak devlet yapısının parçalanmasına yol açtı.

Suriye'de yaşanan dönüşüm de İran tartışması açısından ayrıca düşünülmeli

Dün "kardeşim Esad" diyen, daha sonra Beşar Esad yönetimiyle karşı karşıya gelen Ankara, bugün Suriye'nin geleceğinde Ahmed el-Şara (Colani) ve Mazlum Abdi gibi aktörlerin bulunduğu tamamen farklı bir denklemle karşı karşıya.

Bir dönem "terörist" olarak tanımlanan aktörlerin bugün Suriye'nin siyasi geleceğinde muhatap hâline gelmesi, bölgedeki ittifakların ne kadar hızlı değişebildiğini gösteriyor.

Benzer şekilde Mısır'da "katil Sisi" söyleminden yeniden diplomatik yakınlaşmaya geçilmesi de Türkiye'nin bölgesel politikasında söylemlerin zaman içerisinde değişebildiğini ortaya koydu.

Buradaki temel mesele belirli kişilerin bugün nasıl adlandırıldığı değil; Ortadoğu'da devletlerin, örgütlerin ve aktörlerin dün düşman, bugün muhatap, yarın ise yeniden rakip hâline gelebilmesi.

Bu nedenle İran konusunda da "molla rejimi gitsin" cümlesinin tek başına yeterli olmadığı görülüyor.

Asıl mesele rejimden daha büyük

İran konusunda "rejim kötü, öyleyse dış müdahale iyidir" şeklinde basit bir denklem kurmak doğru değildir.

Mesele "Şah mı, molla mı, ABD mi?" sorusuna da indirgenmemeli.

Asıl soru şudur:

İran'ın geleceğine İran'da yaşayan halklar mı karar verecek, yoksa yine başka güçler mi?

Molla rejimine karşı çıkmak İran'ı ABD'ye teslim etmek değildir.

ABD ve İsrail'in müdahalesine karşı çıkmak da molla rejimini savunmak değildir.

Ve bugün asıl tartışılması gereken nokta tam olarak budur:

Bir rejim değişebilir. Fakat o rejimin yerine kimin geleceği kadar, İran'ın topraklarının, kaynaklarının ve halklarının geleceğine kimin karar vereceği de önemlidir.

Rejim değişirse İran'ın petrolü, doğal gazı, madenleri, sanayi tesisleri ve stratejik yatırımları kimin kontrolünde olacak?

İran'ın ekonomik bağlantıları yeniden kurulurken kararları İran'daki halklar mı verecek, yoksa Washington, Tel Aviv, Pekin, Moskova, Ankara veya başka güç merkezleri mi belirleyecek?

Dolayısıyla İran'da rejim değişikliği tartışılırken asıl soru yalnızca "Mollalar gidecek mi?" olmamalıdır.

Asıl soru şudur:

Bu Yazıyı Paylaş