Köşe Yazısı

Terör Sevicilik

6 dk Sesli Dinle 0

Mehmet Metiner'in kaleme aldığı "Sürece Dair Uyarılar ve Tavsiyeler" başlıklı yazı; terör örgütünü ve elebaşlarını sürecin asli muhatabı, yönlendiricisi ve "kurucu önder" olarak lanse eden, hukuku ve meşru devleti bir kenara iterek silahlı tahakkümü meşrulaştıran son derece tehlikeli bir siyasi savrulmanın ürünüdür. Bu metin, terörizme umut aşılayan, devletin egemenlik haklarını pazarlık masasına süren, aziz milletimizin en hassas değerlerini hiçe sayan ve milleti yanıltmayı amaçlayan iddialarla doludur.

Yazıda adı geçen kritik eşik ve çerçeve yasa söylemleri, Türkiye'nin onlarca yıldır bedelini ağır ödediği terör belasını ve toplumsal meseleleri, meşru devlet mekanizmalarını ve Anayasa'yı baypas ederek terörist başının talimatları ve vesayet odaklarıyla çözme iddiası taşıyan bir teslimiyet arayışıdır. 

Yazıda sözü edilen "inşa süreci" ise, hukukun üstünlüğüne ve milletin iradesine dayanmak yerine; terör elebaşlarının rolünü meşrulaştıran, Kandil ve DEM Parti ekseninde yeni bir siyasi statüko kurmayı amaçlayan tehlikeli bir mimaridir. Bu zihniyetin temel argümanlarına karşı hukuki, vicdani, tarihi ve milli gerçeklere dayanan bütüncül bir reddiyeyi tüm detaylarıyla ortaya koymak tarihî bir sorumluluktur.

Mehmet Metiner, Öcalan'ın onay verdiği bir "çerçeve yasa"dan medet umulmakta ve bu yasayı yetersiz veya eksik bularak eleştirenlerin sürece zarar verdiği iddia edilmektedir. Bu iddia, hukuk devletinin temel felsefesine ve millet iradesine doğrudan bir saldırıdır. Hukuk devletlerinde yasalar terör örgütü elebaşlarının, katillerin veya dağdaki çetelerin onayına göre değil, milletin egemenliğini doğrudan temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yapılır. 

On binlerce masum insanın, bebeğin, kadının, öğretmenin, askerin ve polisin katilini "kurucu önder" olarak nitelendirmek ve yasaların meşruiyetini bir teröristin onayına bağlamak, Anayasa'ya, hukuk devletine ve bu ülkede can veren şehitlerin aziz hatırasına açık bir hıyanettir. 

Kanlı bir terörist başı asla ve asla TBMM için bir "onay makamı" olamaz; devletin yasaları hiçbir terör odağının vesayetine, tehdidine veya icazetine teslim edilemez. Yasaları eleştirenleri suçlamak, terörün gölgesinde bir teslimiyet düzenini dayatmak demektir.

Öcalan'ın "fiziki özgürlük" şartını sürecin önüne geçirmemesi gerektiği yönündeki argümanlar, temel bir yanılgıyı ve suçluyu aklama çabasını gözler önüne sermektedir. Suçlu ve katil bir kişinin "fiziki özgürlüğü"ile devletin ali menfaatlerinin aynı düzlemde tartışılması dahi kabul edilemez bir akıl tutulmasıdır. 

Bebek katili bir teröristin özgürlüğü ne bir müzakere konusudur ne de pazarlık masasına sürülebilir. Adalet mekanizması teröristlerin masadaki taktiklerine, Kandil'in tehditlerine veya siyasi hesaplara göre değil, evrensel hukuk kurallarına, ceza kanunlarına ve mahkeme kararlarına göre işler. Terörizme umut aşılayan bu tarz söylemler, suçluları masumlaştırma ve devleti aciz göstererek terör örgütlerine taviz verme çabasından başka bir anlam taşımaz.

Kandil'deki terör elebaşlarının ve DEM Parti eksenindeki yapıların açıklamalarının "yapıcı" ve "pozitif"olarak nitelendirilmesi, silahlı tahakkümün meşrulaştırılmasıdır. Kandil ve DEM Parti, Türk devletinin muhatapları mıdır? Asla değildir. 

Arkasında silah, kan, gözyaşı ve binlerce masumun ahı olan hiçbir yapı meşru bir muhatap olamaz. Kandil'deki katillerin açıklamaları ancak ve ancak stratejik birer taktikten, zaman kazanma hamlelerinden ve silahlı baskının sürdürülmesinden ibarettir. 

Silahı bırakmaktan, teslim olmaktan ve terör faaliyetlerinden kesin olarak vazgeçmeyen yapılarla masaya oturmak, devleti terör örgütünün eşiti haline getirmek demektir; zira meşru siyasetin yolu terörün kırıntısıyla, dağın vesayetiyle veya silahın gölgesiyle bağ kurmaktan asla geçemez. Bu tür yapıları muhatap almak, millete ve demokrasiye vurulacak en büyük darbedir.

Mehmet Metiner'in; "İnşa süreci başlıyor. Birlikte kazanacak ve birlikte büyüyeceğiz. Türkiye kazanacak. Ne devletin beka sorunu olacak ne de Kürdün gelecek kaygısı" şeklindeki ifadeleri, gerçeği tersyüz eden, toplumsal huzuru zedeleyen ve terörün varlığını meşrulaştıran tehlikeli bir manipülasyondur. Bu söylemler, aziz milletimizin en hassas değerlerini hiçe sayan bir teslimiyet zihniyetinin ürünüdür. 

