Türkiye Bakidir!
Bu Aziz Millet Çok Bedel Ödedi. Artık Birlik Olma Zamanı!
BİR DEVLETİN DOĞUŞU, BİR MİLLETİN İRADESİ
Türkiye Cumhuriyeti; işgal edilmiş vatan toprakları üzerinde, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının önderliğinde, milletimizin büyük fedakârlıkları ve eşsiz mücadeleleri sonucunda kazanılan Kurtuluş Savaşı'nın ardından kurulmuş, köklü bir devlet geleneğinin mirasçısıdır. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından verilen bağımsızlık mücadelesi, yalnızca bir toprak parçasını kurtarma savaşı değil; bir milletin hür yaşama iradesinin, bağımsızlık aşkının ve yeniden ayağa kalkma kararlılığının tarihî ifadesidir.
Bugün bir zamanlar aynı tarihî coğrafyanın parçası olan topraklarda çok sayıda bağımsız devlet bulunmaktadır. Türkiye ise üç kıtanın kesişme noktasındaki stratejik konumu, Türk Boğazları, enerji kaynaklarına yakınlığı, doğal zenginlikleri, genç ve dinamik insan potansiyeli ve tarihî birikimiyle bölgesinde ve dünyada önemli bir ülkedir.
Bor ve Toryum başta olmak üzere önemli maden kaynaklarına sahip olan ülkemizin, toryum gibi stratejik öneme sahip yer altı kaynakları da bulunmaktadır. Petrol ve doğal gaz alanındaki potansiyelimizin değerlendirilmesi, enerji bağımsızlığımız açısından büyük önem taşımaktadır. Bu imkânları doğru politikalarla, bilimle, teknolojiyle ve üretimle değerlendirmek, gelecek nesillere karşı sorumluluğumuzdur.
Dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan, ortak tarih ve kültür bağlarına sahip milyonlarca Türk'ün varlığı da milletimizin önemli bir zenginliğidir. Türk milleti, binlerce yıllık devlet geleneğinden süzülen tecrübesiyle tarihin farklı dönemlerinde büyük devletler ve imparatorluklar kurmuştur.
Tarihimiz boyunca bağımsızlığımıza büyük önem verdik. Zorluklar karşısında yeniden ayağa kalktık. Bu millet, yalnızca kendi varlığını korumakla kalmadı; mazlumlara, ihtiyaç sahiplerine ve zulüm gören insanlara el uzatmayı da tarihî ve vicdani bir sorumluluk olarak gördü.
Ancak bütün bu değerler, sahip olduğumuz imkânların kendiliğinden sonsuza kadar devam edeceği anlamına gelmez. Bir ülkenin gerçek gücü; kaynaklarının yanında adaletinde, eğitiminde, ekonomisinde, kurumlarının sağlamlığında ve vatandaşlarının birbirine duyduğu güvende saklıdır.
BU COĞRAFYADA YAŞAMAK KOLAY DEĞİLDİR
Türkiye'nin bulunduğu coğrafya, tarih boyunca büyük mücadelelere, savaşlara, göçlere, siyasi hesaplaşmalara ve ekonomik baskılara sahne olmuştur. Bu topraklarda bağımsızlığımızı korumak, millî kimliğimizi yaşatmak ve geleceğimizi güvence altına almak kolay olmamıştır.
Tarihimiz bize bir gerçeği defalarca göstermiştir: Bağımsızlığın, huzurun, güvenliğin ve demokrasinin kıymeti, çoğu zaman bunların kaybedilme tehlikesiyle karşılaşıldığında daha iyi anlaşılır.
Bizler bu ülkenin geleceği için çok bedeller ödedik. Kimi zaman cephede canımızı, kimi zaman özgürlüğümüzü, kimi zaman ekonomik refahımızı, kimi zaman da toplumsal huzurumuzu kaybettik.
Şimdi geçmişin acılarından ders çıkarma, birbirimizi anlamayı öğrenme ve aynı acıların yeniden yaşanmaması için sorumluluk alma zamanıdır.
