Siyasette Bazen Bir Kişi Gider, Bir Parti Kurulur!
Siyasette yükselmek zordur, yükselişi sürdürebilmek ise çok daha zordur. Hele Türkiye gibi siyasi dengelerin hızla değiştiği, bir sözün, bir davranışın, hatta bazen bir kişinin bütün siyasi gündemi değiştirebildiği bir ülkede…
Siyasi tarihimiz bunun örnekleriyle doludur.
1995 genel seçimleri öncesinde MHP’nin yaşadıkları bunlardan biridir.
O dönemde MHP yükseliş beklentisi içerisindeydi. Seçim barajını aşacağına ilişkin güçlü bir kanaat oluşmuştu. Ancak milletvekili adayı Nusret Demiral’ın Türkçe ezan konusundaki açıklaması, bir anda seçim gündeminin önüne geçti.
MHP, kendi politikalarını anlatmak yerine bu açıklamanın oluşturduğu tartışmaları cevaplamak zorunda kaldı. Sonuçta yüzde 8,18 oy alarak Meclis dışında kaldı.
Elbette bir seçim sonucunu yalnızca tek bir açıklamaya bağlamak doğru değildir. Ancak bu olay, siyasette zamanlamanın, söylem birliğinin ve kamuoyu algısının önemini göstermesi bakımından hâlâ üzerinde düşünülmesi gereken bir örnektir.
Üstelik yakın siyasi tarihimizde benzer örnekler az değildir. Partilerin yükseliş dönemlerinde yaşanan iç tartışmalar, liderlik mücadeleleri, beklenmedik açıklamalar ve siyasi savrulmalar kimi zaman seçim sonuçlarını, kimi zaman da partilerin geleceğini etkilemiştir.
Çünkü siyasette bazen rakibinizin yapamadığını, kendi içinizden birileri yapabilir.
İYİ PARTİ’NİN ÖNÜ AÇIK, AMA DİKKATLİ OLMAK ZORUNDA
Bugün İYİ Parti’yi değerlendirirken meseleye yalnızca bir milletvekilinin açıklaması veya partiden ayrılması üzerinden bakmayı doğru bulmuyorum.
Son dönemde yayımlanan bazı kamuoyu araştırmaları, İYİ Parti’nin yeniden yükseliş eğiliminde olduğuna işaret ediyor. Araştırmaların sonuçları birbirinden farklı olsa da partinin siyasette yeniden dikkat çeken bir konuma geldiği kanaatindeyim.
Bana göre bu gelişmede Genel Başkan Müsavat Dervişoğlu’nun özellikle millî meselelerde ortaya koyduğu açık ve tutarlı siyasi tavrın önemli bir payı bulunmaktadır.
Ancak tam da İYİ Parti’nin Türkiye’de yeniden bir cazibe merkezi ve umut hâline gelme imkânı yakaladığı dönemde, peş peşe istifalar ve başka partilere geçişler yaşandı.
Bazıları bu ayrılıkların İYİ Parti’yi ciddi biçimde zayıflatacağını düşündü.
Oysa bugüne kadar ortaya çıkan tablo, ayrılıkların partiye yönelik ilgiyi bütünüyle ortadan kaldırmadığını gösteriyor.
Bana göre burada önemli bir siyasi gerçek ortaya çıktı:
Bir partinin gücü, bünyesinde tuttuğu isimlerden çok, savunduğu fikirlerin toplumda bulduğu karşılıkla ilgilidir.
İnsanlar gelir, insanlar gider. Milletvekilleri değişir, yöneticiler değişir. Ancak bir siyasi hareketin varlık sebebi, ilkeleri ve toplumla kurduğu güven ilişkisi devam ediyorsa yoluna devam etmesi mümkündür.
Bu bakımdan İYİ Parti’nin bugün bulunduğu noktayı olumlu değerlendiriyorum. Daha ileriye gidebilmesinin önünde de önemli fırsatlar bulunduğuna inanıyorum.
MESELE YALNIZCA “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” MESELESİ DEĞİLDİR!
İYİ Parti Milletvekili Ahmet Eşref Fakıbaba’nın açıklamaları üzerine Genel Başkan Müsavat Dervişoğlu’nun ortaya koyduğu tavrı yalnızca etnik aidiyet üzerinden değerlendirmek, yaşanan meselenin siyasi boyutunu görmezden gelmek olur.
Dervişoğlu’nun, “Ne mutlu Türk’üm diyene” diyemeyen birinin partide yeri olmadığı yönündeki açıklaması, partisinin milliyetçilik anlayışı bakımından ilkesel bir tutum olarak değerlendirilmelidir.
