2026 Ortadoğu’sunda aslan kim geyik kim?

Son dönemlerde gündem ciddi anlamda çok sıcak. İran Hürmüz kozunu kullandıktan sonra bölgede bir şeyler olmaya başladı. Birbirinden alakasız gibi görünen bir dizi gelişmeler… Peki bu gelişmeler neden şimdi peş peşe hızlandı? Tam olarak ne oluyor? Mesela İspanya bir anda yüksek sesle tarafını artık açık etti. Tarafsızlığını uzun bir süre koruduktan sonra neden şimdi bunu açıkça sergileme ihtiyacı hissetti. Şimdi elbette ki; İran'ın Hürmüz üzerinden ortaya koyduğu stratejik kapasite, zaten oluşmakta olan bölgesel dönüşümü hızlandırdı. Fakat burada İran'ı bütün bu gelişmelerin “sebebi” olarak görmek yanlış olur. İran daha çok katalizör. Çünkü Hürmüz meselesi bölge devletlerine çok basit fakat son derece sert bir gerçeği hatırlatıyor: Enerji yolunu kontrol eden, yalnızca enerji akışını değil, karşı tarafın stratejik hesaplarını da etkileyebilir. Bugün Hürmüz'de yaşanan gerilim, İran'ın ABD'den geri çekilme, yaptırımların kaldırılması ve benzeri koşulları öne sürdüğü daha geniş bir pazarlığın parçasına dönüşmüş durumda. Hürmüz'den dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği düşünülürse, mesele yalnızca İran ile ABD arasındaki bir deniz güvenliği problemi olmaktan çıkıyor. Aslında Tahran'ın tarihsel davranış kalıbı da bu anlamda çok daha eski. İran-Irak Savaşı sırasında yaşanan “Tanker Savaşı”, Körfez'deki ticari gemilerin hedef alınması ve bunun üzerine ABD'nin 1987-88 döneminde Kuveyt tankerlerini korumak için Earnest Will Operasyonu'nu yürütmesi, Hürmüz ve Körfez'in İran açısından nasıl stratejik bir kaldıraç olduğunu gösteren en önemli tarihsel örneklerden biri. Kısaca İran bize, ‘’Coğrafya nasıl silaha dönüştürülür?’’ net gösteriyor. Yani İran diyor ki; Rakibim kadar büyük bir donanmaya sahip değilsem, rakibimin ihtiyaç duyduğu coğrafyayı kontrol ederim. Temelde İran’ın derdi elbette Hürmüz’ü tamamen kapatmak değildi. Hürmüz’ü kapatabilecek kapasiteye sahip olduğunu göstermek ve pazarlık yapabilir pozisyonda olmaktı. Çünkü tamamen kapatmak Avrupa'yı, Çin'i, Hindistan'ı, Körfez'i, hatta İran'ın kendi ekonomisini vurabilir. Ama “kapatabilirim” tehdidi: pazarlık gücü üretir. İran'ın asıl silahı bu nedenle boğazı kapatmak değil; Hürmüz'ün kapanma ihtimalini herkesin hesabına sokmaktı. Fakat bu durum bir etki tepki hali oluşturdu. Eğer Hürmüz stratejik bir silaha dönüştüyse burada yapılacak en rasyonel şey coğrafi bağımlılığı azaltmak olacaktır. Yani bu durumda İran'ın kendi hamlesi, İran'ın stratejik önemini azaltacak bir karşı hamleyi tetikleyebilir. Şimdi böyle bir atmosferde imzalanan Mekke anlaşması bir karşı tepki hamlesi olarak görülebilir. Ama burada anlaşmanın kime karşı yapıldığından ziyade hangi güvenlik açığını kapattığı daha önemlidir. Türkiye burada yine coğrafya faktörü ile öne çıkıyor. (Karadeniz'i Akdeniz'e, Kafkasya'yı Anadolu'ya, Körfez'i Avrupa'ya, Irak'ı Avrupa pazarına bağlayabilme kapasitesi) Dolayısıyla İran'ın Hürmüz üzerinde yarattığı risk Türkiye'nin önemini hiçbir koşulda azaltmıyor. Tam tersine artırıyor. Çünkü: Hürmüz riskliyse Türkiye üzerinden alternatif bağlantıların değeri artar. Bu, Ankara açısından olağanüstü bir stratejik fırsattır. Türkiye'nin stratejisi