Büyük servetlerin arkasındaki karanlık ilişkiler ve milletin sahipsiz bırakılan alın teri!
Türkiye’de son yıllarda yaşanan ekonomik gelişmeleri anlamakta gerçekten zorlanıyoruz. Bir tarafta geçim mücadelesi veren milyonlarca insan, diğer tarafta servetlerine servet katanlar…
Özellikle son zamanlarda altın piyasasında yaşananlar ve bazı büyük kuruluşlar hakkında gündeme gelen kara para aklama iddiaları, üzerinde ciddiyetle durulması gereken soruları beraberinde getiriyor.
Aylardır televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal medyada sözde ekonomistleri dinliyoruz. Neredeyse her gün altının ne kadar değerleneceğini, fiyatının nerelere çıkacağını, altın almayanların nasıl büyük fırsatlar kaçıracağını anlatıyorlar.
Peki, bu insanları kimler konuşturuyor? Kimler destekliyor? Sürekli altın alımını teşvik eden bu açıklamaların arkasında gerçekten ekonomik analizler mi var, yoksa başka hesaplar mı?
Bunlar cevaplanması gereken sorulardır.
Çünkü mesele yalnızca altının fiyatı değildir. Mesele, milletin alın teriyle kazandığı üç beş kuruşun geleceğidir.
İnsanlarımız zengin olmak için değil, çoğu zaman elindekini kaybetmemek için altın alıyor. Emekli maaşından artırdığı parayı, yıllarca çalışarak biriktirdiği tasarrufunu, çocuklarının geleceği için ayırdığı üç beş kuruşu altına yatırıyor.
Birikim yapmak, geleceğini güvence altına almak isteyen bu insanların duygularını istismar etmekten daha büyük bir vicdansızlık olabilir mi?
Elbette altın bir yatırım aracıdır. Elbette ekonomistler piyasa hakkında değerlendirme yapabilir. Ancak sürekli yükseliş beklentisi oluşturarak insanları alıma yönlendirenlerin, özellikle de bu yönlendirmelerden kimlerin kazanç sağladığının sorgulanması gerekir.
Bugün altın sektöründeki bazı kuruluşlar hakkında ortaya atılan kara para aklama iddiaları, ister istemez akıllara başka sorular da getiriyor.
Acaba bu büyük sermaye sahipleriyle kamuoyunu yönlendiren bazı isimler arasında çıkar ilişkileri var mı? Vatandaşın tasarrufları üzerinden kimler kazanç sağlıyor?
Bu soruların cevabını bulmak devletin görevidir.
Bir söz vardır: “Büyük servetlerin arkasında büyük suçlar vardır.”
Elbette her büyük servetin arkasında suç aramak doğru değildir. Ancak kaynağı açıklanamayan servetlerin, şaibeli ilişkilerin ve haksız kazanç iddialarının üzerine gidilmesi de hukuk devletinin vazgeçilmez sorumluluğudur.
Burada üzerinde durulması gereken bir başka önemli mesele daha var.
Türkiye’de halkı yanıltıcı bilgi yaydıkları iddiasıyla gazeteciler, siyasetçiler gözaltına alınabiliyor, hatta tutuklanabiliyor.
Peki, ekonomik konularda halkı bilerek yanlış yönlendirenler, gerçek dışı beklentiler oluşturarak insanların birikimlerini riske atanlar da suç işlemiyor mu?
Halkı yanıltmak yalnızca siyasi konularda mı suçtur? İnsanların düşüncelerini yanlış yönlendirmek soruşturma konusu olurken, milyonlarca insanın cebini ve geleceğini etkileyen ekonomik yönlendirmeler neden aynı ciddiyetle ele alınmasın?
Elbette her yanlış ekonomik tahmin suç değildir. Ancak bilerek yanıltma, piyasa manipülasyonu veya haksız kazanç amacıyla hareket edildiğine ilişkin somut deliller varsa bunun da hukuki karşılığı olmalıdır.
Peki, bizi bu insanlardan koruyacak savcılar yok mu? Milletin alın terini korumak da adaletin görevi değil mi?
Bu soruları sormak, vatandaş olarak en doğal hakkımızdır.
Burada siyasi iktidara önemli bir görev düşüyor.
Başlatılan operasyonlar göstermelik kalmamalı, soruşturmalar sonuna kadar götürülmelidir. Suça karıştığı yargı kararıyla ortaya konulan kim varsa, makamına, parasına, nüfuzuna bakılmadan hesap vermelidir.
Suçtan elde edildiği belirlenen servetlere hukuk çerçevesinde el konulmalı, milletin hazinesine, yani Beytülmal’e kazandırılmalıdır.
Ama asıl mesele şudur:
Devlet yalnızca suç işlendikten sonra harekete geçen bir mekanizma olmamalıdır. Vatandaşın alın terini, tasarrufunu ve geleceğini koruyacak denetim düzenini de kurmalıdır.
Çünkü bu ülkede insanlar zaten hayat pahalılığıyla, enflasyonla, geçim sıkıntısıyla mücadele ediyor. Bir de birikimlerini korumaya çalışırken yanlış yönlendirmelerin ve çıkar hesaplarının kurbanı olmamalıdır.
Ben ekonomist değilim. Altının yarın kaç lira olacağını da tartışmıyorum.
Benim meselem, bu milletin alın teridir.
Milletin alın teri sahipsiz bırakılmıştır. Bu sahipsizliğin sorumluluğunu da öncelikle ülkeyi yöneten siyasi iktidar taşımaktadır.
Unutulmamalıdır ki devletin en temel görevlerinden biri, güçlülerin servetini değil, vatandaşın hakkını korumaktır.
Çünkü milletin alın terinin hesabını soramayan bir yönetim, milletin adalet duygusunu da koruyamaz.
Yazarın Diğer Yazıları
- Milletin Parası Yurt Dışında, Peki Devlet Ne Yapıyor?
- OKTAY SARAL’IN GÖREVDEN ALINMASI VE KARDEŞLİĞİMİZİN SINAVI
- Devlet, Mafya ve Görünmeyen Savaşlar: Türkiye'de Yaşananları Dünyadan Bağımsız Okuyabilir miyiz?
- Siyasette Bazen Bir Kişi Gider, Bir Parti Kurulur!
- "Ne Mutlu Türk'üm Diyene!" Bir Irk Değil, Bir Aidiyet Beyanıdır
- Türk Dünyasına Gönül Veren Bir Türk Kadını: Nurane Güler ve Bakü’den Yükselen Kardeşlik Sesi
- Siyasete ve hayata renk katanlar: Kaptan Mustafa Can
- Her kazadan sonra aynı acı, aynı taziyeler… Peki, değişen ne?