Çünkü burada yalnızca bir sözün söylenip söylenmemesi tartışılmıyor.
İYİ Parti aylardır, kamuoyunda “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan sürece karşı ciddi bir siyasi mücadele yürütüyor.
Terör örgütünün ve örgüt liderinin muhatap alınması, çeşitli ayrıcalıklar tanınması ihtimali ve kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak tartışılan düzenlemeler konusunda itirazlarını dile getiriyor.
Bu süreçte Genel Başkanından teşkilatlarına kadar partinin önemli bir siyasi emek ortaya koyduğu görülüyor.
Mitingler, Meclis konuşmaları, basın açıklamaları ve saha çalışmalarıyla belirli bir siyasi çizgi savunuluyor.
İşte tam da böyle bir dönemde, bu mücadelenin içerisinde yer alan bir milletvekilinin çıkıp partinin temel itirazlarının karşısında duran açıklamalar yapması, yalnızca kişisel görüş farklılığı olarak görülemez.
Fakıbaba’nın “Terörsüz Türkiye” sürecine destek vermesi, yeni anayasa konusunda partisinden farklı bir tutum ortaya koyması ve milliyetçilik anlayışını farklı biçimde tarif etmesi birlikte değerlendirilmelidir.
Üstelik kendi açıklamalarından, parti içerisinde bu konularda farklı düşündüğü hâlde grup kararına uyduğu anlaşılmaktadır.
Burada tartışılması gereken önemli bir siyasi tutarlılık meselesi vardır.
Bir siyasi parti aylarca belirli bir politikaya karşı mücadele verirken, o mücadelenin içerisinde bulunan bir milletvekilinin sonradan kamuoyu önünde bambaşka bir siyasi tutum ortaya koyması elbette sorgulanacaktır.
Bunu yalnızca bir kimlik tartışmasına indirgemek, olayın bütününü görmemek anlamına gelir.
Kaldı ki Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözü, benim anlayışımda bir soy üstünlüğü değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk milletinin ortak geleceğine duyulan aidiyetin ifadesidir.
Bu sözün anlamı ve milliyetçilik anlayışı elbette demokratik zeminde tartışılabilir. Ancak İYİ Parti’de yaşanan ayrışmanın terörle ilgili süreç ve anayasa konusundaki farklılıkları da kapsadığı unutulmamalıdır.
Siyasette fikir ayrılığı meşrudur. Fakat siyasi tutarlılık ve seçmene karşı sorumluluk da en az fikir özgürlüğü kadar önemlidir.
SORUN YALNIZCA FAKIBABA DEĞİL!
Bugün İYİ Parti içerisinde, partinin ortak siyasi söylemiyle uyumu tartışılabilecek açıklamalar yapan başka milletvekilleri de bulunduğunu düşünüyorum.
İsimlerini burada tek tek yazmayacağım.
Sosyal medya paylaşımlarını, basına verdikleri beyanatları, kamuoyu önündeki tavır ve davranışlarını takip edenler neyi kastettiğimi anlayacaktır.
Bazı milletvekillerinin kişisel çıkışları, partinin gündemini güçlendirmek yerine tartışmayı kendi üzerlerine çekiyor.
Dahası, parti içerisinde belirli bir siyasi ağırlığı bulunan bazı isimlerin de tutumlarının ne ölçüde fayda sağladığı sorgulanmalıdır.
Siyasette tribünlere oynamakla partiye hizmet etmek aynı şey değildir.
Elbette siyasi partilerde farklı düşünceler olacaktır. Herkesin aynı cümleleri kurduğu, kimsenin itiraz edemediği bir yapı demokratik siyaset açısından sağlıklı değildir.
Ancak farklı düşünmek başka, partinin temel politikaları konusunda kamuoyuna sürekli çelişkili mesajlar vermek başkadır.
İYİ Parti yönetiminin bu ayrımı açık biçimde ortaya koyması gerektiğine inanıyorum.
Söylem birliği sorunu doğurabilecek isimlerle konuşulmalı, gerekli uyarılar yapılmalı, ortak siyasi ilkelerin nasıl temsil edileceği netleştirilmelidir.
Çünkü bir siyasi partinin genel başkanı her gün kendi milletvekillerinin sözlerini açıklamak zorunda kalıyorsa ortada yönetilmesi gereken bir sorun vardır.
MHP ÖRNEĞİNDEN ÇIKARILMASI GEREKEN BAŞKA BİR DERS DAHA VAR
Burada MHP’nin bugünkü siyasi konumuna da değinmek istiyorum.
MHP’nin geçmişte savunduğu bazı temel politikalarla bugünkü siyasi tercihleri arasında ciddi farklılıklar bulunduğu kanaatindeyim.