bu nedenle: Enerji kaynağına sahip olmak kadar, enerji kaynağının alternatif güzergâhı olmak olabilir. Türkiye'nin 1990'larda Bakü-Tiflis-Ceyhan hattını desteklemesi de bu daha geniş stratejik mantığın tarihsel örneklerinden biri olarak okunabilir: Yani kaynağı kontrol etmeden, akışın üzerinde stratejik konum kazanmak. Duruma Suudi Arabistan açısından baktığımızda Hürmüz meselesi varoluşsal bir ekonomik risktir. Riyad'ın petrol ekonomisi açısından deniz yollarının güvenliği kritik. Bu nedenle Suudi Arabistan'ın tarihsel olarak ABD güvenlik şemsiyesine yaslanması şaşırtıcı değildi. 1990 Irak'ın Kuveyt'i işgali sonrasında ABD'nin Körfez'e büyük askerî güç göndermesi bunun en açık örneğidir. Fakat Riyad son yıllarda başka bir ders de çıkardı: Tek bir güvenlik sağlayıcısına bağımlı olmak da risklidir. Bu nedenle Suudi Arabistan'ın Çin, Rusya, Türkiye ve Pakistan'la ilişkilerini çeşitlendirmesi daha anlamlı hale geliyor. Arabistan ve İran arasındaki diplomatik normalleşmenin 2023'te Pekin arabuluculuğuyla gerçekleşmiş olması bunun önemli bir örneği. O anlaşmada taraflar diplomatik ilişkileri yeniden kurmayı ve daha önce imzalanmış güvenlik ve ekonomik işbirliği anlaşmalarını uygulamayı taahhüt etmişti. Çünkü Suudi Arabistan İran’la savaşmak yerine İran’ı kontrol edebileceği bir pazarlık masasına çekmenin daha kullanışlı olduğunu düşünüyor. Çin'e ve tarihsel davranışına baktığımızda ise, Pekin'in Ortadoğu'da Amerikan tarzı bloklaşmadan ziyade ekonomik bağımlılık yaratmayı tercih ettiğini görüyoruz. 2023'te Suudi Arabistan ve İran arasında diplomatik normalleşmeye aracılık etmesi bunun güncel ve doğrudan örneği. Pekin burada İran'ı yenmedi. Suudi Arabistan'ı da İran'a karşı örgütlemedi. Tam tersine: iki rakibi aynı masaya getirdi. Çünkü Çin için ideal Ortadoğu: istikrarlı, ticarete açık, enerji akışının sürdüğü Ortadoğu’dur. Fakat Rusya Çin gibi düşünmez. Moskova için mesele yalnızca ticaret değildir. Rusya enerji ve güvenliğin yanında nüfuz da ister. Bu sebeple Rusya, İran'ın tamamen ABD tarafından çevrelenmesini asla istemez. Ama İran'ın kontrolsüz biçimde bölgesel savaşı büyütmesini de istemez. Çünkü büyük savaş: Rusya'nın enerji gelirlerini etkileyebilir, Suriye ve Kafkasya dengelerini bozabilir, Türkiye'yle ilişkileri zorlaştırabilir, Çin'in bölgedeki ağırlığını artırabilir. Dolayısıyla, Rusya burada arabulucu, enerji sağlayıcısı veya güvenlik aktörü olarak kendisine yeni pazarlık alanı açabilir. Tıpkı Suriye'de olduğu gibi: krizi tamamen çözmekten ziyade krizin çözümünde vazgeçilmez aktör olarak. Rusya'nın stratejik kazancı çoğu zaman “barışı getiren devlet” olmaktan değil, barış olmadan da kendisine ihtiyaç duyulmasını sağlamaktan geçer. Ortadoğu’da Türkiye, Rusya, ABD, Çin ve diğer bilinen devletler ve hamleleri konuşulurken bir anda denkleme yeni bir ülke dahil olmaya başladı. İspanya'nın son dönemde Filistin konusunda daha görünür bir diplomatik çizgi izlemesi açıkçası dikkat çekici. İspanya, 2024'te Filistin'i tanıyan ülkeler arasında yer aldı ve Madrid daha sonra iki devletli çözümü destekleyen çok taraflı girişimleri sürdürdü. 