Köşe Yazısı

Mekke Antlaşması: Kudüs’ü ve İsrail’i Koruma Antlaşması mı?

Muharrem Kızılkaya
Muharrem Kızılkaya
5 dk Sesli Dinle 2

Yakın günlerde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında, adı da oldukça dikkat çekici olan “Mekke Ortak Savunma Antlaşması” imzalandı.

7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke’de imzalanan bu antlaşmanın en önemli hükmü oldukça açık:

Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, diğer ülkelere de yapılmış kabul edilecek.

İlk bakışta Müslüman ülkeler arasında dayanışmayı ve ortak savunmayı amaçlayan bir anlaşma gibi görünüyor.

Ancak biraz yakından baktığımızda cevaplandırılması gereken çok ciddi sorular ortaya çıkıyor.

Her şeyden önce Türkiye’nin ne Pakistan ne de Suudi Arabistan ile doğrudan bir kara sınırı bulunuyor. Elbette günümüz dünyasında ortak savunma anlaşmaları yapmak için coğrafi sınır şart değildir.

Asıl mesele başka:

Türkiye, kendi komşularıyla ciddi sorunları bulunan iki ülkenin muhtemel çatışmalarına neden ortak oluyor?

Pakistan daha yakın zamanda Hindistan ile çatıştı. Keşmir meselesi hâlâ çözülmüş değil. Üstelik her iki ülke de nükleer silahlara sahip.

Pakistan’ın yalnızca Hindistan ile değil, Afganistan ile de ciddi problemleri bulunuyor.

Dolayısıyla yarın Keşmir yüzünden Pakistan ile Hindistan arasında yeniden bir savaş çıkarsa Türkiye’nin tavrı ne olacak?

Mekke Antlaşması’nın “birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış sayılır” hükmü nasıl uygulanacak?

Türk askeri Pakistan’ın yanında mı savaşa girecek?

Aynı sorular Suudi Arabistan için çok daha yakıcı biçimde karşımızda duruyor.

Suudi Arabistan’ın İran’la ve Yemen’deki Husilerle uzun yıllara dayanan ciddi güvenlik problemleri bulunuyor. Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde yaşanan saldırılar yalnızca bölge ülkelerini değil, uluslararası deniz ticaretini de tehdit ediyor.

Üstelik burada üzerinde durulması gereken çok önemli başka bir gelişme var.

Mekke Antlaşması daha imzalanmadan aylar önce, Mayıs 2026’da Pakistan, Suudi Arabistan’a yaklaşık 8.000 asker, JF-17 savaş uçaklarından oluşan bir filo, insansız hava araçları ve hava savunma sistemi konuşlandırdı.

Bu sembolik bir askerî destek de değildi.

Uluslararası kaynaklara göre konuşlandırılan birlikler, gerektiğinde Suudi Arabistan’ın savunmasına destek verebilecek ciddi bir askerî güç oluşturuyordu.

Yani Pakistan, Mekke Antlaşması imzalanmadan önce zaten fiilen Suudi Arabistan’ın savunma sisteminin önemli bir parçası hâline gelmişti.

O hâlde soralım:

Türkiye, 7 Ağustos’ta imzaladığı Mekke Antlaşması ile mevcut Pakistan-Suudi Arabistan askerî yapılanmasının neresine dâhil oldu?

Şimdi yarın İran ile Suudi Arabistan arasında yeniden silahlı bir çatışma çıktığını düşünelim.

İran füzeleri Suudi Arabistan’daki askerî veya stratejik bir hedefi vurursa ne olacak?

Suudi Arabistan Türkiye’den yardım istediğinde bunu Türkiye’ye yapılmış bir saldırı olarak mı kabul edeceğiz?

Veyahut Husiler Kızıldeniz’de Suudi Arabistan’a ait petrol tankerlerini vurursa bu saldırı Mekke Antlaşması’nın kapsamına girecek mi?