Özellikle terörle mücadele, siyasi ittifaklar ve milliyetçilik anlayışı bakımından geçmiş söylemleriyle bugünkü tutumları arasında tartışılması gereken önemli değişiklikler yaşandı.
Bu değişikliklerin MHP’nin geleneksel tabanındaki herkesin duygu ve düşünceleriyle örtüştüğünü söylemek mümkün değildir.
Buna rağmen MHP siyasi varlığını sürdürüyor. Kimi zaman oy kaybı ihtimalini göze alarak kendi belirlediği siyasi çizgide ilerlemeyi tercih ediyor.
Ben MHP’nin bugünkü politikalarını doğru bulduğum için bu örneği vermiyorum. Tam tersine, geçmişte savunulan ilkelerle bugünkü tercihler arasındaki farklılıkları önemli buluyorum.
Ancak burada siyasetin başka bir gerçeğiyle karşılaşıyoruz.
Bir siyasi parti her kararını oy kaybetme korkusuyla alırsa, bir süre sonra kendi siyasi kimliğini de kaybedebilir.
Bazen bir kararın kısa vadede kaç oy getireceğinden çok, hangi ilkeye dayandığı önemlidir.
Müsavat Dervişoğlu’nun son dönemdeki tutumunu bu açıdan anlamlı buluyorum.
Bir milletvekilini kaybetme ihtimali, Meclis’teki sayısal dengeler veya siyasi hesaplar, partinin temel ilkelerinden daha önemli görülmemelidir.
Bu, her farklı görüşün partiden uzaklaştırılması gerektiği anlamına gelmez. Ancak ortak siyasi çizgiyle açıkça çelişen tutumlar karşısında nasıl hareket edileceği de belirsiz bırakılamaz.
Siyasette kararlılık, herkesi yanında tutmak değildir. Gerektiğinde siyasi bedel ödemeyi göze alabilmektir.
İYİ PARTİ’NİN ASIL SINAVI ŞİMDİ BAŞLIYOR
Bugün İYİ Parti açısından karamsarlığı gerektirecek bir tablo görmüyorum.
Aksine, geçmişte yaşanan bütün ayrılıklara, istifalara ve iç tartışmalara rağmen partinin yeniden toplumun dikkatini çekebildiğini düşünüyorum.
Bu önemli bir imkândır.
Ancak siyasi fırsatlar kendiliğinden başarıya dönüşmez.
İYİ Parti’nin önünde yalnızca mevcut seçmenine seslenmek değil, siyasetten uzaklaşmış, umudunu kaybetmiş, kendisini temsil edecek güvenilir bir adres arayan geniş toplum kesimlerine ulaşmak gibi önemli bir görev bulunmaktadır.
Bunun yolu da yalnızca genel başkanın performansından geçmiyor.
Milletvekillerinin, genel başkan yardımcılarının, parti yöneticilerinin ve teşkilatların aynı siyasi sorumluluğu taşıması gerekiyor.
Bir tarafta genel başkan millî meselelerde açık bir tutum ortaya koyarken diğer tarafta milletvekillerinin bu tutumu tartışmalı hâle getirecek açıklamalar yapması, kamuoyunda güven sorununa yol açabilir.
Parti içerisinde tanınmış olmak, teşkilatlarda karşılık bulmak veya geçmişte önemli görevlerde bulunmuş olmak hiç kimseyi eleştiriden muaf kılmaz.
Herkes kendisine şu soruyu sormalıdır:
Benim söylediğim söz, yaptığım açıklama, ortaya koyduğum davranış partime ne kazandırıyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca kişisel görünürlükse, orada ciddi bir siyasi muhasebeye ihtiyaç vardır.
İYİ Parti’nin geleceği açısından yapılması gereken, farklı sesleri susturmak değil; ortak ilkeler etrafında güçlü, tutarlı ve güven veren bir siyasi yapı oluşturmaktır.
Siyasi partiler ne tek bir milletvekiliyle büyür ne de tek bir milletvekilinin ayrılmasıyla yok olur.
Partileri yaşatan, toplumun onlara neden ihtiyaç duyduğudur.
İYİ Parti’nin bugün önünde önemli bir siyasi alan bulunduğuna inanıyorum. Bu alanın genişleyip genişlemeyeceğini ise ortaya koyacağı politikalar, teşkilatlarının çalışmaları, topluma vereceği güven ve kendi içerisindeki tutarlılık belirleyecektir.
Müsavat Dervişoğlu’nun önündeki sorumluluk yalnızca partiyi bir arada tutmak değil, bu birlikteliği ortak ilkeler ve siyasi hedefler üzerinde güçlendirmektir.
