Mekke İttifakı'nın İran Mesaisi: Mayınlı Tarlada İllüzyon Diplomasisi
Siyaset iktidarının "diplomasi başarısı" adı altında ambalajlayıp kamuoyuna sunduğu hikâyeler, iç piyasada yandaş medyanın köpürtmeleriyle birer destana dönüştürülmek istense de sahadaki çıplak gerçekler çok başka bir dilden konuşuyor. Cumhur İttifakı ve AK Parti trollerinin sosyalleşme mecralarında sergilediği o meşhur "dünya liderliği" illüzyonuna bakarsanız; Ankara ve İslamabad kulislerinde mucizeler yaratılıyor, Orta Doğu'nun kaderi baştan yazılıyor. Oysa herkes biliyor ki; iktidarın başka alanlarda kazandığı "marka" tescilleri, iş dış politikadaki çetin dengelere ve diplomasi sahasına geldiğinde sığ bir pratikten öteye geçemiyor.
Son dönemdeki Mekke İttifakı'nın İran ziyareti de tam olarak bu trajikomik tablonun bir özeti niteliğinde.
Öncelikle bu ziyaretin perde arkasına ve aktörlerin ruh haline bakmak lazım. Ziyaretin birincil organizatörü olan Pakistan'ın durumu ortada: İçeride devasa bir krizle boğuşan, Imran Khan yanlıları ile ordunun karşı karşıya geldiği, sokakların barut fıçısına döndüğü bir yönetim var. Hepsinden önemlisi, bünyesinde 40-50 milyon civarında Şii nüfus barındıran Pakistan için İran'la yaşanacak doğrudan ya da dolaylı bir çatışma, İslamabad'daki hükümetin sonunu getirecek nihai pim demektir.
Mekke İttifakı kanadı ise tipik bir "hem ayranım dökülmesin hem mabadım sevilmesin" tüccarlığı peşinde. Denklemleri çok basit ama bir o kadar imkânsız: Yarın bir gün ABD, İran'a geniş çaplı bir askerî harekât düzenlerse; İran'ı Suudi Arabistan'a ve Körfez'deki enerji hatlarına saldırmama konusunda ikna etmek...
Fakat burada devasa bir samimiyetsizlik ve mantık hatası sırıtıyor. ABD adına Tahran'ı sıkıştırmak için zamanında ekonomik yaptırımları herkesten önce ve en iştahlı şekilde uygulayan iki ülke kimdi? Türkiye ve Pakistan. Şimdi dün ekmeğiyle oynadığınız, çembere aldığınız Tahran'ın kapısına gidip "Biz ettik sen etme, ABD seni vurursa sen Suud'a dokunma" diye rica etmek hangi diplomasi etiğine, hangi siyasi yüzlülüğe sığar?
Gerçekçi olalım: Bu masadan Tahran lehine de, bölge barışı lehine de bir sonuç çıkmaz. İran açısından bakıldığında, ABD veya İsrail kaynaklı bir varoluşsal saldırı anında uygulanacak en rasyonel ve caydırıcı Asimetrik Harp stratejisi; Suudi Arabistan'ın hassas enerji altyapısını ve deniz suyu arıtma tesislerini felç etmektir. Tahran bu kozu elinden neden çıkarsın? Türkiye'nin de Pakistan'ın da böyle bir senaryoda Tahran'a sunabileceği hiçbir güvence yok. İktidar medyasının ve CNN Türk ekranlarının "yerli-milli mucizeler" illüzyonuna kanmamak gerek; ne Türkiye'nin ne de Pakistan'ın bölgesel bir füze krizinde Suud'u koruyacak veya kendisini tam korumaya alacak Balistik Füze Savunma (BMD) şemsiyesi mevcut değil. ABD ve İsrail ekseninde konumlanıp müttefiklik oynayan hükümetlerin, bölge halklarının gözünde ve coğrafyanın sert gerçekliğinde uzun vadede tutunma şansı zaten kalmamıştır.