2026'da da İspanya'nın Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve başka ülkelerle birlikte İsrail'in Batı Şeria politikalarına ilişkin ortak açıklamalarda yer alması, Madrid'in Ortadoğu diplomasisinde daha görünür bir rol üstlendiğini gösteriyor. Şimdi İspanya Ortadoğu'ya askeri olarak girmek istemiyor ama Ortadoğu ile Avrupa arasındaki siyasi ve ekonomik bağlantının aktörlerinden biri olmak istiyor gibi görünüyor. Dolayısıyla Madrid'in Gazze politikası ile Akdeniz jeopolitiğini tamamen birbirinden ayırmak mümkün değil. Peki Irak neden bütün oyunun merkezine oturuyor? Çünkü İran'ın Hürmüz üzerindeki stratejik avantajını azaltabilecek en önemli şeylerden biri: alternatif kara bağlantılarıdır. Körfez'den Irak'a, Irak'tan Türkiye'ye, Türkiye'den Avrupa'ya. Bu hat güçlenirse ekonomik sistem tek bir deniz boğazına daha az bağımlı hale gelir. İşte bu yüzden Irak stratejik transit devlet haline gelebilir. Petrol gelirine bağımlı devlet olmaktan ziyade coğrafyasından gelir üreten transit devlete dönüşmek daha avantajlıdır. Pakistan'ın Mekke anlaşmasıyla denklemde bulunması da tesadüfi değildir. Pakistan'ın Suudi Arabistan'la uzun yıllara dayanan güvenlik ilişkileri var. Aynı zamanda Çin'le stratejik ilişkileri bulunuyor. Türkiye ile de giderek gelişen savunma bağları var. Dolayısıyla Pakistan burada: Körfez, Güney Asya, Çin arasında bağlantı kuran aktörlerden biri konumundadır. Görüldüğü üzere karşı hamle, Hürmüz’e bir alternatif yaratmaktır. Tabi bu planın Avrupa ayağında da İspanya konumlanmak istiyor. Şimdi bu tabloda İran için çok büyük bir risk ortaya çıkar: Hürmüz’ün stratejik değerinin zamanla azalması. Çünkü bir ülkenin stratejik gücü yalnızca sahip olduğu kaynağa bağlı değildir. Başkalarının o kaynağa ne kadar bağımlı olduğuna da bağlıdır. Bugün ortaya çıkan sistemin asıl hedefi artık İran’ı yenmek değildir. Hiçbir ülkenin tek başına bütün bölgesel sistemi kilitleyemeyeceği bir düzen kurmaktır. İran Hürmüz'ü etkilerse: Türkiye-Irak hattı devreye girecek. Enerji riski artarsa: Körfez alternatif güzergâh arayacak. ABD geri çekilmek isterse: Türkiye, Pakistan ve Körfez daha fazla güvenlik sorumluluğu üstlenecek. Çin yatırım yaparsa: ABD güvenlik mimarisini koruyacak. Rusya enerji kartını oynarsa: Avrupa alternatif kaynaklara yönelecek. İsrail-İran gerilimi yükselirse: Körfez güvenlik işbirliğini artıracak. İspanya Avrupa'da siyasi alan açarsa: Ortadoğu'nun ekonomik ve diplomatik ağı Avrupa'ya bağlanacak. Böylece her oyuncunun hamlesi diğer oyuncuların karşı hamlesini doğuracak. Ve sistem: “Sürekli Pazarlık Eden Ortadoğu” haline gelecek. Sonuç olarak elbette oyunu İran başlatmadı; ama oyunun kurallarını değiştirdi. Eğer bu yeni strateji başarılı olursa İran’da yönetim şekli bile değişebilir. Yönetim elindeki kaynak gelirleri sebebiyle halktan gelecek desteğe şimdilik ihtiyaç duymuyor ama yarın kaynak gelirleri yönetimi ayakta tutamayacak hale geldiğinde işin rengi değişebilir. Yani bir savaşı kazanmak mı daha değerli, yoksa savaşmadan herkesin ihtiyaç duyduğu bir sistemin vazgeçilmez aktörü olmak mı? Ve belki de bütün bu yeni Ortadoğu denklemini tek bir stratejik ilke özetliyor: Sun Tzu’nun ifade ettiği gibi: “Savaş sanatının en üstün biçimi, düşmanı savaşmadan alt etmektir.”
WHO IS THE LION AND WHO IS THE DEER IN THE MIDDLE EAST OF 2026?
