Köşe Yazısı

Sürgünün Acısından Ortak Vatana: Çerkezler ve Aidiyet Meselesi

İsmail Türk
İsmail Türk
3 dk Sesli Dinle 0

21 Mayıs 1864, Çerkezler için sıradan bir tarih değildir. Çarlık Rusyası’nın Kafkasya’daki askerî hâkimiyetinin ardından yüz binlerce insanın ata topraklarından koparıldığı, Karadeniz kıyılarında açlık, hastalık ve ölümle yüzleştiği büyük bir trajedinin sembolüdür. Akademik çalışmalar, 1864’te doruğa ulaşan sürgünün çok büyük bölümünün Osmanlı topraklarına yöneldiğini ve yolculuk sırasında çok sayıda insanın hayatını kaybettiğini ortaya koyuyor. 

Bu acıyı unutmak da küçümsemek de mümkün değildir. Çerkezlerin tarihî hafızalarına, kültürlerine, geleneklerine ve atalarının yaşadığı büyük acıya sahip çıkmaları en doğal haklarıdır. Ancak tarihin bir başka tarafını da unutmamak gerekir.

O insanların önüne Osmanlı kapısı açıldı.

Devlet, bütün imkânsızlıklarına rağmen yüz binlerce muhacirin iskânı, iaşesi ve hayata yeniden tutunması için büyük bir yük üstlendi. Trabzon ve Samsun gibi şehirler büyük göç dalgasının başlıca giriş noktaları hâline gelirken, devlet göçmenlerin ve yerli halkın karşı karşıya kaldığı ağır şartları yönetebilmek amacıyla Muhacirin Komisyonu başta olmak üzere çeşitli mekanizmalar oluşturdu. Çerkezler Anadolu’dan Rumeli’ye ve Osmanlı coğrafyasının başka bölgelerine kadar geniş bir alana yerleştirildi.

Fakat bu hikâyeyi yalnızca “Osmanlı Çerkezlere kucak açtı” diye anlatmak da eksik kalır. Çünkü Çerkezler bu ülkeye yalnızca sığınmadılar; zaman içinde bu toprakların savunmasına, devletine ve toplumuna da katkıda bulundular. Nitekim tarih çalışmalarında Osmanlı topraklarına yerleşen Çerkezlerin bu coğrafyayı vatan olarak benimsedikleri ve Millî Mücadele döneminde de mücadeleye katıldıkları belirtilmektedir.

İşte üzerinde durmamız gereken esas nokta budur: Ortak vatan.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları arasında köken üzerinden bir hiyerarşi kurmak ne kadar yanlışsa, etnik kökenlerden yeni siyasi sınırlar ve ayrı egemenlik alanları üretmeye çalışmak da o kadar yanlıştır.

Bir insan Çerkez olabilir, Türk olabilir, Kürt olabilir, Boşnak, Arnavut, Gürcü veya Laz olabilir. Atalarının dilini öğrenebilir, kültürünü yaşatabilir, sürgününü anabilir, türküsünü söyleyebilir. Bunların hiçbiri Türkiye Cumhuriyeti’ne aidiyetle çelişmek zorunda değildir.

Fakat kültürel kimlik başka, etnik kimliği siyasi ayrışmanın aracına dönüştürmek başkadır.

Bugün sayıları sınırlı da olsa Çerkez kimliğini ortak vatandaşlığın karşısına yerleştiren, meseleyi kültürel haklardan çıkarıp etnik milliyetçilik üzerinden siyasi ayrışmaya taşıyan anlayışlarla karşılaşıyoruz. Burada itirazımız Çerkezliğe değil, kimliği ayrılıkçı siyasetin malzemesi yapan anlayışadır. Aynı ölçüyü hangi etnik kökenden gelirse gelsin herkes için savunmak gerekir.

Türkiye’nin farklı köklerden gelen vatandaşlarının ana dillerini, geleneklerini ve tarihlerini yaşatmaları bu ülkenin zenginliğidir. Ancak kültürel farklılığın siyasi parçalanmaya gerekçe yapılması bambaşka bir meseledir.

Çerkezlerin tarihini anlatırken Rusya’nın Kafkasya’da yaptıklarını unutmayacağız. İnsanların ata topraklarından nasıl koparıldığını da unutmayacağız. Ama ölümden kaçan insanlara Osmanlı’nın açtığı kapıyı, Anadolu insanının paylaştığı ekmeği ve sonraki kuşakların bu ülkenin kuruluşunda ve savunmasında verdiği mücadeleyi de unutmayacağız.

Çünkü tarih tek taraflı okunmaz.

Benim anlayışıma göre vefa da burada başlar. Ancak vefayı bir etnik topluluğa yöneltilmiş borçlandırma dili olarak değil, ortak tarihe ve ortak vatana karşı karşılıklı sorumluluk olarak görmek gerekir. Devlet vatandaşının kültürüne, hukukuna ve onuruna sahip çıkar; vatandaş da ülkesinin birliğine, bağımsızlığına ve ortak geleceğine sahip çıkar.

Çerkez kökenli vatandaşlarımız bu ülkenin misafiri değildir. Yüzyılı aşkın zamandır bu toprağın evladıdır. Şehidiyle, askeriyle, devlet adamıyla, sanatçısıyla, çiftçisiyle, işçisiyle bu ülkenin tarihinin içerisindedir.

Bu nedenle 21 Mayıs’ın bize bırakması gereken mesaj yeni ayrılıklar üretmek değil, sürgünün ne büyük bir felaket olduğunu hatırlayarak bir vatana sahip olmanın kıymetini bilmektir.

Kafkasya’dan koparılan insanların torunlarının bugün özgürce yaşadığı ülke Türkiye’dir. Kültürlerini yaşatmaları haktır; ortak vatana aidiyet ise hepimizin müşterek sorumluluğudur.

Atalarımızın hangi dağdan, hangi ovadan, hangi köyden geldiği tarihimizdir.

Türkiye Cumhuriyeti ise ortak vatanımız ve ortak geleceğimizdir.

Bu Yazıyı Paylaş