Peki ya Husiler meselesi? İran ziyaretinde "Husileri dizginleme" pazarlığından bahsedenler, Yemen'deki denklemi bile okumaktan aciz. Husiler bu süreçte saldırgan taraf olmadı ki... Suud yönetimi mevcut ateşkesi kendi eliyle bozdu, Husiler ise meşru savunma hattına çekildi. Şimdi İran kalkıp Yemen'e "Size saldırıldığında kendinizi savunmayın, Suud'un tesislerine dokunmayın" mı diyecek? Bölgesel vekalet savaşlarının dinamiğini bilmeyenlerin kurduğu hayali senaryolar, ilk ciddi temas anında duvara toslamaya mahkûmdur.
Mekke Anlaşması ile "Terörsüz Türkiye" Çelişkisi
Ve gelelim madalyonun diğer yüzüne: Bölgede Mekke Anlaşması ekseninde yürütülmek istenen bu tarz muhafazakâr/Sünni merkezli bloklaşma hamleleri, iç politikada yürütülen "Terörsüz Türkiye" söylemleriyle esasen taban tabana zıttır.
Bir yanda içeride toplumsal barışı, Kürt sorununu veya terör olgusunu "bölgesel entegrasyon ve iç cepheyi sağlamlaştırma" başlığı altında çözme iddiası taşıyacaksınız; diğer yanda dışarıda Batı'nın (özellikle ABD ve İsrail'in) bölgeyi mezhepsel ve etnik fay hatları üzerinden bölme stratejisine hizmet eden Mekke Anlaşması gibi dar, mezhepçi veya vesayet altındaki ittifaklara eklemleneceksiniz... Bu tam bir eksen kayması ve stratejik körlüktür.
"Terörsüz Türkiye" iddiası, bölgedeki tüm aktörlerle (İran dâhil) eşit, bağımsız, mezhepçilikten arınmış ve kapsayıcı bir dış politika yürütmeyi gerektirir. Siz dışarıda Atlantik ittifakının taşeronluğuna soyunup, Suudi Arabistan-Siyonist ekseninin güvenlik kaygılarını gidermek için Tahran'a arabulucu kılığında elçi gönderirseniz; kendi sınırlarınızın hemen ötesindeki etnik ve mezhepsel dinamikleri doğru okuyamazsınız. Mekke odaklı bir bölgesel tasarım, doğası gereği bölgedeki fay hatlarını derinleştirir; bu derinleşen fay hatları ise Türkiye'nin iç güvenlik ve terör sorununu çözmek bir yana, sınır dışından sürekli yeni tehditlerin beslenmesine yol açar.
Kısacası; içeride "terörsüz ve bütünleşmiş" bir yapı vaat edip, dışarıda Atlantik planlarına uyumlu Mekke paktlarının peşine takılmak, aynı anda iki ayrı yöne koşan bir arabanın aks kesmesinden başka bir sonuç vermeyecektir.
Ne diplomasideki bu yapmacık başarı masalları ne de yandaş medyanın içi boş övgüleri bu çıplak gerçeği örtebilir. İran ziyaretinden çıkacak tek şey; diplomasi kulislerinde harcanan zaman ve iktidarın bir kez daha duvara toslayan dış politika yanılsaması olacaktır.
Yazarın Diğer Yazıları
- İnsan Olun, İnsan!
- Turan Ülküsü Hırsızların Kalkanı Olamaz: Oligarklar Birleşirse Ne Birleşir?
- Memlekette Mal Bitti, Güven Bitti: Bu İşin Sonu Nereye Varacak?
- Fiyaskoyla Örtülen Vurgun
- Saray Kibri, Doymak Bilmez Hırs ve Bir Devletin Çöküşü
- Mekke Anlaşması İçime Hiç Sinmedi, Sinmeyecek
- Çölün Tarihi Yanılmaz: "Mekke" Adının Ardındaki Gölge ve Türkiye’nin İbresi
- Satıldık, İhanete Uğradık