TERÖRÜN VE ŞİDDETİN AĞIR FATURASI
Türkiye, geçmişte ASALA terör örgütünün saldırılarında diplomatlarını, büyükelçilerini, konsoloslarını ve kamu görevlilerini kaybetti. Ülkemizi uluslararası alanda temsil eden insanlar, görevleri başında hain saldırıların hedefi oldu.
PKK terörü nedeniyle Mehmetçiğimiz, subaylarımız, polislerimiz, güvenlik korucularımız, öğretmenlerimiz, mühendislerimiz, işçilerimiz ve sivil vatandaşlarımız hayatlarını kaybetti. Anneler evlatlarını, çocuklar babalarını, eşler hayat arkadaşlarını yitirdi. Köyler boşaldı, aileler dağıldı, yatırımlar sekteye uğradı; ülkemizin insan kaynağına, ekonomisine ve toplumsal huzuruna ağır zararlar verildi.
Sarıkamış'tan Çanakkale'ye, Birinci Dünya Savaşı'ndan Millî Mücadele'ye; Kore'den Kıbrıs Barış Harekâtı'na ve sınır ötesi operasyonlara kadar pek çok dönemde askerlerimiz ve güvenlik güçlerimiz büyük fedakârlıklar gösterdi. Ayaklanmalar, iç çatışmalar ve terör saldırıları sırasında toplumun farklı kesimlerinden binlerce insanımız hayatını kaybetti.
15 Temmuz 2016'da FETÖ'nün hain darbe girişimi, milletimizin iradesini ve anayasal düzeni hedef aldı. O gece vatandaşlarımız, güvenlik güçlerimiz ve devlet kurumlarımız ağır bir sınavdan geçti. İnsanlarımız hayatlarını kaybetti, yaralandı; demokrasimiz büyük bir tehditle karşı karşıya kaldı.
Terörün, darbenin ve şiddetin kazananı yoktur. Kaybeden; evladını toprağa veren anne, babasını bekleyen çocuk, geleceği yarım kalan genç ve huzuru bozulan toplumdur.
Artık hiçbir annemizin gözyaşı terör nedeniyle akmasın, hiçbir evladımız toprağa düşmesin, hiçbir aile şiddetin ve ihanetin acısıyla yıkılmasın.
DEMOKRASİMİZ VE HUKUK DEVLETİMİZ AĞIR SINAVLARDAN GEÇTİ
Türkiye'nin demokrasi tarihi, yalnızca seçimlerden ve siyasi değişimlerden ibaret değildir. Aynı zamanda darbelerin, müdahalelerin, hak ihlallerinin ve özgürlük mücadelelerinin tarihidir.
27 Mayıs 1960 darbesiyle demokratik siyasi düzen kesintiye uğradı. Başbakan Adnan Menderes ile bakanlar Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edildi. Bu olaylar, milletimizin hafızasında derin izler bıraktı.
12 Mart 1971 askerî muhtırası, siyasi hayatımızda yeni bir kırılmaya yol açtı. 12 Eylül 1980 darbesi ise ülkemizin demokrasi tarihinde en ağır müdahalelerden biri olarak yerini aldı.
12 Eylül döneminde ülkücü ve devrimci gençler dâhil toplumun farklı kesimlerinden insanlar tutuklandı, yargılandı, işkence gördü, cezaevlerine konuldu; bazıları idam edildi, bazıları mesleklerinden ve geleceklerinden mahrum bırakıldı. Aileler dağıldı, gençlerin hayatları değişti, toplumsal hafızamızda derin yaralar açıldı.
1980 öncesinde yaşanan siyasi şiddet, sokak çatışmaları ve ideolojik kutuplaşma da ülkemize ağır bir fatura çıkardı. Gençlerimiz hayatlarını kaybetti, vatandaşlarımız korku içinde yaşadı, üretim ve ekonomi zarar gördü. Antidemokratik müdahaleler ve toplumsal çatışmalar, ülkemizin enerjisini kalkınma yerine iç mücadelelere harcamasına neden oldu.