Türkiye Cumhuriyeti'nde kökeni, mezhebi veya meşrebi ne olursa olsun her bir vatandaşımız bu devletin asli, eşit ve birinci sınıf sahibidir. Çanakkale'de, Dumlupınar'da, 15 Temmuz'da ve terörle mücadelede Türk ile Kürt omuz omuza can vermiştir; bu tarih kardeşliğin kanla yazılmış destanıdır. Türkiye'de Kürt sorunu mu var ki Apo Türk vatandaşlarının temsilcisidir? 

"Kürt sorunu" var denilerek sunulan şey, aslında bölge halkını yıllardır baskı altında tutan, çocukları dağa kaçıran, esnafı haraca bağlayan ve Kürt vatandaşlarımızı en çok mağdur eden PKK terör örgütünün ta kendisidir. Sorun Kürtlerin değil; Kürt kardeşlerimizi maske yaparak kan döken emperyalist piyonu terör örgütünün ve onun arkasındaki odakların sorunudur.

Ayrıca, on binlerce insanın katili olan bir terörist başı asla ve asla Türk vatandaşlarının, özellikle de Kürt vatandaşlarımızın temsilcisi olamaz. Kürt vatandaşlarımızın iradesini teröristbaşlarına veya Kandil'deki katillere mal etmek, bu millete ve milyonlarca şerefli Kürt vatandaşımıza yapılabilecek en büyük hakarettir. Kürt vatandaşlarımızın iradesi de, geleceği de terör baronlarının iki dudağı arasında değildir; bu milletin onurlu evlatları kendi iradelerini meşru devletlerine, demokratik kurumlarına ve sandığa yansıtır, dağdaki katillere ve onların siyasi uzantılarına asla teslim etmez.

Bu vatanın bayrağı inmesin, ezanı susmasın, vatan bölünmesin ve devleti aliye ebediyen yaşasın diye toprağa düşen şehidin ve gazinin aziz hatırası meydanlardayken, onların kanı hala kurumamıştır. Gazilerimizin vücutlarındaki yaralar bu milletin vicdanındaki en derin sızı ve şerefli nişanesidir. Kanlı bir terör örgütünü ve onun başını "muhatap" veya "kurucu önder" olarak parlatmak; şehitlerimizin kemiklerini sızlatmak, anaların gözyaşlarını yok saymak ve gazilerimizin fedakarlıklarını boşa çıkarmak demektir. Devletin bekasını teröristbaşının lütfuna, onayına veya iki dudağı arasına bağlayanlar, bu vatanın en temel manevi değerlerini ve şehitlerin mukaddes emanetini ayaklar altına almaktadır. Hiçbir siyasi hesap veya geçici çıkar, bu milletin şehitlerine olan borcundan ve adalet arayışından daha üstün olamaz.

"İnşa süreci başlıyor. Birlikte kazanacak ve birlikte büyüyeceğiz. Türkiye kazanacak" iddiası kisvesi altında terör örgütlerine alan açmak, geleceği kurtarmak değil, ülkenin yarınlarına dinamit koymaktır. 

Gerçek bir inşa süreci; teröristlerle masaya oturularak, katillerle müzakere edilerek veya vesayet odaklarına taviz verilerek değil; terörün kökünün tamamen kazındığı, hukukun, adaletin, liyakatin ve kardeşliğin egemen olduğu güçlü bir düzende yükselir. 

Ne devletin bekası terör odaklarının merhametine kalmıştır ne de Kürt vatandaşların geleceği katillerin çetesine muhtaçtır. Türkiye Cumhuriyeti, kimseden icazet almadan, hiçbir terör odağına boyun eğmeden, şehitlerinin kanını yerde bırakmadan, tek bayrak, tek vatan, tek devlet ve tek millet bilinciyle bu toprakların üzerinde haine ve teröre karşı durmaya devam edecektir. 

Terörün ve teröristin övüldüğü, umut bağlandığı her türlü senaryo tarih önünde baştan mahkûmdur ve milletimiz bu ihanet düzenine asla geçit vermeyecektir.

Siyaset sahnemizde yıllardır tekrarlanan o hastalıklı, o zehirli ezber yeniden önümüze sürülüyor: "Bizden başka vatansever yok." Bu toprakların kaderine ipotek koymaya çalışan iktidar blokunun ve onun yedek parantezinin dilinden düşmeyen bu kibirli söylem, sadece siyasi bir manipülasyon değil; aynı zamanda bu ülkenin kurucu iradesine, anayasal düzenine ve her bir vatandaşının eşitliğine yapılmış en büyük saygısızlıktır.

Bugün AKP Genel Başkanı sıfatıyla atılan her yanlış adımı, yapılan her skandal hatayı bu iktidar bloku"vatanın birlik ve bütünlüğü" perdesi arkasına saklamaktadır. Eleştirmenin adeta vatana ihanetle eşdeğer tutulduğu bu karanlık iklimde, gerçekler bilinçli olarak göz ardı edilmektedir; siyasi iktidarın yanlış ekonomi politikalarını, hukuku katleden kararlarını ya da liyakatsiz kadrolaşmalarını eleştiren herkes anında "hain"veya "dış mihrakların maşası" ilan edilmektedir.

Oysa AKP genel başkanı olmak başka bir şeydir, tarafsızlığı anayasal emir olan Cumhurbaşkanı olmak bambaşka bir şeydir! Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı, AKP genel başkanının siyasi çıkarları uğruna sergilediği bu akıl almaz olaylara ve ülkeyi felakete sürükleyen tercihlere asla fırsat vermemeli, aksine bu gidişata tüm gücüyle dur demelidir. Çünkü devletin ve milletin birliğini temsil eden bir makamın, parti genel başkanlığının milleti kutuplaştıran hamlelerinin önünü kesmesi anayasal bir zorunluluktur.

Bu Yazıyı Paylaş