The agenda has been incredibly heated lately. After Iran used the Strait of Hormuz as a bargaining chip, things started happening in the region. A series of seemingly unrelated developments… So why did these developments accelerate so rapidly now? What exactly is going on? For example, Spain suddenly and loudly declared its stance. After maintaining its neutrality for so long, why did it feel the need to openly display it now? Of course, Iran's strategic capacity demonstrated through the Strait of Hormuz has accelerated the already unfolding regional transformation. However, it would be wrong to see Iran as the "cause" of all these developments. Iran is more of a catalyst. Because the Strait of Hormuz issue reminds regional states of a very simple but extremely harsh truth: whoever controls the energy route can affect not only the flow of energy but also the strategic calculations of the other side. The current tension in the Strait of Hormuz has become part of a broader negotiation where Iran is demanding withdrawal from the US, the lifting of sanctions, and similar conditions. Considering that approximately one-fifth of the world's oil passes through the Strait of Hormuz, the issue is no longer just a maritime security problem between Iran and the US. In fact, Tehran's historical pattern of behavior is much older in this sense. The "Tanker War" during the Iran-Iraq War, the targeting of commercial ships in the Gulf, and the subsequent US Operation Earnest Will in 1987-88 to protect Kuwaiti tankers, are some of the most important historical examples showing how the Strait of Hormuz and the Gulf are a strategic leverage for Iran. In short, Iran clearly shows us "how geography can be turned into a weapon." That is, Iran says; If I don't have a navy as large as my rival's, I will control the geography my rival needs. Fundamentally, Iran's goal was not to completely close the Strait of Hormuz. It was to demonstrate that it had the capacity to close the Strait and to be in a position to negotiate. Because closing it completely could hit Europe, China, India, the Gulf, and even Iran's own economy. But the threat of "I can close it" generates bargaining power. Therefore, Iran's real weapon is not closing the strait; The aim was to bring the possibility of the Strait of Hormuz being closed into everyone's calculations. However, this created a cause-and-effect situation. If the Strait of Hormuz has become a strategic weapon, the most rational thing to do would be to reduce geographical dependence. In other words, Iran's own move could trigger a counter-move that would diminish Iran's strategic importance. Now, the Mecca agreement, signed in such an atmosphere, can be seen as a counter-move. But here, what is more important than who the agreement was made against is which security gap it closes. Turkey stands out here again with its geographical factor. (Its capacity to connect the Black Sea to the Mediterranean, the Caucasus to Anatolia, the Gulf to Europe, and Iraq to the European market.) Therefore, the risk that Iran creates on the Strait of Hormuz does not diminish Türkiye's importance under any circumstances. On the contrary, it increases it. Because: If the Strait of Hormuz is risky, the value of alternative connections through Turkey increases. This is an extraordinary strategic opportunity for Ankara. Therefore, Türkiye's strategy could be: to be an alternative route for the energy source as much as to possess the energy source itself. Türkiye's support for the Baku-Tbilisi-Ceyhan pipeline in the 1990s can also be read as a historical example of this broader strategic logic: gaining a strategic position over the flow without controlling the source. Looking at the situation from Saudi Arabia's perspective, the Strait of Hormuz issue is an existential economic risk. For Riyadh's oil economy, the security of sea routes is critical. Therefore, Saudi Arabia's historical reliance on the US security umbrella was not surprising. The deployment of a large US military force to the Gulf after Iraq's invasion of Kuwait in 1990 is the clearest example of this. However, Riyadh has learned another lesson in recent years: dependence on a single security provider is also risky. Therefore, diversifying Saudi Arabia's relations with China, Russia, Turkey, and Pakistan is becoming more meaningful. The diplomatic normalization between Saudi Arabia and Iran, brokered by Beijing in 2023, is a significant example of this. In that agreement, the parties committed to re-establishing diplomatic relations and implementing previously signed security and economic cooperation agreements. Because Saudi Arabia believes it is more convenient to bring Iran to a negotiating table where it can control it, rather than going to war with Iran. Looking at China and its historical behavior, we see that Beijing prefers creating economic dependency in the Middle East rather than American-style bloc formation. Its mediation of diplomatic normalization between Saudi Arabia and Iran in 2023 is a current and direct example of this. Beijing didn't defeat Iran here. Nor did it organize Saudi Arabia against Iran. On the contrary: it brought the two rivals to the same