Türkiye de “bize saldırılmıştır” diyerek savaşa mı dâhil olacak?

İşte kamuoyuna açıklanması gereken mesele budur.

Çünkü savunma anlaşmaları yalnızca dostluk bildirileri değildir.

Devletler böyle anlaşmalarla gerektiğinde askerlerinin hayatını, ekonomilerini ve ülkelerinin güvenliğini ortaya koyabilecek yükümlülüklerin altına girerler.

Üstelik Türkiye aynı zamanda NATO üyesidir.

Dolayısıyla kurulmakta olan bu yeni savunma sisteminin Türkiye’nin mevcut askerî ittifaklarıyla nasıl bir ilişki içerisinde olacağı da açıklanmaya muhtaçtır.

Bütün bunları alt alta sıralayınca insanın aklına başka bir soru daha geliyor:

Mekke Antlaşması gerçekten bağımsız bir İslam dünyası güvenlik yapılanması mı, yoksa Batı’nın Ortadoğu’daki güvenlik yükünü bölge ülkelerine devretmesinin yeni bir biçimi mi?

Daha açık soralım:

ABD ve Batı dünyası, İran’la doğrudan karşı karşıya gelmenin askerî, siyasi ve ekonomik maliyetini azaltmak için Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ı yeni bir güvenlik hattının bekçileri hâline mi getiriyor?

Geçmişte ABD, İngiltere, Fransa gibi büyük güçler Ortadoğu’daki nüfuzlarını yalnızca kendi ordularıyla sağlamadılar.

Etnik, mezhepsel ve siyasi gruplar üzerinden yürütülen vekâlet savaşları yıllarca bölgenin kaderini belirledi.

Fakat bu yöntemin ekonomik ve siyasi maliyetleri giderek yükseldi. Kontrol edilmesi zorlaşan gruplar, değişen ittifaklar ve sürekli yeni talepler başka sorunları beraberinde getirdi.

Şimdi ise karşımızda üç güçlü Müslüman ülkenin oluşturduğu yeni bir askerî mekanizma bulunuyor:

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan.

Üçü de Sünni çoğunluğa sahip ülkeler.

Bölgenin en büyük Şii gücü ise İran.

Bu nedenle Mekke Antlaşması’nın istemeden de olsa Sünni-Şii ekseninde yeni bir güvenlik bloklaşmasına dönüşme ihtimali üzerinde de ciddi biçimde düşünülmelidir.

İslam dünyasının zaten yeterince siyasi, etnik ve mezhepsel ihtilafı varken yeni bir mezhep eksenli cepheleşmenin bölgeye huzur getirmeyeceği açıktır.

Ve şimdi gelelim başlıktaki asıl soruya:

İsrail bu denklemin neresinde?

Elimizde Mekke Antlaşması’nın İsrail’i korumak amacıyla yapıldığını kanıtlayan açık bir belge veya hüküm yoktur.

Dolayısıyla “Bu antlaşma İsrail’i korumak için yapıldı” demek doğru olmaz.

Ancak vatandaş olarak soru sormamıza da kimse engel olamaz.

Eğer kurulmakta olan bu yeni askerî mekanizma İran’ın hareket alanını daraltacaksa, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik askerî baskısını sınırlayacaksa ve İran karşısında yeni bir bölgesel güvenlik hattı meydana getirecekse bunun İsrail’in güvenliği üzerinde nasıl bir dolaylı etkisi olacaktır?

Dahası:

Batılı ülkeler Ortadoğu’daki askerî yüklerini azaltırken bölgenin güvenliğini Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi ülkelere mi bırakmaktadır?

Eğer öyleyse Türkiye bu sistemin neresindedir?

Karar verenlerden biri mi, yoksa başkalarının oluşturduğu güvenlik düzeninin askerî gücü mü?

Bence asıl tartışılması gereken soru budur.

Çünkü Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan ile iyi ilişkiler geliştirmesine kimsenin itirazı olamaz.

Ticaret yapılsın.

