Saray Kibri, Doymak Bilmez Hırs ve Bir Devletin Çöküşü
Türkiye, son çeyrek asırdır adeta ağır çekimde izlenen, bilerek ve isteyerek hazırlanan devasa bir kurumsal yıkımın tam ortasından geçiyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, sıradan bir hükümet başarısızlığı ya da konjonktürel bir politika hatası değildir. Karşımızdaki enkaz; kamusal yetkilerin fütursuzca yağmalandığı, liyakatin ayaklar altına alındığı ve denetim mekanizmalarının felç edildiği katıksız bir yönetişim krizidir.
Cumhuriyetin ve devletin asırlık birikimleri, siyasi iktidarın kendi bekası ve dar kadro çıkarları uğruna tek tek feda edildi.
Kamu bürokrasisi, bilgi ve birikim sahibi yetkin kadrolardan temizlenerek tam bir sadakat ve patronaj ağına dönüştürüldü. Eğitimden sağlığa, ekonomiden güvenlik altyapısına kadar her alanda hissedilen o ağır sevk ve idare beceriksizliği, tesadüf değildir. Devlette liyakat yerine akrabalık, tarikat ve parti üyeliği esas alınınca; öngörüde bulunamayan, kriz anında karar alamayan ve tek bir merkezden talimat gelmeden adım atamayan felç olmuş bir bürokrasi yaratıldı.
Kurumsal yozlaşma ise artık gizlenemez, saklanamaz bir boyuta ulaştı. Şeffaflıktan tamamen uzaklaştırılan adrese teslim ihale süreçleri, kamusal kaynakların pervasızca suistimal edilmesi ve finansal piyasalara yapılan akıl dışı müdahaleler, devletin denetim organlarını tamamen işlevsiz kıldı. Güçler ayrılığının yok edilmesiyle birlikte yolsuzluk ve nüfuz ticareti, cezasızlığın zırhına büründü.
Bu sistemsel çürümenin bedelini ise doğrudan sokaktaki vatandaş ödüyor. Kontrolsüz göç politikalarıyla delik deşik edilen sınır güvenliği, kamu düzenindeki ciddiyetsizlik ve organize suç örgütlerinin cirit attığı bir sokak gerçekliği; vatandaşın can ve mal emniyetini açıkça tehdit etmektedir. Devlet, varlık sebebi olan temel güvenlik ve adalet vaadini dahi yerine getiremez hale gelmiştir.
İşin en vahim tarafı ise pişkin bir sorumsuzluk zırhına sığınılmasıdır. Yaşanan her felakette, her ekonomik yıkımda ve her idari çöküşte suçu alt kademedeki bürokratlara, "dış güçlere" ya da günah keçisi ilan edilen münferit kurumlara yükleme kurnazlığı artık dikiş tutmamaktadır. Siyaset bilimi ve evrensel hukuk nettir: Çeyrek asırdır ülkeyi kesintisiz ve tek elden yöneten bir iktidarın, ortaya çıkan bu çöküş tablosunda sorumluluğu başkalarına atma lüksü yoktur. Fatura doğrudan ve eksiksiz olarak en üst siyasi iradeye aittir.
Nihayetinde gelinen bu nokta; finansal krizlerden toplumsal huzursuzluklara kadar uzanan münferit talihsizliklerin bir toplamı değildir.
Bu tablo; iktidarın hiç bitmeyen laf dinlemez kibri, uyarıları kulak ardı eden bencil özgüveni ve mensuplarının bir türlü doymak bilmeyen açgözlülüğünün kaçınılmaz bir sonucudur. Gerçeklerden kopmuş, kendi yarattığı illüzyona hapsolmuş bir anlayışın devleti getirdiği yer burasıdır. Ancak tarih nettir: Aklı, bilimi, adaleti ve halkın feryadını hiçe sayan bu kibir ve doymak bilmez hırs, bünyesinde taşıdığı çürümeyle birlikte kendi kaçınılmaz ve beklenen çöküşünü hazırlamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
- Mekke Anlaşması İçime Hiç Sinmedi, Sinmeyecek
- Çölün Tarihi Yanılmaz: "Mekke" Adının Ardındaki Gölge ve Türkiye’nin İbresi
- Satıldık, İhanete Uğradık
- Milletin Kaderi İkinci Kez Aynı Masada Satılamaz!
- Sessiz Çığlık: Türk'ün Sahip Çıkanı Yok mu?
- Tarih Doğru Tarafta Olanları Yazacak
- Bölgesel Borsa, Leş Kargaları ve İç Piyasa İllüzyonu
- Eşitlik Masalı, Özerklik Paravanı: "Yeni Parti" Kime Hizmet Ediyor?