table. Because for China, the ideal Middle East is a stable one, open to trade, with continued energy flow. But Russia Unlike China, Russia doesn't think like that. For Moscow, the issue isn't just trade. Russia wants influence alongside energy and security. Therefore, Russia would never want Iran to be completely surrounded by the US. But it also doesn't want Iran to escalate the regional war uncontrollably. Because a major war could affect Russia's energy revenues, disrupt the balance in Syria and the Caucasus, complicate relations with Turkey, and increase China's weight in the region. Therefore, Russia could open up new bargaining space for itself here as a mediator, energy supplier, or security actor. Just like in Syria: not so much resolving the crisis, but rather becoming an indispensable actor in its resolution. Russia's strategic gain often comes not from being the "state that brings peace," but from ensuring it is needed even without peace. While Turkey, Russia, the US, China, and other well-known states and their moves in the Middle East are being discussed, a new country has suddenly entered the equation. Spain's recent more visible diplomatic stance on Palestine is frankly noteworthy. Spain was among the countries that recognized Palestine in 2024, and Madrid has since continued multilateral initiatives supporting a two-state solution. In 2026, Spain's participation in joint statements with Turkey, Saudi Arabia, Egypt, and other countries regarding Israel's West Bank policies demonstrates Madrid's increasingly visible role in Middle Eastern diplomacy. While Spain doesn't want to militarily enter the Middle East, it seems it wants to be a key player in the political and economic link between the Middle East and Europe. Therefore, it's impossible to completely separate Madrid's Gaza policy from Mediterranean geopolitics. So why is Iraq at the center of the whole game? Because one of the most important things that can reduce Iran's strategic advantage over the Strait of Hormuz is alternative land connections: from the Gulf to Iraq, from Iraq to Türkiye, and from Türkiye to Europe. If this route strengthens, the economic system becomes less dependent on a single sea strait. This is why Iraq can become a strategic transit state. It is more advantageous for a transit state to generate revenue from its geography rather than being dependent on oil revenue. Pakistan's presence in the equation through the Mecca Agreement is also not coincidental. Pakistan has long-standing security relations with Saudi Arabia. It also has strategic relations with China. There are also increasingly developing defense ties with Turkey. Therefore, Pakistan is one of the actors connecting the Gulf, South Asia, and China. As can be seen, the counter-move is to create an alternative to the Strait of Hormuz. Of course, Spain wants to position itself on the European side of this plan. Now, in this scenario, a very big risk emerges for Iran: the gradual decrease in the strategic value of the Strait of Hormuz. Because a country's strategic power does not depend solely on the resources it possesses. It also depends on how dependent others are on those resources. The main goal of the system that has emerged today is no longer to defeat Iran. It is to establish an order where no single country can lock down the entire regional system. If Iran affects the Strait of Hormuz: the Turkey-Iraq line will come into play. If the energy risk increases: the Gulf will seek alternative routes. If the US wants to withdraw: Turkey, Pakistan, and the Gulf will assume more security responsibilities. If China invests: the US will maintain its security architecture. If Russia plays the energy card: Europe will turn to alternative sources. If the Israel-Iran tension escalates: the Gulf will increase security cooperation. If Spain opens up political space in Europe, the economic and diplomatic network of the Middle East will be connected to Europe. Thus, each player's move will trigger a counter-move from other players. And the system will become a "Perpetually Bargaining Middle East." Ultimately, Iran certainly didn't start the game; but it changed the rules. If this new strategy succeeds, even the form of government in Iran could change. The government doesn't currently need popular support due to its abundant resources, but the situation could change if those resources become insufficient to sustain the government. So, is winning a war more valuable, or becoming an indispensable actor in a system everyone needs without fighting? And perhaps this entire new Middle East equation is summarized by a single strategic principle: as Sun Tzu stated, "The highest form of warfare is to subdue the enemy without fighting."
Yazarın Diğer Yazıları
- Rusya Almanya'yı Vuracak mı? Belarus'tan Berline'e Bir Savaş Senaryosu
- Türkiye Ebu Zuhur’a mı, yoksa başka bir noktaya mı üs kuracak?
- Türkiye sınır ötesi harekata mı hazırlanıyor?
- Bir Hareket Ne Zaman Suç Üreten Bir Yapıya Dönüşür?
- Ortadoğu’daki bu görünmez el kimin?
- Mekke Anlaşması: Üç Devlet Birbirine Neden Güvensin?
- Toplumsal Çevreleme Doktrini: İspanya
- Türkiye-Irak Yakınlaşması ve Değişen Ortadoğu Jeopolitiği