28 Şubat sürecinde başörtülü kadınlar, imam hatip öğrencileri, dinî eğitim almak isteyen gençler ve aileleri çeşitli kısıtlamalarla karşılaştı. Eğitim ve çalışma hayatında yaşanan mağduriyetler, toplumun farklı kesimlerinde derin kırgınlıklara yol açtı.
Ergenekon ve Balyoz davaları da Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, sanıklar, aileleri ve yargı sistemimiz bakımından önemli tartışmalara ve mağduriyet iddialarına sahne oldu. Bu süreçler, hukuk devletinde delillerin güvenilirliğinin, bağımsız yargının ve adil yargılanma hakkının ne kadar hayati olduğunu gösterdi.
Demokrasi, yalnızca çoğunluğun yönetimi değildir. Aynı zamanda azınlığın hakkını korumak, farklı düşüncelere saygı göstermek, hukuku herkese eşit uygulamak ve devlet gücünü adaletle sınırlandırmaktır.
Hiçbir siyasi görüş, hiçbir makam ve hiçbir güç; hukukun, insan onurunun ve adaletin üzerinde olmamalıdır.
EKONOMİK KRİZLERİN BEDELİNİ VATANDAŞ ÖDEDİ
Ülkemiz son yetmiş yılda çeşitli ekonomik krizlerle karşılaştı. Bu krizlerin yükünü çoğu zaman dar gelirli vatandaşlarımız, esnafımız, çiftçimiz, memurumuz, işçimiz, emeklimiz, dul ve yetimlerimiz taşıdı.
Enflasyon yükseldiğinde mutfağın hesabını yapan annelerimiz, ay sonunu getirmeye çalışan ailelerimiz, borçlarıyla mücadele eden esnafımız ve emeğinin karşılığını almak isteyen çalışanlarımız zor durumda kaldı.
Yanlış ekonomik kararlar, üretim yetersizliği, yüksek enflasyon, faiz yükü, iç ve dış borçlanma, işsizlik ve gelir dağılımındaki adaletsizlikler toplumun refahını olumsuz etkiledi.
Yolsuzluk, rüşvet, kamu kaynaklarının kötüye kullanılması, banka ve finans sistemindeki usulsüzlükler, kamu malında israf ve kaynakların verimsiz kullanılması da milletimizin ortak servetine zarar verdi.
Ekonomik kayıpların bedeli yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Kapanan bir iş yeri, işsiz kalan bir baba, eğitim imkânı daralan bir çocuk ve temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan bir emekli, bu bedelin gerçek yüzüdür.
Bu nedenle ekonomik kalkınmanın temelinde üretim, istihdam, liyakat, şeffaflık, hesap verebilirlik ve adalet bulunmalıdır. Kamu kaynakları, kişilerin veya grupların değil, milletin ortak emanetidir.
DOĞAL AFETLER, SAĞLIK SORUNLARI VE ÖNLENEBİLİR KAYIPLAR
Türkiye, tarih boyunca depremler, seller, yangınlar ve diğer doğal afetlerle ağır kayıplar yaşadı. Özellikle büyük depremler, binlerce insanımızın hayatını kaybetmesine, ailelerin dağılmasına, şehirlerin yıkılmasına ve ekonomik kaynaklarımızın tükenmesine yol açtı.
İş kazalarında hayatını kaybeden işçilerimiz, trafik kazalarında yitirdiğimiz vatandaşlarımız ve gerekli önlemler alınmadığı için zarar gören insanlarımız da ülkemizin ortak vicdanında derin izler bıraktı.
Geçmişte verem, çocuk felci, kızamık, boğmaca ve çeşitli salgın hastalıklar, insanlarımızın hayatını tehdit etti. Pandemi döneminde ise sağlık çalışanlarımız büyük bir özveriyle görev yaptı; toplumun her kesimi önemli zorluklarla karşılaştı.
Bu kayıpların bir bölümü doğal afetlerin kaçınılmaz sonuçları olsa da afetlere hazırlık, bilimsel planlama, sağlam yapılaşma, iş güvenliği, trafik denetimi ve sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesiyle önlenebilir kayıplar azaltılabilir.
Bir insanın hayatı, hiçbir ekonomik kazançtan, siyasi hesaptan veya ihmalkârlıktan daha değersiz değildir.
