Türkiye'de Seçimlere Mehmet Uçum mu Karar Veriyor Olacak?
Mehmet Uçum, seçim için tarih verdi: 2028 Mart veya Nisan! Peki, Türkiye'de seçim tarihini belirleme yetkisi Cumhurbaşkanı Başdanışmanı'na mı ait, yoksa Anayasa'nın açıkça yetkilendirdiği kurumlara mı?
15 Ekim 2026 tarihli açıklamasında Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, "2028 seçimlerinin mart ya da nisanda olabileceği artık büyük ölçüde netleşmiş durumda" dedi.
İnsan ister istemez soruyor:
Ne netleşti Sayın Uçum?
Hangi anayasal organ karar aldı?
TBMM seçimlerin yenilenmesine mi karar verdi?
Yoksa henüz ortada hukuken kesinleşmiş bir karar yokken, iktidarın siyasi beklentisi kamuoyuna olmuş bitmiş bir gelişme gibi mi sunuluyor?
Türkiye bir hukuk devleti ise seçim takvimi, bir danışmanın açıklamasıyla kesinleşmez. Cumhurbaşkanı başdanışmanı olmak, anayasal yetkileri devralmak anlamına gelmez. Seçim tarihi belirlemek, siyasi beklentiyi hukuki karar gibi ilan etmekle aynı şey değildir.
Mehmet Uçum'un açıklaması tam da bu nedenle sorgulanmalıdır. Çünkü mesele yalnızca seçimin hangi ayda yapılacağı değildir. Asıl mesele, Türkiye'nin seçim takvimini hangi anayasal iradenin belirlediği ve bu takvimin kimin siyasi hesabına göre şekillendirildiğidir.
Daha karar alınmadan sonuç nasıl kesinleşiyor?
Anayasa'nın 77. maddesi seçimlerin beş yılda bir aynı gün yapılmasını öngörüyor. 101. madde, bir kişinin en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebileceğini düzenliyor. 116. madde ise seçimlerin yenilenmesi için anayasal bir mekanizma getiriyor.
TBMM'nin seçimleri yenileme kararı alabilmesi için en az 360 milletvekilinin kabul oyu gerekiyor. Bu, siyasi bir temenniden ibaret olmayan, anayasanın öngördüğü somut bir şarttır.
Peki, Mehmet Uçum hangi karara dayanarak 2028'in mart veya nisan aylarını neredeyse kesinleşmiş bir takvim olarak açıklıyor?
Ortada henüz alınmış bir seçimlerin yenilenmesi kararı yoksa, söylenen şey hukuki kesinlik değil, siyasi öngörüdür. Bir danışmanın öngörüsünü anayasal kararın yerine koyamazsınız.
Elbette iktidar temsilcileri gelecekteki seçimlere ilişkin tahminlerini açıklayabilir. Ancak hukuk devleti, yetki ile beklentiyi birbirinden ayırmayı gerektirir. Seçim tarihinin hangi mekanizmayla belirleneceği belli iken, bu tarih üzerinde karar yetkisi olmayan bir ismin kesinlik izlenimi veren açıklamalar yapması, kamuoyunun haklı olarak şu soruyu sormasına yol açıyor:
Seçimlere gerçekten TBMM mi karar verecek, yoksa kararın siyasi çerçevesi önceden çizilip Meclis'ten yalnızca bu çerçeveyi onaylaması mı beklenecek?
Bu sorunun cevabı, Türkiye'de anayasal kurumların ne ölçüde bağımsız ve işlevsel olduğuyla doğrudan ilgilidir.
Erdoğan'ın yeniden adaylığı hesabı: Anayasa kişilere göre mi yorumlanacak?
Daha önce yayımladığımız "Erdoğan'la Bir Daha Mümkün mü?" ve "Hadi Tayyip'i Yeniden Seçelim" başlıklı yazılarımızda bu tartışmayı ayrıntılı biçimde ele almıştık.
Erdoğan 2014, 2018 ve 2023 yıllarında cumhurbaşkanı seçildi. İktidar, 2018'deki sistem değişikliğinin dönem hesabına etkisini esas alarak 2023 adaylığını savundu. Ancak 2028'e gelindiğinde yeniden adaylık meselesi, Anayasa'nın 101. maddesindeki iki dönem kuralı ve 116. maddesindeki istisna üzerinden yeniden gündeme gelecek.
Burada hukuki ayrımı açıkça ortaya koyalım.
Anayasa'nın 116. maddesi, cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde bir defa daha aday olabilmesine imkân tanıyor. Dolayısıyla Erdoğan'ın yeniden adaylığı bakımından Meclis kararı, tartışmanın merkezindeki anayasal yollardan biridir.