Savunma sanayisinde iş birliği yapılsın.

Ekonomik ilişkiler geliştirilsin.

Terörle mücadelede ortak hareket edilsin.

Fakat bir başka ülkeye yapılan saldırıyı Türkiye’ye yapılmış saldırı sayan bir askerî anlaşma, sıradan bir iş birliği anlaşması değildir.

Bunun bedeli gerektiğinde Türk askerinin hayatıdır.

O nedenle Türk milletinin şu soruların cevaplarını bilmeye hakkı vardır:

Pakistan-Hindistan savaşı çıkarsa Türkiye’nin yükümlülüğü nedir?

İran-Suudi Arabistan çatışması çıkarsa Türkiye ne yapacaktır?

Husilerin Suudi Arabistan’a saldırması antlaşmanın kapsamına giriyor mu?

Pakistan-Afganistan çatışmasında Türkiye’nin yükümlülüğü olacak mı?

Türkiye hangi şartlarda asker gönderecektir?

Ve en önemlisi:

Türk askerinin başka ülkelerin bölgesel hesapları uğruna savaşa girme ihtimalinin sınırlarını kim belirleyecektir?

Belki bütün bunların Türkiye’nin millî menfaatleri açısından son derece makul cevapları vardır.

O hâlde bu cevaplar kamuoyuna açıkça anlatılmalıdır.

Çünkü mesele üç ülkenin liderlerinin Mekke’de yan yana gelerek bir belgeye imza atmasından ibaret değildir.

Mesele, gerektiğinde Türk askerinin nerede, kimin için ve hangi şartlarda savaşacağı meselesidir.

Ezcümle

Mekke Antlaşması gerçekten Türkiye’nin güvenliğini güçlendiren, İslam ülkelerinin kendi güvenliklerini kendilerinin sağlamasına imkân veren bağımsız bir bölgesel savunma mekanizmasıysa, bunun Türkiye’ye sağlayacağı stratejik faydalar açıkça ortaya konulmalıdır.

Böyle bir yapılanma Türkiye’nin millî menfaatlerine hizmet ediyorsa elbette desteklenebilir.

Ama Türkiye başkalarının savaşlarının, mezhep kavgalarının veya küresel güçlerin Ortadoğu hesaplarının içine çekilecekse, bunun da millet tarafından bilinmesi gerekir.

Çünkü devletler arasında dostluk önemlidir.

İttifaklar da önemlidir.

Fakat bir ülkenin askerini savaşa sokabilecek anlaşmalar söz konusu olduğunda bütün bunlardan önce sorulması gereken tek bir soru vardır:

Bu antlaşma Türkiye’ye ne kazandırıyor?

Ve daha önemlisi:

Türkiye’nin millî menfaati bunun neresinde?

Kalın sağlıcakla 
16 Ağustos 2026, Muğla

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.

  • Duran Güral

    Türkiye nin etkin olduğu bir anlaşmada problem çıkmaz. Ne İran Suudi Arabistan a saldırabilir ne de Suudi Arabistan İran a saldıramaz. Bu antlaşma ile İsrail'in körfez ülkeleri ve İran saldırısı için ürettiği mazeret ortadan kalkacak, tıpkı Suriye deki gibi. Türk Devleti ne güvenin yeter. Biz yöneticiletimiz Devlet Bahçeli ve Tayyip Erdoğan a güveniyoruz. Artık Türkiye kendi oyununu kurabilir bir ülkedir.

  • Ali İhsan Hasırcıoglu

    Soruların cevabı belli. Anlaşmaya göre bu ülkelerden birine yapılacak saldırı hepsine yapılmış sayılacak. Bunan aması, fakatı yok. Anlaşmayı Erdoğan imzaladı. Uluslararası antlaşmalar Uygulamada TBMM'de onaylanmadıkça yürürülüğe girmez. Bu antlaşmanın Meclise getirileceğine dair ise bir haber yok.

Bu Yazıyı Paylaş