Köşe Yazısı

Suça  Karışmamış  pkklı-Suça Karışmamış AKP'li

7 dk Sesli Dinle 1

Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi ve hukuki tarihi; adaletin evrensel ilkelerinin, anlık iktidar çıkarlarına ve konjonktürel rüzgarlara kurban edildiği ağır ibret vesikalarıyla doludur. 1960 darbesini gerçekleştirenlerin kendi hukuklarını dayatmasından, 1980 askeri ihtilalinin adalet mekanizmasını tamamen askıya alan uygulamalarına kadar her dönemin egemenleri, hukuku kendi siyasi emellerine göre eğip bükmüştür.

Yakın tarihimizde ise "Ne istediler de vermedik" denilerek devletin en mahrem kurumlarına, kılcal damarlarına, yargısına ve ordusuna yerleştirilen FETÖ mensuplarının bu ülkeye nasıl bir ihanet hançeri sapladığı hafızalarda taptaze durmaktadır. O dönem yapılan uyarıları kulak ardı edenler, ülkeyi 15 Temmuz hain darbe girişiminin eşiğine getirmiştir.

Bugün ise tam 50 yıldır bu devletin askerine, polisine, korucusuna, öğretmenine, kundaktaki bebeğine kurşun sıkan, bombalar patlatan dünyanın en kanlı terör yapısı üzerinden, hukuk literatürünü tamamen katleden, akıllara ziyan yeni bir kavram topluma zerk edilmeye çalışılmaktadır:

"Suça karışmamış pkklı."

Eğer bir terör örgütünün organik ve hiyerarşik yapısına dahil olmak gibi mutlak, net ve tartışmasız bir suç, günübirlik siyasi pazarlıklar, gizli ajandalar ve sözde çözüm süreçleri uğruna "gri alanlar" yaratılarak meşrulaştırılmaya çalışılıyorsa, bu durum devlet aklının ve adalet duygusunun tamamen çöküşü anlamına gelir.

Hukukun bu şekilde çiğnendiği bir iklimde, yarın devran döndüğünde ve bugün bu gayrihukuki süreçleri yürütenler, bu kararlara imza atanlar yargılandığında, toplumun önüne aynı mantık silsilesiyle şu sorunun getirilmesi kaçınılmazdır: 

O gün geldiğinde, bugünleri savunanlar için de "Suça karışmamış AKP'liler" ifadesini mi kullanacağız?

Bu sorunun cevabı, adaletin evrensel terazisinde nettir: Terörist teröristtir, suça ortak olan da suçludur; bunun aması, fakatı, lakini veya "suça karışmamış"ı asla olamaz.

TCK 314 ve Terörle Mücadele Kanunu'nun Net Hükümleri

Hukuk, dönemsel iktidarların elinde istedikleri gibi şekillendirebilecekleri bir oyun hamuru ya da her yöne çekilebilecek bir lastik değildir. Türk hukuk sistemi, terör örgütü üyeliğini ve terör suçlusunu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde tanımlamıştır. Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 314. maddesi son derece açıktır: Silahlı bir terör örgütüne bilerek ve isteyerek dahil olmak, onun hiyerarşik yapısına girmek, emir-komuta zinciri içerisinde yer almak zaten başlı başına en ağır terör suçudur. Bunun yanına 3713 Sayılı "Terörle Mücadele Kanunu"nun ilgili maddelerini koyduğumuzda tablo daha da netleşmektedir. Kanunun 1. maddesinde "terör suçu" tarif edildikten sonra, 2. maddesinde "terör suçlusu" şu şekilde açıkça tanımlanmıştır:
"Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudur."

Yani herhangi bir terör örgütünün mensubu, yasalarda belirtilen silahlı eylemleri bizzat gerçekleştirmemiş olsa bile, sırf o örgütün organik bir parçası olması, onun kimliğini taşıması hasebiyle "terör suçlusudur".

Kanunlarımızda "dağa çıktı ama sadece yürüyüş yaptı", "mevzide bekledi ama tetiğe basmadı", "sırtında katırlarla mühimmat, roketatar, keleş, mayın taşıdı ama pusu kurmadı" ya da "yıllarca kuryelik yaptı ama silah sıkmadı" şeklinde bir muafiyet, bir esneklik veya bir hafifletici sebep tanımı kesinlikle yoktur.

Dağda silahlı bir eşkiya takımının içerisinde yer alan, onlara lojistik sağlayan, gözcülük yapan, dağa çocukların ve gençlerin kaçırılmasına aracılık eden herkes bu suç mekanizmasının birer dişlisidir.