Fakat bu hükmün varlığı, Erdoğan'ın yeniden adaylığının şimdiden hukuken kesinleştiği anlamına gelmez. Önce anayasal şartların gerçekleşmesi gerekir. Ayrıca bu hükmün Erdoğan'ın önceki seçimleri ve görev dönemleri bakımından nasıl uygulanacağı konusundaki hukuki itirazlar da kendiliğinden ortadan kalkmaz.
İşte asıl sorun burada başlıyor.
Eğer 2028 seçimleri, Erdoğan'ın yeniden aday olmasını mümkün kılacak bir Meclis kararının alınması amacıyla öne çekilecekse, kamuoyunun bunu bilmeye hakkı vardır. Böyle bir siyasi amaç varsa, bunun üstü kelime oyunlarıyla örtülmemelidir.
Seçime birkaç hafta kala alınacak bir kararın anayasal istisnayı devreye sokabileceği iddiası, tek başına hukuki meşruiyet üretmez. Bir işlemin anayasada öngörülmüş olması başka şeydir; o işlemin hangi amaçla, hangi koşullarda ve hangi kişiye ne sonuç sağlayacak biçimde kullanıldığı başka şeydir.
Anayasa, iktidardakilerin siyasi ömrünü uzatmak için tasarlanmış bir takvim cetveli değildir.
Üç haftalık farkla demokrasi, bir kişiye göre anayasa mı?
Önceki yazımızda sorduğumuz soru bugün de geçerliliğini koruyor:
Eğer amaç gerçekten demokratik rekabeti sürdürmekse, neden bütün tartışma Erdoğan'ın yeniden aday olabilmesi etrafında dönüyor?
Olağan seçim takviminin birkaç hafta öne alınmasıyla anayasal istisnanın işletilmesi ihtimali, hukuki ve siyasi açıdan ciddi bir tartışma konusudur. Fakat bu ihtimali daha baştan hukuka aykırı ilan etmek de doğru değildir. Asıl sorgulanması gereken, anayasal mekanizmanın kişiye özel bir siyasi çözüm olarak kullanılıp kullanılmayacağıdır.
Bir ülkede seçim takvimi, mevcut cumhurbaşkanının yeniden aday olabilmesi hesabına göre şekillendiriliyorsa, ortada yalnızca takvim tartışması yoktur. Burada devletin kuralları ile iktidarın siyasi ihtiyaçları arasındaki sınır tartışmaya açılmıştır.
Hukuk, siyasi iktidarın işine geldiğinde başvuracağı, işine gelmediğinde farklı yorumlayacağı bir araç değildir.
Öcalan'a çalışma imkânı, koordinatörlük ve devletin açıklamak zorunda olduğu sorular
Mehmet Uçum'un aynı açıklamada Abdullah Öcalan'ın olası koordinatörlük görevi hakkında söyledikleri de ayrıca tartışılmalıdır.
Uçum, Silahsızlanma ve Siyasallaşma Alt Komisyonu'nun Öcalan'ı koordinatör olarak görevlendirmesi halinde bunun hükümlü statüsünü değiştirmeyeceğini, infaz sürecini askıya almayacağını ve bir imtiyaz anlamına gelmeyeceğini söylüyor.
Öncelikle şu ayrımı yapmak gerekir: Bir hükümlünün ceza hukuku bakımından statüsünün değişmemesi, kendisine tanınan her türlü yeni imkânın otomatik olarak hukuka uygun olduğu anlamına gelmez.
Abdullah Öcalan, PKK'nın kurucusu ve lideridir; ağır suçlardan hükümlü olarak İmralı'da ceza infaz rejimine tabidir. Böylesine kritik bir aktöre silahsızlanma sürecinde rol verilmesi tartışılıyorsa, devletin bunun hukuki dayanağını, kapsamını, sınırlarını ve denetimini açıkça ortaya koyması gerekir.
Hangi kanun bu görevlendirmeye imkân tanıyor?
Görev unvanını kim verecek?
Koordinatörlük hangi yetkileri kapsayacak?
Görüşme ve iletişim koşulları hangi mevzuata göre düzenlenecek?
Bu mekanizmanın sonuçları kim tarafından denetlenecek?
Bunlar sorulması gereken meşru sorulardır.
Terörün sona erdirilmesi, silahların bırakılması ve toplumun güvenliğinin sağlanması elbette önemlidir. Devletin bu hedefler için iletişim kanalları kurması da tek başına hukuka aykırı sayılamaz. Ancak hedefin önemini ileri sürmek, hukuki denetim ihtiyacını ortadan kaldırmaz.
Bir kişiye tanınan imkânın adı "çalışma koşulu" olarak değiştirildiğinde, o imkânın hukuki niteliği kendiliğinden değişmez.
Uçum'un "Bu bir imtiyaz değildir" demesi, tartışmayı sona erdirecek bir hukuki gerekçe değildir. Önemli olan, bunun neden imtiyaz sayılmadığının ve hangi kanuni yetkiye dayandığının açıklanmasıdır.
