Köşe Yazısı

Atatürk Yapınca Din Düşmanlığı, Siz Yapınca Dine Hizmet mi?

Muharrem Kızılkaya
Muharrem Kızılkaya
4 dk Sesli Dinle 0

Türkiye yine cemaatleri ve tarikatları konuşuyor.

Fakat benim bugün tartışmak istediğim mesele herhangi bir cemaatin suçlu olup olmadığı değil.

Benim sorum çok daha basit:

Atatürk yapınca din düşmanlığı, siz yapınca dine hizmet mi oluyor?

Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren devlet ile bazı dinî yapılar arasında ciddi çatışmalar yaşandı.

Şeyh Said İsyanı bunların en önemli örneklerinden biridir. Şeyh Said bir Nakşibendi şeyhiydi. İsyanın Kürt milliyetçiliği, aşiret yapısı, merkezîleşmeye tepki ve dinî motivasyonlar gibi birden fazla boyutu bugün dahi tarihçiler tarafından tartışılmaktadır.

1926'da İskilipli Atıf Hoca idam edildi.

1930'da ise Menemen'de Derviş Mehmet ve beraberindekiler şeriat talebiyle ortaya çıktılar ve genç öğretmen, yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay'ı öldürdüler. Derviş Mehmet'in hareketinin Nakşibendi çevreleriyle ilişkisi de dönemin yargılamalarının önemli konularından biri oldu.

Bütün bunların ardından Cumhuriyet, tarikatları yalnızca bir inanç meselesi olarak değil, devlet otoritesine alternatif oluşturabilecek örgütlü yapılar olarak değerlendirdi.

Ve çok sert tedbirler aldı.

Bu tedbirlerin hukuka uygunluğu, ölçülülüğü ve bazı insanların haksızlığa uğrayıp uğramadığı elbette ayrıca tartışılabilir.

Fakat bir şeyi tartışamayız:

Cumhuriyet'in tarikatlara karşı duyduğu endişe hayal ürünü değildi.

Bize yıllarca ne anlatıldı?

Atatürk'ü dinsiz, İslam düşmanı, mason, Sabetayist veya Yahudi olmakla suçlayan çevreler yıllarca aynı hikâyeleri anlattılar:

"Kur'an yasaklandı."

"Ezan yasaklandı."

"Dinimizi ahırlarda öğrendik."

"Kur'an'ı samanlıklarda gizlice okuduk."

"Jandarma Kur'an öğreten hocaları dövdü."

"Süleyman Hilmi Tunahan dini gizlice öğretti."

Bu anlatılar nesilden nesile aktarıldı.

Cumhuriyet'in laiklik politikalarının ve özellikle bazı dönemlerde din eğitimi üzerindeki baskıların ayrıca eleştirilmesi mümkündür.

Ama buradan hareket ederek "Atatürk Kur'an'ı yasakladı" demek tarih değildir.

Nitekim Cumhuriyet yönetimi döneminde Kur'an'ın Türkçeye tercüme ve tefsiri için bizzat devlet bütçesinden kaynak ayrıldı.

O hâlde mesele Kur'an mıydı?

Yoksa din üzerinden devlet içerisinde başka bir otorite kurulması mıydı?

Sonra devletin bütün kapıları açıldı

Yıllarca aynı çevrelerden şu şikâyetleri dinledik:

"Sakalımız var, askerî tesislere giremiyoruz."

"Başörtülü şehit annesi kışlaya alınmıyor."

"Dindar insanlar devlet kadrolarında yükselemiyor."

Türkiye zaman içerisinde bu yasakların önemli bölümünü kaldırdı.

Başörtüsü kamuda serbestleşti.

Dindar insanların devlet görevlerine gelmesinin önündeki engeller büyük ölçüde kaldırıldı.

Bunda yanlış olan bir şey de yoktu.

Çünkü laik devlet, dindar insanı dışlayan devlet değildir.

Fakat Türkiye burada çok önemli bir hata yaptı:

Dindar vatandaşlara devletin kapılarını açmakla, örgütlü cemaatlere devletin kapılarını açmak arasındaki farkı göremedi.

Bunun en ağır örneğini Gülen yapılanmasında yaşadık.