Tedbir almak, denetlemek, bilime kulak vermek ve insan hayatını her şeyin üzerinde tutmak bir tercih değil, yönetim sorumluluğudur.
TOPLUMSAL YARALARIMIZI BÜYÜTMEDEN ÇÖZMEK ZORUNDAYIZ
Gezi Parkı olaylarıyla başlayan ve ülke geneline yayılan protestolar, toplumsal gerilimlerimizin ne kadar hassas olabileceğini gösterdi. Siyasi kutuplaşma, karşılıklı suçlamalar ve farklı kesimlerin birbirini anlamakta zorlanması, ortak yaşam kültürümüze zarar verdi.
Belediyelerdeki yolsuzluk iddiaları, kamu yönetiminde şeffaflık ve hesap verebilirlik ihtiyacını bir kez daha gündeme taşıdı. Spor alanlarında şiddet, şike iddiaları ve hakem tartışmaları da toplumsal güveni zedeleyen sorunlar arasında yer aldı.
Töre cinayetleri, kadın cinayetleri, çocuklara yönelik şiddet ve istismar, aile içi şiddet, uyuşturucu bağımlılığı, kumar ve insan onurunu hedef alan suçlar, toplum olarak yüzleşmemiz gereken ciddi sorunlardır.
Kız çocuklarının eğitimden mahrum bırakılması, gençlerin işsizlik nedeniyle umutsuzluğa sürüklenmesi, eğitimde fırsat eşitsizliği, altyapı eksiklikleri ve israf da ülkemizin geleceğini olumsuz etkileyen meselelerdir.
Hiçbir gelenek, hiçbir töre, hiçbir ideoloji ve hiçbir kişisel çıkar; insan hayatından, çocuklarımızın güvenliğinden, kadınların haklarından ve gençlerimizin geleceğinden daha üstün değildir.
Bu sorunları çözmenin yolu, birbirimizi suçlamakla yetinmek değil; hukuk içinde hareket etmek, eğitim seviyesini yükseltmek, kurumları güçlendirmek ve toplumun her kesiminin sorumluluk almasını sağlamaktır.
DIŞ POLİTİKA, BÖLGESEL SAVAŞLAR VE STRATEJİK SORUMLULUĞUMUZ
Türkiye'nin bulunduğu coğrafya, komşu ülkelerde yaşanan savaşlardan ve siyasi istikrarsızlıklardan doğrudan etkilenmektedir.
Yakın çevremizdeki savaşlar ve iç çatışmalar; göç hareketlerine, dış ticaretin aksamasına, enerji maliyetlerinin yükselmesine, güvenlik sorunlarına ve ekonomik kayıplara neden olabilmektedir.
Ülkemizin gelişme yolunda attığı adımlar zaman zaman uluslararası rekabet, siyasi baskılar ve çeşitli kısıtlamalarla karşılaşabilmektedir. Savunma sanayisinde dışa bağımlılığın azaltılması, yerli üretimin geliştirilmesi ve teknolojik kapasitenin artırılması bu nedenle önemlidir.
Ancak güçlü bir Türkiye, yalnızca askerî gücüyle değil; güçlü ekonomisi, nitelikli eğitimi, bağımsız ve adil yargısı, bilimsel üretimi, demokratik kurumları ve güvenilir dış politikasıyla da var olur.
Türkiye'nin menfaatlerini korumak, komşularıyla barış içinde yaşamak, mazlumlara yardım etmek ve uluslararası ilişkilerde bağımsız karar verebilmek birbirini tamamlayan hedeflerdir.
BÜTÜN BU BEDELLERDEN ÇIKARMAMIZ GEREKEN DERS
Bütün bu tarihî olaylara, acılara, kayıplara ve ekonomik sıkıntılara baktığımızda karşımıza ortak bir gerçek çıkmaktadır: Bu ülkenin bedelini yalnızca bir kesim ödemedi.
Askerimizle, polisimizle, öğretmenimizle, işçimizle, çiftçimizle, esnafımızla, memurumuzla, emeklimizle, kadınlarımızla, gençlerimizle ve çocuklarımızla hepimiz bu ülkenin geleceğiyle doğrudan bağlantılıyız.
