Avrupa Birliği’nin Geleceği ve Güvenlik Mimarisi
Avrupa Birliği bugün yalnızca teknik bir entegrasyon projesi olarak değil, aynı zamanda derin bir kimlik ve yön tartışmasıyla karşı karşıya.
Kuruluş felsefesi liberal değerler, serbest ticaret ve hukukun üstünlüğü üzerine inşa edilen Birlik; güvenlik, jeopolitik ve güç siyaseti söz konusu olduğunda
muhafazakâr reflekslerle hareket etmek zorunda kalıyor. Bu ikili yapı, Avrupa’nın geleceğini belirleyen temel gerilim alanını oluşturuyor.
Avrupa fikrinin kökenleri sanıldığı gibi İkinci Dünya Savaşı sonrasına değil, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesine uzanır.
1920’lerde Richard von Coudenhove-Kalergi tarafından ortaya atılan Pan-Avrupa düşüncesi, kıtayı yıkıcı milliyetçiliklerden koruyacak üst bir siyasi ve kültürel birlik tahayyül ediyordu.
Bu vizyon liberal bir barış ideali taşırken, aynı zamanda Avrupa medeniyetini muhafaza etmeyi amaçlayan muhafazakâr bir damar da içeriyordu.
Ancak bu fikir, ortak bir fedakârlık anlatısı ve toplumsal taban oluşturamadığı için uzun süre entelektüel bir çerçeve olarak kaldı.
Bugünkü Avrupa Birliği, bu düşünsel mirasın kurumsallaşmış hâlidir.
Ne var ki kurumların varlığı, kendiliğinden bir ruh ve ortak kader duygusu yaratmaya yetmedi.
Avrupa’nın güvenlik tartışmaları tam da bu nedenle sürekli yarım kalıyor.
Avrupa ordusu fikri, teknik olarak mümkün görünse de, toplumsal ve tarihsel zeminde hâlâ karşılık bulmakta zorlanıyor.
Bu kırılganlık, ABD’de Donald Trump’ın iktidara gelmesiyle daha da görünür hâle geldi.
Trump döneminde Washington’un NATO’ya yönelik mesafeli ve zaman zaman tehditkâr söylemleri,
Avrupa başkentlerinde ciddi bir güvensizlik yarattı.
Yıllardır güvenliğini büyük ölçüde ABD şemsiyesi altında sağlayan Avrupa,
ilk kez bu kadar açık biçimde kendi başına kalabileceği ihtimaliyle yüzleşti.
Bu nedenle Avrupa Birliği, NATO’nun içinde kalmakla birlikte, NATO’nun dışında da hareket edebilecek bir güvenlik mimarisi inşa etme arayışına girdi.
“Stratejik özerklik” kavramı bu bağlamda bir slogandan ziyade zorunluluk hâline geldi.
Ancak bu hedef, yalnızca siyasi irade değil; aynı zamanda ekonomik ve sanayi politikalarında köklü değişimler gerektiriyor.
Son yıllarda özellikle Almanya ve Fransa’da savunma sanayisine yönelik ciddi bir yön değişimi gözlemleniyor.
Geleneksel otomotiv sanayisinin bir bölümü, askeri üretime entegre edilmeye çalışılıyor.
Almanya’da yeni nesil Leopard 3 tank projeleri için yapılan milyarlarca euroluk yatırımlar, Avrupa’nın artık sert gücü yeniden ciddiye aldığını gösteriyor.
Bu durum liberal ekonomik model ile muhafazakâr güvenlik anlayışı arasındaki gerilimi daha da belirginleştiriyor.
Güvenlik kadar ekonomi de Avrupa’nın gündeminde.
Küresel ticarette ABD ve Çin rekabetinin sertleştiği bir dönemde Avrupa Birliği, yeni pazarlar bulmak zorunda.
Bu çerçevede Hindistan ile yapılan ve gümrükleri neredeyse sıfırlayan kapsamlı ticaret anlaşması, 1,4 milyarlık dev bir pazara Avrupa ihracatının önünü açtı.
Ancak bu anlaşma, Türkiye gibi Gümrük Birliği içinde yer alan ülkelerin sistemin dışında kalmasına yol açarak yeni dengesizlikler yarattı.
Benzer şekilde Latin Amerika ülkeleriyle yapılan anlaşmalar da Avrupa için stratejik önemde.
Her ne kadar bu anlaşmalar şu anda Avrupa Adalet Divanı denetiminde olsa da,
önümüzdeki yıllarda Güney Amerika ve Latin pazarlarının Avrupa’ya ciddi fırsatlar sunacağı açık.
Türkiye–Avrupa Birliği ilişkileri ise uzun süredir durağan ve sorunlu bir seyir izliyor.
Türkiye, mevcut Gümrük Birliği yapısı nedeniyle özellikle tarım sektöründe ciddi kayıplar yaşadı.
Buna rağmen genişletilmiş Gümrük Birliği anlaşması bir türlü hayata geçirilemedi.
Oysa geri kabul anlaşması, sığınmacılar ve mülteciler meselesi Türkiye’ye önemli bir pazarlık gücü sunuyordu.
Bu kozun ekonomik ve siyasi kazanımlara dönüştürülememiş olması, Ankara açısından önemli bir stratejik kayıp olarak öne çıkıyor.
Sonuç olarak Avrupa Birliği, liberal ideallerle muhafazakâr gerçekler arasında yeni bir denge kurmaya çalışıyor.
Savunma sanayisine yönelim, yeni ticaret anlaşmaları ve ABD’ye bağımlılığı azaltma çabaları bu arayışın somut göstergeleri.
Ancak bütün bu hamlelerin kalıcı olup olmayacağı, Avrupa’nın ortak bir kader duygusu ve fedakârlık bilinci oluşturup oluşturamayacağına bağlı.
Belki de Avrupa’nın geleceği, tam anlamıyla bir askeri süper güç olmaktan ziyade;
kendi sınırlarını bilen, krizlere uyum sağlayabilen ve barışı güç siyasetiyle karıştırmamaya çalışan bir siyasi düzen olarak şekillenecek.

Yazarın Diğer Yazıları
- İkinci Çözüm Süreci: Devlet Aklı mı?
- Elektrikli Otomobil Yarışında Yeni Dönem: Almanya, Çin ve Türkiye
- Keupstraße Sadece Bir Cadde Değil, Bir Vicdan Sınavıdır
- Türk Kültürü Gerçekten Alkolsüz mü? Gießen’deki Tartışmanın Düşündürdükleri
- Cem Özdemir ve Tarihin Siyasallaştırılması: Tarih mi, Siyaset mi?
- AB’nin Türkiye Politikası: Stratejik Bir Yanılgı mı, Yoksa Kendi Kendini Zayıflatma Süreci mi?
- Avrupa Birliği’nin Geleceği: Entegrasyon, Parçalanma ve Stratejik Özerklik Arasında
- SPD’nin Mesafesi, CDU’nun Yakınlığı – Almanya’daki Türkler Bu Çelişkiyi Soruyor