Çünkü siyasette bazen bir kişiyi kaybetmemek için gösterilen çaba, çok daha büyük güven kayıplarına yol açabilir.
Buna karşılık ilkeli bir duruş, kısa vadede siyasi bedeller doğursa bile uzun vadede güven oluşturabilir.
Bir milletvekili kaybetmek siyasi kayıptır. Ama milletin güvenini kaybetmek çok daha ağır bir kayıptır.
Unutulmamalıdır ki bir partinin geleceğini yalnızca kimlerin geldiği veya kimlerin gittiği belirlemez.
Asıl belirleyici olan, geride kalanların neye inandığı, ne söylediği ve söylediklerinin arkasında ne kadar durabildiğidir.
Yazarın Diğer Yazıları
- Milletin Parası Yurt Dışında, Peki Devlet Ne Yapıyor?
- OKTAY SARAL’IN GÖREVDEN ALINMASI VE KARDEŞLİĞİMİZİN SINAVI
- Büyük servetlerin arkasındaki karanlık ilişkiler ve milletin sahipsiz bırakılan alın teri!
- Devlet, Mafya ve Görünmeyen Savaşlar: Türkiye'de Yaşananları Dünyadan Bağımsız Okuyabilir miyiz?
- "Ne Mutlu Türk'üm Diyene!" Bir Irk Değil, Bir Aidiyet Beyanıdır
- Türk Dünyasına Gönül Veren Bir Türk Kadını: Nurane Güler ve Bakü’den Yükselen Kardeşlik Sesi
- Siyasete ve hayata renk katanlar: Kaptan Mustafa Can
- Her kazadan sonra aynı acı, aynı taziyeler… Peki, değişen ne?
Yorumlar
- ADSIZ
1995 seçimini ilk önce Fetö yoluna giren muhsin yazıcıoğlu ekibi darbesidir Partinin uç önderleri gitmiş sıradan kişiler illerde ve ilçelerde zayıf örgütler kalmıştır İyi partinin kuruluşu sebebi ülkücü hareketi yaşamak ve yaşatmak için kuruldu Lider kadro bunu unutarak Türk düşmanlığı belirli kişileri mv adayı ve yetkil yerlere görev verilince Mhp neden ayrıldık sorusu geldi Her ülkücüyüm diyeni gerçek ülkücü sandık Meral hanım ilkesiz oluşuna koray bey musafat ve ses çıkarmayışı partideki ülkücüler umutsuz oldular Uyuyan veya uyuma numarası yapan musafat bitmiştir bana görrde ihanet içindedir Rahmetli Nejdet sevinç bir makalesibde şöyle yazmıştır Ülkücü hareketin tekeri her şad da dönmelidir Terkeri durduran haindir bilmeden durdurursa yine haindin bir ülkücünün asla hata yapma hakkı yoktur Çünkü ülkücü anadolu Türklüğünü değil dünya Türklüğünü temsil ediyor bu ağır yükü taşıyanların hatası kabul edilmez demişdi
- Alp Demir
Parti demek ilke demektir. İlkesi olmayan parti olmaz. Ya da birden fazla ve birbiri ile çelişen ilkeler karmaşası da olmaz. CHP bunun kurbanlarının başında geliyor. Atatürk'ün partisinde, Atatürk'e ırkçı diyenler, diktatör diyenler barınıp, Cumhuriyeti savunanlarla, Cumhuriyet'i yıkıp yeniden kendi kafalarına göre düzenlemek isteyenler, Lozan yerine Sevr'i isteyenler, bunları parti içi demokrasi adı altında dillendire dillendire en sonunda kendi başlarını yediler. CHP içinden bu güne kadar 5 parti çıktı. Kalanlar hala aynı karmaşayı yaşamaya devam ediyor. Sonunda CHP'nin Atatürk'ü ve ilkelerini zaten hiç benimsememiş olduğu ortaya çıktı. CHP ilkesizliğin direğini dikmiştir. Hala da aynı kafadalar. MHP bu güne kadar ilkesel anlamda çok yalpalamamıştı. Ancak bu Terörsüz Türkiye ile tüy dikti. Hiç kimse kendi inanmadığı bir ilkeyi savunamaz. Partiler kendi ilkelerine uygun olmayanları bünyelerine sokmamalıdır. Bu halkı kandırmaktan başka bir şey değildir. At izi ile it izi birbirine karışmamalıdır. Bu gün siyasetteki yozlaşmanın ve ahlaki çöküntünün nedeni de budur zaten. Her parti ilkesini kesin çizgilerle belirlesin, millet kandırılmadan, gönül rahatlığı ile seçimini yapsın.
