Almanya’ya Yeni Gelen “Expat”lar: Beyin Göçü mü, Yeni Bir Ayrışma mı?
Son yıllarda Türkiye’den Almanya’ya doğru ciddi bir beyin göçü yaşanıyor.
İyi eğitimli, meslek sahibi, çoğu zaman akademik geçmişi güçlü bir kesim Almanya’ya geliyor ve kendini özellikle “göçmen” değil, “Expat” olarak tanımlıyor. Kavram tercihi bile başlı başına bir zihniyet göstergesi.
Elbette ev bulma, iş bulma, diplomaların tanınması ve bürokratik engeller gibi konularda yeni gelenlerin dayanışma ağları kurması anlaşılır ve gereklidir. Ancak mesele bunun ötesine geçtiğinde bazı eleştirel noktalar ortaya çıkıyor.
Almanya’nın 60 yılı aşkın bir Türk göç tarihi ve milyonları bulan yerleşik bir Türk toplumu var. Buna rağmen yeni gelen Expatların önemli bir kısmının Almanya’daki mevcut Türk toplumuna belirgin şekilde mesafeli durduğu gözlemleniyor.
Bu mesafenin sadece kültürel değil, aynı zamanda sosyal sınıfsal bir boyutu da olabilir.
İyi akademik eğitim almış, belirli bir sosyo-ekonomik arka plandan gelen bu kesim,
Almanya’daki Türk toplumunu kendisinden farklı bir sınıfsal konumda görüyor olabilir.
Bu da bilinçli ya da bilinçsiz bir sosyal mesafe yaratıyor.
Dikkat çekici olan, yalnızca bireysel mesafe değil; kurumsal tercihler de.
Mevcut Türk kuruluşlarıyla temas kurmak yerine kendi aralarında yeni yapılanmalar oluşturmayı tercih etmeleri;
hem Alman toplumuna hem de Almanya’daki yerleşik Türk toplumuna karşı temkinli ve mesafeli bir duruş sergilediklerini gösteriyor.
Daha homojen, benzer eğitim ve yaşam tarzına sahip çevrelerde kalma isteği açıkça hissediliyor.
Ancak burada başka bir boyut daha var.
Türkiye’den büyük umutlarla gelen, sosyal çevresi güçlü, mesleki itibarı yüksek hekimler, mühendisler ve akademisyenler
Almanya’ya geldiklerinde farklı bir toplumsal atmosferle karşılaşıyorlar.
Kimse yanlış anlamasın; burada Almanları eleştirmek söz konusu değil.
Fakat Alman kültürü ve toplumsal yapısı, örneğin Hollanda ya da İngiltere ile aynı değil.
Almanya tarihsel olarak klasik bir sömürge imparatorluğu olmadı;
bu nedenle çok kültürlü etkileşimi uzun yüzyıllar boyunca içselleştirmiş bir toplum yapısına sahip değil.
İlk etapta yabancılara karşı daha mesafeli ve daha soğuk bir toplumsal refleks olduğu bir gerçek.
Hollanda’ya ya da İngiltere’ye gittiğinizde, bu ülkelerin sömürge geçmişleri nedeniyle
farklı kültürlerle daha erken ve daha yoğun temas kurmuş olduklarını,
kamusal alanda kapsayıcılık dilinin daha yerleşik olduğunu görebilirsiniz.
Bu, o ülkelerde yabancı düşmanlığı olmadığı anlamına gelmez; fakat kültürel refleks farklıdır.
Nitekim bu konu, zamanında Köln Üniversitesi’nde iki kez konuk ettiğimiz Prof. Dr. İlber Ortaylı tarafından da dile getirilmiş;
Almanya’nın artık kendisini açıkça çok kültürlü bir toplum olarak tanımlaması ve bu gerçeği içselleştirmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Eski Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff’un “İslam Almanya’nın bir parçasıdır” sözleri nedeniyle ciddi tepkiler almış olması da
bu tartışmanın ne kadar hassas bir zeminde yürüdüğünü gösterir.
İşte tam bu noktada bir hayal kırıklığı devreye giriyor.
Türkiye’den umutla gelen, sosyal hayatı canlı, insan ilişkileri güçlü bir çevreden çıkan birçok Expat;
Almanya’da bir süre sonra “evden işe, işten eve” sıkışmış bir düzene girdiğini ve toplumsal mesafeyi yoğun şekilde hissettiğini ifade ediyor.
Beklenen sosyal sıcaklık ile karşılaşılan toplumsal mesafe arasındaki fark,
yeni gelenleri kendi içlerinde daha kapalı ağlar kurmaya itiyor olabilir.
Ancak burada kritik soru şu: Bu içe kapanma uzun vadede çözüm mü?
Zaten parçalı bir yapıya sahip olan Almanya’daki Türk toplumuna yeni bir “Expat – yerleşik Türk” ayrımı eklemek,
kimseye fayda sağlamaz. Gerçek entegrasyon, yalnızca Almanlarla temas etmek değil;
aynı zamanda bu ülkede on yıllardır yaşayan Türk toplumuyla da köprü kurabilmektir.
Sosyal sınıf farkı üzerinden mesafe koymak, nitelikli göçü toplumsal olarak zayıf bir pozisyona düşürebilir.
Beyin göçü sadece bireysel bir kariyer stratejisi değildir; aynı zamanda bir toplumsal sorumluluk taşır.
Eğer Almanya gerçekten çok kültürlü bir ülke olacaksa, bu yalnızca Alman toplumunun değil, yeni gelenlerin de aktif katkısıyla mümkün olacaktır.
Ayrışarak değil, temas ederek.
Homojen adacıklar kurarak değil, çok katmanlı ilişkiler geliştirerek.
Aksi halde “Expat” kimliği, bir uyum modeli olmaktan çıkıp yeni bir sosyal mesafe biçimine dönüşebilir.

Yazarın Diğer Yazıları
- İkinci Çözüm Süreci: Devlet Aklı mı?
- Elektrikli Otomobil Yarışında Yeni Dönem: Almanya, Çin ve Türkiye
- Keupstraße Sadece Bir Cadde Değil, Bir Vicdan Sınavıdır
- Türk Kültürü Gerçekten Alkolsüz mü? Gießen’deki Tartışmanın Düşündürdükleri
- Cem Özdemir ve Tarihin Siyasallaştırılması: Tarih mi, Siyaset mi?
- AB’nin Türkiye Politikası: Stratejik Bir Yanılgı mı, Yoksa Kendi Kendini Zayıflatma Süreci mi?
- Avrupa Birliği’nin Geleceği: Entegrasyon, Parçalanma ve Stratejik Özerklik Arasında
- SPD’nin Mesafesi, CDU’nun Yakınlığı – Almanya’daki Türkler Bu Çelişkiyi Soruyor