Bu yapı yıllar içerisinde emniyetten yargıya, eğitimden bürokrasiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ne kadar devletin birçok kurumunda örgütlendi.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından yürütülen FETÖ soruşturmaları kapsamında, Anadolu Ajansı'nın 2024 yılında yayımladığı verilere göre, Türk Silahlı Kuvvetleri'nden 150'si general olmak üzere 24.256 personel ihraç edildi.

Bu rakamın büyüklüğü bile yapılanmanın devlet kurumlarında ulaştığı boyutu göstermeye yeter.

Sonunda ne oldu?

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü.

Yıllarca Cumhuriyet'in laiklik anlayışını "din düşmanlığı" diye suçlayan bir yapılanmanın mensupları, bu defa kendisini muhafazakâr ve dindar olarak tanımlayan siyasi iktidarı devirmeye kalkıştı.

İşte tarihin ironisi burada başladı.

Cumhuriyet'in korktuğunu AKP yaşayarak öğrendi

Bugünkü iktidar yıllarca cemaat ve tarikatlara Cumhuriyet'in bakmadığı bir pencereden baktı.

Onları toplumsal taban olarak gördü.

Seçmen olarak gördü.

Siyasi destek olarak gördü.

Bazılarını eğitimde, bürokraside ve kamusal hayatta meşru ortaklar olarak kabul etti.

Fakat devlet içerisinde örgütlenen yapıların sadakatinin devlete mi, Anayasa'ya mı, yoksa kendi şeyhine, imamına veya cemaat liderine mi olduğunu yeterince sorgulamadı.

15 Temmuz bunun bedelinin ne kadar ağır olabileceğini gösterdi.

Ve bugün yine cemaatlere yönelik operasyonları, tutuklamaları ve soruşturmaları konuşuyoruz.

Burada kim suçlu, kim suçsuz?

Buna bağımsız mahkemeler karar vermelidir.

Fakat siyasi ve tarihî soru ortada duruyor:

Cumhuriyet aynı tehlikeyi yüz yıl önce gördüğünde neden "din düşmanı" oldu?

Bugünkü iktidar cemaatlere müdahale ettiğinde neden aynı suçlama yapılmıyor?

Atatürk tekke ve zaviyeleri kapatınca İslam'a savaş açmış oluyor da;

bugünkü iktidar cemaat liderlerini tutuklatınca İslam'ı mı korumuş oluyor?

Birincisine "zulüm", ikincisine "devletin güvenliği" diyorsak burada ciddi bir çelişki vardır.

Mesele din değildir

Mesele cami değildir.

Mesele Kur'an değildir.

Mesele başörtüsü de değildir.

Mesele, devletin egemenliğini kimseyle paylaşmamasıdır.

Bir hukuk devletinde vatandaşın inancı kendisine aittir.

İster Müslüman olur, ister Hristiyan, ister Musevi, ister hiçbir dine inanmaz.

Devlet bununla uğraşmaz.

Fakat herhangi bir dinî yapı kendi hiyerarşisini devlet hiyerarşisinin üzerine koymaya, mensuplarını devlet kurumlarına sistematik biçimde yerleştirmeye ve bağlılığı Anayasa yerine şeyhine, imamına veya cemaat liderine yöneltmeye başladığında mesele artık yalnızca inanç meselesi değildir.

Devlet meselesidir.

Ezcümle

Siyaset yalnızca bugünü görmek değildir.

Bugün ortaya çıkan tehlikeye karşı operasyon yapmak devlet yönetmenin en kolay tarafıdır.

Asıl devlet adamlığı, o tehlikeyi ortaya çıkmadan görebilmektir.

On yıl sonrasını...

Elli yıl sonrasını...

Hatta yüz yıl sonrasını hesaplayabilmektir.

Bugün Türkiye'nin ihtiyacı günü kurtaran siyasetçilerden çok, ülkesinin gelecek yüz yılını öngörebilecek vizyona sahip devlet insanlarıdır.

Çünkü tarih bazen bir insanı öldükten yüz yıl sonra haklı çıkarır.

Ve insan ister istemez aynı soruyu sorar:

Atatürk yapınca din düşmanlığıydı da, siz yapınca dine hizmet mi oluyor?

Kalın sağlıcakla.

19 Ağustos 2026, Muğla

Von meinem iPhone gesendet

Bu Yazıyı Paylaş