Bir terörist askeri, polisi, sivil vatandaşı şehit ederken öbürü onun çantasını taşıyor, mermisini hazırlıyor ya da sığınağını kazıyorsa, bu iki şahıs arasında hukuki açıdan hiçbir fark yoktur. İkisi de aynı cinayetin, aynı dökülen kanın, aynı vatana ihanet suçunun doğrudan ve asli ortağıdır. Örgüt üyeliği başlı başına bir suçtur ve bu kirli kimlik altında hiçbir masumiyet, hiçbir gri alan aranamaz. Terörist teröristtir.

Kanarya Severler Derneği

Siyasi iktidarın ve onun dönemsel ortaklarının son dönemde takındığı tavır, Türk milletinin hafızası ve sabrıyla adeta dalga geçmektir. AKP Grup Başkanı Abdullah Güler'in kameralar karşısına geçerek, "Terör örgütü bünyesinde bulunmuş, suça karışmamış olanların topluma yeniden kazandırılması noktasında çalışmalar yürütüyoruz" şeklindeki sözleri, toplumun adalet duygusunda çok ağır bir yara açmıştır.

Haklı olarak, "Suça bulaşmamış pkklı mı olur? Dağa çiçek toplamaya mı çıktılar?" diyerek bu aymazlığa en sert tepkiyi göstermek durumundayiz.

Bu tepkilerin hemen ardından MHP lideri Devlet Bahçeli'nin, TBMM'deki çözüm komisyonu heyetinin İmralı'da terörist başı Abdullah Öcalan'ı ziyaret etmesi sonrasında yaptığı, "Farklı saik ve sebeplerle aldanıp kandırılan, fakat suça karışmamış, silahlı bir eylemde bulunmamış kim varsa gelip ailesiyle kucaklaşmalıdır. Bizim kaybına göz yumacağımız tek bir insanımız yoktur" açıklaması, hüsranı ve şaşkınlığı bir kat daha artırmıştır.

Kendisini milliyetçi olarak lanse eden bir grubun ve iktidar blokunun, eli kanlı pkk terör örgütünü adeta bir "Kanarya Severler Derneği" gibi göstermeye çalışması, şehitlerimizin kemiklerini sızlatmaktadır.

Burada asıl sorulması gereken ve ısrarla kaçılan sorular şunlardır:

Dünyanın en vahşi terör örgütlerinden birinin bünyesinde yıllarca kalmış bir militanın "suça karışmadığını" kim hangi şaşmaz kriterlere göre tespit edecektir?

Bu tespit yapılırken teröristin kendi beyanı mı esas alınacaktır?

Yoksa referans kurumu olarak DEM Parti veya Pervin Buldan gibi isimlerin onayına mı başvurulacaktır?

Dağdan gelecek, elini kolunu sallayarak serbest kalacak, eline telefonunu alıp sosyal medyada devlete, millete meydan okuyan tweetler atacak ve toplum da bunu sineye çekecek; böyle bir mantığı, böyle bir pervasızlığı hangi vicdan kabul eder? 

pkk Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, silah birakmadiklarini,Silahlı mücadele stratejisinden vazgeçtiklerini ancak kendilerine yönelik saldırılar sürerse de kendilerini savunmaktan geri durmayacaklarını ifade ederken, DEM Parti'nin yayımladığı raporlara bakıldığında niyetleri zaten gün gibi ortadadır: Terörist başı Abdullah Öcalan'dan başlayarak dağdaki ve cezaevindeki tüm unsurların kayıtsız şartsız affedilmesini, bununla da yetinilmeyip kendilerine tazminat ödenmesini, siyaset yollarının açılmasını, iş ve aş verilmesini talep etmektedirler. Hainlikte, hadsizlikte ve yüzsüzlükte zirve yapmış bu taleplerin devlet katında bir karşılık bulma ihtimalinin konuşulması bile Türk milletine yapılmış en büyük hakarettir.

Birilerinin Terör Aklama Tuzağı

"Terörsüz Türkiye" süreci adı altında pazarlanan bu tehlikeli oyun, çok net bir şekilde terör örgütü üyeliğini aklama, bulanıklaştırma ve normalleştirme girişimidir. kck-pkk örgüt üyeliğinden şu an Türkiye'de cezaevlerinde bulunanların sayısının 4 bin 200 civarında olduğu bilinmektedir. Bunların arasında müebbet hapis cezası alanlar olduğu gibi, cezası bitmeye yakın olanlar da mevcuttur. Hukukçuların bu sözde "çerçeve yasayı" çalıştığı, Anayasa'nın eşitlik ilkesini çiğnemeden, FETÖ başta olmak üzere diğer örgütlerin bu yasadan yararlanmasını kapatacak ve sadece pkkya özgü yeni bir yasa zorunluluğu ortaya koymaya çalıştığı iddia edilmektedir.