Kimi evladını kaybetti, kimi özgürlüğünü, kimi yıllarca biriktirdiği servetini, kimi de geleceğe ilişkin umutlarını yitirdi.
Demokrasimiz yara aldı. Ekonomimiz zarar gördü. Kurumlarımız yıprandı. Toplumsal güvenimiz zedelendi. Farklı düşünceler zaman zaman düşmanlık sebebi hâline getirildi.
Oysa aynı bayrağın altında yaşayan, aynı vatanın havasını soluyan ve aynı ülkenin geleceğini paylaşan insanları birbirine düşürmek, Türkiye'nin gücünü azaltır.
Geçmişi unutmayalım; fakat geçmişin acılarını yeni düşmanlıkların gerekçesi hâline de getirmeyelim. Tarihi doğru okuyalım, hatalarımızla yüzleşelim ve aynı yanlışları tekrar etmemek için ortak bir irade ortaya koyalım.
Bir milletin büyüklüğü, yalnızca kazandığı zaferlerle değil; yaşadığı acılardan ders çıkarabilmesiyle de ölçülür.
SİYASET FARKLILIKTIR; VATAN ORTAK DEĞERİMİZDİR
Demokrasi, farklı fikirlerin ve siyasi tercihlerin bir arada var olabilmesidir. Elbette hepimizin farklı partileri, farklı dünya görüşleri ve farklı beklentileri olacaktır. Bu, demokratik hayatın doğal bir sonucudur.
Ancak siyasi tercihlerimiz, birbirimize olan saygımızı ortadan kaldırmamalıdır. Birbirimizi eleştirebiliriz; yanlış bulduğumuz uygulamalara karşı çıkabiliriz. İktidarı da muhalefeti de sorgulayabiliriz. Bunu yaparken hakaretten, iftiradan, şiddetten ve düşmanlaştırıcı dilden uzak durmalıyız.
Bir insanın hangi partiye oy verdiği, onun bu ülkeye olan sevgisini tek başına belirlemez. Hiç kimse yalnızca siyasi görüşü nedeniyle vatan sevgisinden yoksun ilan edilemez.
İhanet, hukuk ve somut deliller çerçevesinde değerlendirilmesi gereken ciddi bir suçlamadır. Eleştiriyle ihaneti, farklı düşünceyle düşmanlığı, demokratik muhalefetle bozgunculuğu birbirine karıştırmamalıyız.
Birliğimiz, herkesin aynı düşünmesiyle değil; farklı düşüncelere rağmen ortak değerlerimiz etrafında buluşabilmemizle güçlenir.
Bayrağımız, vatanımız, bağımsızlığımız, Cumhuriyetimiz, millî egemenliğimiz, hukukumuz ve insan onurumuz hepimizin ortak değerleridir.
Bu değerleri korumanın yolu, birbirimize karşı cepheler oluşturmak değil; adalet, vicdan, sorumluluk ve karşılıklı saygı temelinde güçlü bir toplum inşa etmektir.
TÜRKİYE'NİN KIYMETİNİ BİLELİM, GELECEĞİMİZE SAHİP ÇIKALIM
Türkiye, bütün eksiklerine, sorunlarına ve zorluklarına rağmen bizim ortak yuvamızdır. Bu ülke, geçmişten devraldığımız bir miras olduğu kadar gelecek nesillere teslim edeceğimiz bir emanettir.
Bu emaneti korumak; yalnızca sınırlarımızı savunmakla sınırlı değildir. Çocuklarımızın iyi eğitim almasını sağlamak, gençlerimize iş ve umut sunmak, emeklimizin insanca yaşamasını temin etmek, kadınlarımızı korumak, adaleti güçlendirmek, yolsuzlukla mücadele etmek ve kamu kaynaklarını doğru kullanmak da vatan sevgisinin gereğidir.
Ülkemiz büyümeli, gelişmeli ve kalkınmalıdır. Bilimde, teknolojide, eğitimde, sanayide, tarımda, enerjide ve savunma sanayisinde daha ileriye gitmeliyiz.
