Köşe Yazısı

Türk–Yunan Geriliminin Görünmeyen Yüzü

Levent Taşkıran
Levent Taşkıran
2 dk Sesli Dinle 0

Türk–Yunan ilişkileri söz konusu olduğunda genellikle “iki halk birbirine benziyor, sorun sadece siyasetçilerde” gibi yüzeysel bir anlatı tercih edilir. Oysa mesele bu kadar basit değildir. Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilimin arka planında, tarihsel hafıza, din–devlet ilişkisi ve milliyetçilik anlayışı açısından derin ve asimetrik farklar bulunmaktadır.
Türkiye’de Yunanistan ve Yunanlar üzerinden milliyetçi bir siyaset üretmek neredeyse mümkün değildir. En sert milliyetçi çevrelerde bile sistematik bir Yunan düşmanlığına rastlanmaz. Buna karşılık Yunanistan’da, en liberal kesimler dâhil olmak üzere, Türkiye ve Türk karşıtlığı toplumsal ve siyasal anlamda ciddi bir karşılık bulabilmektedir.

Bu farkın en çarpıcı örneklerinden biri Abdullah Öcalan’ın yakalanma sürecidir. Öcalan’ın Kenya’da Yunanistan Büyükelçiliği rezidansından çıkarılarak Türkiye’ye getirilmesi, Türkiye’de Yunanistan’a yönelik kalıcı bir toplumsal öfke doğurmamış, kısa sürede unutulmuştur. Bu durum, Türk toplumunda Yunan karşıtlığının ne kadar zayıf ve geçici olduğunu göstermektedir.

Yunanistan’daki tablo ise oldukça farklıdır. Özellikle kriz dönemlerinde Türk karşıtlığı hızla yükselmekte ve toplumun geniş kesimlerini etkileyebilmektedir. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Yunan milliyetçiliği ile Ortodoks Hristiyanlığın tarihsel olarak iç içe geçmiş olmasıdır. Yunanistan’da Ortodoks kimlik çoğu zaman milliyetçilikle birleşir; hatta aşırı milliyetçi refleksler bu dinsel kimlik üzerinden meşrulaştırılabilir.

Bu durumun kökleri Bizans dönemine kadar uzanır. Bizans’ta imparator yalnızca devletin başı değil, aynı zamanda Hristiyanlığın da lideriydi ( Basileus ). Devlet, din ve kimlik tek bir merkezde toplanmıştı. Bu tarihsel miras, modern Yunan milliyetçiliğinin temel taşlarından biridir.

Türkiye’de ise tarihsel süreç oldukça farklı ilerlemiştir. Osmanlı döneminde hilafet vardı; ancak hilafet mutlak bir dini otorite değil, büyük ölçüde politik bir kurumdu. Üstelik Osmanlı Devleti çok sayıda gayrimüslim topluluğu bünyesinde barındırıyor ve bu topluluklara belirli haklar tanıyordu. Bu çok kimlikli yapı, etnik ya da dinsel düşmanlıkların kurumsallaşmasını engellemiştir.

Zaten hilafet mutlak ve bağlayıcı bir dini güç olsaydı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Araplar ve diğer Müslüman topluluklar İngilizlerle iş birliği yaparak halifeye karşı ayaklanmazdı. Bu tarihsel gerçek, Türkiye’de dinin milliyetçilik üzerindeki etkisinin neden sınırlı kaldığını da açıkça göstermektedir.

Sonuç olarak Türk tarihinde kurumsal ya da toplumsal bir Yunan düşmanlığından söz etmek mümkün değildir. Buna karşılık Yunanistan’da Türk karşıtlığı, tarihsel, dinsel ve siyasal faktörlerle beslenen kalıcı bir olgu olarak varlığını sürdürmektedir. Bu gerçeği görmeden Türk–Yunan ilişkilerini sağlıklı biçimde analiz etmek mümkün değildir.

Bu Yazıyı Paylaş