Sadece bir terör örgütüne özgü, adeta kişiye ve örgüte özel yasa çıkarmak hangi hukuk devletinde görülmüştür?

Ayrıca, bir kişinin suça karışıp karışmadığı bir günde ya da ayaküstü yapılacak bir mülakatla mı belli olur, yoksa zamanaşımı süresi dolana kadar yapılacak derinlemesine adli soruşturmalarla mı?

Diyelim ki bu siyasi baskılar sonucunda fiilen yasalar çiğnendi, Anayasa askıya alındı ve güvenlik güçleri ülkeye giriş yapan ya da dağdan inen pkklıları hiçbir işlem yapmadan serbest bıraktı. Tam bu noktada, mer'i yasaların emrettiği hükümleri uygulamakla mükellef olan bağımsız bir Cumhuriyet Savcısı, sırf kanunları uygulayarak bu kişiler hakkında hukuki takibat başlatırsa ne olacaktır?

Siyasi irade kendi sürecini korumak adına Hâkimler ve Savcılar Kurulunu (HSK) devreye sokup, görevini yapan o onurlu savcıyı görevinden mi ihraç edecektir?

Eğer bu gerçekleşirse, bu durum yargının tamamen siyasi iktidarın güdümüne girmesi, ciddiyetini, bağımsızlığını ve güvenilirliğini tamamen kaybetmesi anlamına gelir. Devlet, kendi varlık sebebi olan hukuku korumak yerine, siyasi ikbal uğruna "terör ve terörist aklama" tuzağına düşmemelidir. Sınırlarımızın hemen ötesinde, Suriye'nin kuzeyinde sdg adı altında gizlenen, silahlı militan sayısının 45 bin ile 100 bin arasında olduğu belirtilen ypg/pkk yapılanması devasa bir tehdit olarak dururken, içeride tırnakları sökülmüş bir hukuk sistemiyle bu tehditlere karşı koyulamaz.

Geleceğin Yargılamaları

Geçmişte yapılan büyük hataların bedelini bu aziz millet kanıyla, canıyla, ekonomik buhranlarıyla çok ağır ödemiştir. 1960'ta, 1980'de hukuku çiğneyenler, fetöyü devletin tepesine çıkaranlar nasıl ki tarih ve hukuk önünde mahkum olduysa, bugün pkk terör örgütünün militanlarını, kuryelerini ve lojistikçilerini "suça karışmamış masumlar" olarak topluma dayatanlar da aynı akıbete uğrayacaktır. Terör örgütü üyeliğini suç olmaktan çıkaran, hafifleten veya meşrulaştıran her türlü idari ve yasal düzenleme, adaletin kalbine saplanmış ölümcül bir hançerdir.

Bugün terör örgütünün hiyerarşisini örtbas edip kademeli af planları kuranlar, cezaevlerini boşaltmak için yasa siparişi verenler unutmamalıdır ki; hukuk er ya da geç kendi mecrasını bulur.

Bugünün muktedirleri yarın gücü kaybettiklerinde, ilkelerini kendi elleriyle yok ettikleri o adalet mekanizmasına muhtaç kalacaklardır. İşte o gün geldiğinde, teröre can suyu veren, yasaları eğip büken bu zihniyet yargılandığında, toplumun hafızası "Suça karışmamış AKP'liler" diyerek aynı absürt kavramı önlerine koyacaktır. Çünkü terörist teröristtir, ona yardım eden de suçludur. Hukukun üstünlüğünü ve devletin bekasını korumanın tek yolu; amansız, fakatsız, tavizsiz bir şekilde terörün her türlü unsuruyla sonuna kadar mücadele etmektir. Türk milletinin sabrını zorlayanlar, tarih ve hukuk önünde hesap vermekten kaçamayacaklardır.

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.

  • Alp Demir

    Aslında sorularınızın tamamı için bir cevap var. Devlet hukuku askıya alırsa, millet de hukuku askıya alabilir. Devlet ile millet arasındaki hukuk sözleşmesi, bir tarafın sözleşmeyi iptal etmesi sonucu ortadan kalkar. Her iki taraf için de hukuk ortadan kalktığında olacak olan bellidir.

Bu Yazıyı Paylaş