Burada sorulması gereken soru, devletin silahsızlanma için hangi araçları kullanabileceğinden ibaret değildir. Asıl mesele, bu araçların hukuk devleti ilkeleri içinde nasıl kullanılacağıdır.
Yeni anayasa halkın iradesiyle mi yapılacak, siyasi hesabın parçası mı olacak?
Uçum, yeni anayasa sürecinin başladığını, 2028 seçimlerinden sonra 2029 yılında yüksek bir mutabakatla yeni anayasa yapılmasının gerçekçi bir hedefe dönüşebileceğini söylüyor.
En önemlisi de yeni anayasa, mevcut cumhurbaşkanının yeniden adaylığını kolaylaştırmak için hazırlanmış bir siyasi projenin aracı haline getirilmemelidir.
Bir anayasanın meşruiyeti, yalnızca referanduma sunulmasından kaynaklanmaz. Halkın önüne hangi seçeneklerin getirildiği, bu seçeneklerin nasıl hazırlandığı ve yurttaşların özgür iradelerini hangi koşullarda ortaya koyduğu da belirleyicidir.
Dolayısıyla yeni anayasa tartışmasının seçim takvimi ve Erdoğan'ın adaylığıyla birlikte ele alınması, iktidarın niyetine ilişkin soruları kaçınılmaz kılıyor. Bu sorulara verilecek cevaplar, siyasi sloganlardan değil, somut düzenlemelerden ve açık hukuki güvencelerden oluşmalıdır.
Hodri meydan: Seçim tarihini açıklamak yetmez, hukuki dayanağını da açıkla!
Mehmet Uçum'a soruyoruz:
2028'in mart veya nisan ayı nasıl büyük ölçüde netleşti?
Hangi anayasal karar alındı?
Seçimlerin yenilenmesi gündeme gelecekse, bunun hukuki ve siyasi gerekçesi nedir?
Erdoğan'ın yeniden adaylığı söz konusu olduğunda Anayasa'nın 101. ve 116. maddeleri hangi yorumla uygulanacaktır?
Öcalan'a koordinatörlük veya benzeri bir görev verilmesi düşünülüyorsa, bunun hukuki dayanağı ve kapsamı nedir?
Hükümlü statüsünün değişmeyeceğini söylemek, bu sorulara cevap vermek için yeterli midir?
Bunlar polemik olsun diye sorulan sorular değil. Devlet adına konuşan, hukuk politikaları üzerinde çalışan ve kamuoyuna siyasi süreçler hakkında açıklama yapan bir ismin cevaplaması gereken sorulardır.
Türkiye'de seçimleri bir danışman belirlemez. Anayasal yetkiler, siyasi unvanlara göre değil, Anayasa'nın hükümlerine göre kullanılır. Bir siyasi öngörü, hukuki kararın yerine geçmez. Bir siyasi hedef de kendiliğinden anayasal meşruiyet kazanmaz.
Sayın Uçum, seçim tarihini açıklamak başka şeydir; seçim tarihinin hangi anayasal iradeyle kesinleşeceğini açıklamak başka şey.
Eğer iktidar Erdoğan'ın yeniden aday olmasını istiyorsa, bunun siyasi gerekçesini açıkça ortaya koysun. Eğer TBMM'nin seçimleri yenilemesi gündeme gelecekse, anayasal şartları ve bu kararın gerekçesini kamuoyuna anlatsın. Eğer Öcalan'a yeni bir görev veya çalışma imkânı tanınacaksa, bunun hukuki dayanağını göstersin.
Kimse hukukun üstünde değildir. Cumhurbaşkanı da değildir, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı da değildir, herhangi bir siyasi aktör de değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı, kişilere göre esnetilen anayasal yorumlar değil; herkes için aynı şekilde uygulanan, açık, öngörülebilir ve denetlenebilir kurallardır.
Çünkü mesele yalnızca seçimin 2028'in martında mı, nisanında mı yapılacağı değildir.
Asıl mesele, Türkiye'de seçimlere kimin karar verdiği değil, bu kararın kimin adına, hangi yetkiyle ve hangi anayasal sınırlar içinde alındığıdır.
Yazarın Diğer Yazıları
- Suçlu Sensin Abdulkadir Selvi!
- Türkiye'nin 130 Adet F-35 Lightning II Uçağını Kim Çaldı?
- pkk NÖBETE, pkk UMREYE!
- Cezaevinden Bir Terör Örgütünü 29 Yıl Yönetmek Yoksa AKEPE ve MEHAPE Desteğiyle Zafer mi?
- Siyasi Zina ya da Seçmenin Emanetine İhanet
- Fondipçi Fatma Tayyip'in Yatırımı mı yoksa Allah'ın Sevdiği Kulu Mu
- Tayyip'in Yatırımları
- Londra'da Pkk Konferansı