Bunun için kutuplaşmaya değil dayanışmaya, israfa değil üretime, ayrımcılığa değil adalete, öfkeye değil sağduyuya, kişisel çıkarlara değil kamu yararına ihtiyacımız vardır.
Kim iktidarda olursa olsun, kim muhalefette bulunursa bulunsun, Türkiye'nin ortak menfaatleri söz konusu olduğunda herkes sorumluluk bilinciyle hareket etmelidir.
Çünkü devletimizin gücü, milletimizin huzuru ve çocuklarımızın geleceği hepimizin ortak meselesidir.
ARTIK BİRBİRİMİZE DEĞİL, SORUNLARIMIZA KARŞI MÜCADELE EDELİM!
Bu aziz millet çok bedel ödedi.
Savaşlarda can verdi. Terörde evlatlarını kaybetti. Darbelerde özgürlükleri kısıtlandı. Ekonomik krizlerde yoksullaştı. Afetlerde yuvaları yıkıldı. Adaletsizliklerde umutları kırıldı. Kutuplaşmalarda birbirinden uzaklaştı.
Artık geçmişin acılarını geleceğin düşmanlıklarına dönüştürmeyelim.
Artık birbirimizi ötekileştirmeyelim. Farklılıklarımızı zenginliğimiz, ortak değerlerimizi gücümüz olarak görelim. Haksızlığa kim yaparsa yapsın karşı çıkalım. Doğruyu kim söylerse söylesin takdir edelim. Yanlışı kim yaparsa yapsın hukuk içinde hesabını soralım.
Ülkemizin sorunlarını çözmek için daha çok çalışalım, daha çok üretelim, daha adil olalım ve birbirimize daha fazla güvenelim.
Çocuklarımıza kavga ve düşmanlık değil; sevgi, saygı, sorumluluk ve dayanışma miras bırakalım.
Unutmayalım ki Türkiye'nin geleceği, yalnızca siyasetçilerin değil, bu ülkede yaşayan her vatandaşın sorumluluğundadır.
Partiler gelir geçer. İktidarlar değişir. Siyasi görüşler farklılaşır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti, milletimizin ortak vatanı ve geleceğimizin temelidir.
Türkiye'nin kıymetini bilelim. Birliğimizi ve beraberliğimizi koruyalım. Demokrasimize, hukukumuza ve Cumhuriyetimize sahip çıkalım. Birbirimizin değil, ülkemizin sorunlarının karşısında duralım.
Çünkü bizim başka bir Türkiye'miz yok!
Çünkü Türkiye hepimizin ortak vatanıdır!
PARTİLER GELİR GEÇER, TÜRKİYE BÂKİDİR!
Adnan Hazır
Yazarın Diğer Yazıları
- Toplumun Çöküşü
- Husiler kimdir? Tarihleri, liderleri, askerî güçleri ve siyasi hedefleri
- Bir Gün Kapımız Çalacak... Ama Kim Gelecek?
- Gelecek Nesillere Ne Bırakacağız?
- Sınırsız Güç
- Siyaset Kavga Alanı Değil, Çözüm Alanı Olmalı
- Haddimiz değil ....
- Konjekturel, çözümsüz, yalan, hakaret ve iftira siyaseti
Yorumlar
- Mustafa
Türkiye'nin demokrafik yapısını bilmeyenler, İsrail vaadedilmis topraklar hedeflerinde Türk toprakları olduğunu bilmeyenler, hamaset çılgınları, dünyayı Türkçe okumayanlar terörsuz Türkiye ve bölge gerçeğini anlayamaz. Yaşasın MHP ve Ülkü ocakları
- Alp Demir
Türkiye'nin sorunu partiler değildir. Türkiye'nin çok ciddi bir demografik sorunu vardır ve bu sorun çözülmeden, hangi partinin geldiği gittiğinin hiç bir önemi yoktur. Biz bu sorunu çözmediğimiz sürece üçüncü dünya ülkesi olmaktan kurtulamayız.
- Yahya
Çok beğendim. Tesbitler yerinde olmuş. Nokta.
