Bu bir sağ–sol hikâyesi değil, emperyal hesaplaşmanın Türk bedelidir
Türkiye’de 1960’lardan itibaren yaşananlar, basit bir sağ–sol çatışması olarak okunamaz. Bu anlatı, gerçeği perdeleyen, sorumluları görünmez kılan kolaycı bir çerçevedir. Yaşanan; Soğuk Savaş koşullarında Amerikan ve Sovyet çıkarlarının Türkiye üzerinden yürüttüğü sert bir vekâlet mücadelesidir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan iki kutuplu düzende Türkiye, jeopolitiği nedeniyle tercih yapma lüksü olmayan bir ülkeydi. Sovyetler Birliği için “sıcak denizlere inme” hedefinin kilidi Türkiye’ydi. Bu nedenle Marksist-Leninist ideoloji, yalnızca bir düşünce sistemi olarak değil, bir dış politika aparatı olarak Türkiye’de örgütlendi. Üniversitelerin kısa sürede ideolojik karargâhlara dönüşmesi tesadüf değildir.
1961 Anayasası’nın sağladığı geniş özgürlük alanı, demokratikleşme adına önemliydi; ancak Soğuk Savaş gerçekliği içinde bu alan, devletin denetim kapasitesini aşan ideolojik sızmalara da zemin hazırladı. 1971 Muhtırası bu nedenle, sadece askerî bir müdahale değil; Türkiye’nin radikal bir ideolojik kopuşa sürüklenmesini engelleme girişimiydi.
Ne var ki 1970’lerin ortasında izlenen yanlış af ve serbest bırakma politikaları, çatışmayı yeniden ve daha sert biçimde başlattı. Sağ ve sol olarak adlandırılan kamplaşma, gerçekte Türk gençliğinin iki ayrı küresel merkezin çıkarları doğrultusunda karşı karşıya getirilmesinden ibaretti.
Marksist-Leninist hareketler Sovyet yayılmacılığının ideolojik zeminini oluştururken; buna karşı gelişen ülkücü hareket, büyük ölçüde devletin bekası ve millî refleksin bir tezahürüydü. Ancak ABD, Türkiye’de bu millî çizginin güçlenmesini de risk olarak gördü. Bu nedenle bir yandan sol hareketleri fraksiyonlara bölerek dengeledi, diğer yandan çatışmanın kontrollü biçimde sürmesine göz yumdu.
12 Eylül 1980 Darbesi, bu çerçevede yalnızca iç düzenin tesisi değil; Türkiye’de bağımsız siyasal yönelişlerin budanması anlamına geliyordu. Aynı dönemde Suriye merkezli olarak kurulan PKK ise, ideolojik söylemi Marksist-Leninist olmakla birlikte, kısa sürede emperyal güçlerin bölgesel hesaplarında kullanılan silahlı bir araç haline getirildi.
Soğuk Savaş sona erdi, Sovyetler dağıldı; ancak Türkiye için bedel bitmedi. Sağ-sol çatışmasının yerini terör aldı. Kırk yılı aşkın süredir devam eden bu süreç, on binlerce cana ve milyarlarca dolarlık kayba mal oldu. Kalkınma gecikti, toplumsal yaralar derinleşti.
Bugün artık şu gerçekle yüzleşmek zorundayız:
Türkiye’de 1960–1980 arası yaşananlar, ideolojik bir kavga değil; emperyal güçlerin bu millete kestiği ağır bir faturadır. O faturayı ödeyen ne Washington oldu ne Moskova. Ödeyen, toprağa düşen gençleriyle Türk milleti oldu.
Bu tarih bize şunu söylüyor:
Türkiye, ideolojiler arasında savruldukça değil; millî menfaat ekseninde ve ATATÜRK ORTAK PAYDASINDA birleştiğinde güçlenir. Başkalarının hesaplaşma alanı olmayı reddetmediğimiz sürece, bedeli yine biz öderiz.
Artık mesele nettir:
Bu ülke, başkalarının satranç tahtası değil; kendi kaderini tayin edecek iradeye sahip bir devlettir.
Yazarın Diğer Yazıları
- TÜRK SİYASETİ NASIL DİZAYN EDİLDİ?
- KÜRT SORUNU MU, YOKSA KÜRTLERİN SORUNU MU?
- ALLAH’IN AFFETME DİĞİNİ SİZ HANGİ HAK VE YETKİYLE AFFEDİYORSUNUZ?
- CUMHURİYET'İN HARCIYLA OYNAMAYIN!
- Dünya Türklüğüne ve Türk Milletine Hayırlı Olsun
- Devletin ölçüsü kamu yararıdır
- Devlet ile iktidar aynı şey değildir
- Bir milletin felaketi savaşta yenilmesi değildir, adını unutmasıdır
