Köşe Yazısı

Dünya Neden Aynı Anda Sokağa Çıkıyor? Küresel Meşruiyet Krizi, Devletin Dönüşümü ve Yeni Siyasal Düzen

Melisa Sarıtemur
Melisa Sarıtemur
8 dk Sesli Dinle 0

Fransa'dan Brezilya'ya, ABD'den Endonezya'ya uzanan protestoların tarihsel, ekonomik ve jeopolitik arka planı

Dünyanın farklı coğrafyalarında, birbirinden farklı siyasal rejimlere ve ekonomik yapılara sahip toplumların aynı dönemde sokaklara çıkması, uluslararası sistemin geleceği açısından dikkatle incelenmesi gereken bir gelişmedir. Fransa'da eğitim ve kamu hizmetleri, İspanya'da konut krizi, ABD'de yürütme yetkileri ve göçmenlik politikaları, Pakistan'da siyasal temsil, Endonezya'da çevresel sorunlar, Brezilya'da ise seçimler ve siyasal kutuplaşma protestoların gündemini oluşturmaktadır. İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu hareketler, daha geniş bir soruyu gündeme getirmektedir: Dünya genelinde devletlerin toplumsal talepleri karşılama kapasitesi ile toplumların siyasal ve ekonomik beklentileri arasındaki mesafe mi büyümektedir? Carnegie Endowment for International Peace tarafından yayımlanan Küresel Protesto Takip Sistemi'nin 9 Eylül 2026 tarihli güncellemesinde, önceki on iki ay içerisinde 57'den fazla ülkede 107'yi aşkın önemli hükümet karşıtı protesto kaydedildiği, güncelleme tarihinde ise 33 protesto hareketinin aktif olduğu belirtilmektedir. Bu veriler bütün toplumsal gösterileri kapsamamakla birlikte, protestoların belirli bir bölgeye veya siyasal rejim tipine özgü olmadığını göstermektedir. Avrupa'daki gelişmeler bu çok boyutlu hareketliliğin dikkat çekici örneklerini oluşturmaktadır. Fransa'da Eylül ayında eğitim çalışanlarının başlattığı protestolar, Ekim ayında kamu hizmetleri, hayat pahalılığı ve ekonomik güvencesizlik tartışmalarıyla daha geniş bir toplumsal zemine taşınmıştır. 17 Ekim'de düzenlenen gösterilere ilişkin açıklanan resmî rakamlarda 550 binden fazla katılımcı bildirilmiştir. İspanya'da yüksek kira fiyatları ve tahliye uygulamalarına karşı kiracılar ile konut hakkı savunucuları harekete geçerken Belçika'da öğrenciler ve eğitim çalışanları bütçe kesintilerine ve eğitim koşullarına tepki göstermiştir. İtalya'da sendikalar, öğrenciler ve işçiler geçim maliyetleri ile kamu hizmetleri üzerinden taleplerini dile getirirken Portekiz'de CGTP sendikası çevresindeki işçiler ücretler, emekli aylıkları ve konut maliyetlerini gündeme taşımıştır. Arnavutluk'ta ise öğrenciler ve muhalif gruplar yolsuzluk iddiaları, üniversite koşulları ve eğitim maliyetleri üzerinden protestolar düzenlemiştir. Avrupa'daki bu hareketlerin ortak özelliği, toplumsal refah beklentileri ile ekonomik koşullar arasındaki gerilimdir. Bununla birlikte gösterilerin aynı dönemde gerçekleşmesi, hepsinin aynı siyasal örgütlenmenin parçası olduğu anlamına elbette gelmemektedir. Her ülkenin ekonomik yapısı, siyasal kurumları, sendikal örgütlenme kapasitesi ve hükümet politikaları farklıdır. Dolayısıyla ortak ekonomik baskılar, farklı ülkelerde farklı siyasal tepkiler doğurmaktadır. Amerika kıtasında ise protestoların siyasal niteliği daha belirgin bir görünüm kazanmaktadır. ABD'de Trump yönetiminin göçmenlik politikaları, yürütme yetkilerinin kullanımı ve demokratik kurumlara ilişkin tartışmalar, No Kings hareketi çevresinde geniş bir toplumsal mobilizasyona dönüşmüştür. 17 Ekim 2026 için ülke genelinde 3 binden fazla etkinlik planlandığının açıklanması, siyasal protestoların örgütlenme kapasitesini göstermesi bakımından önemlidir. Bu hareketlerde sivil hak örgütleri, göçmen hakları savunucuları ve farklı yurttaş grupları yer almaktadır. Burada protestoların temel meselesi yalnızca ekonomik talepler değil, siyasal yetkinin sınırları ve demokratik denetim mekanizmalarıdır. Brezilya'da ise Lula da Silva ile Flávio Bolsonaro arasındaki 2026 cumhurbaşkanlığı rekabeti, ülkenin tarihsel siyasal kutuplaşmasını yeniden görünür hâle getirmiştir. Daha önce aktarılan ilk tur sonuçlarına göre Bolsonaro %47,03, Lula ise %45,16 oy almıştır. İki aday arasındaki 1,87 puanlık fark, siyasal rekabetin ne kadar dar bir alanda sürdüğünü göstermektedir. 20 Ekim tarihli RealTime Big Data araştırmasında Bolsonaro'nun %52, Lula'nın %48 oranında destek gördüğü belirtilirken diğer araştırmalarda da daha dar farklar ölçülmüştür. Ancak seçim araştırmalarındaki bu oranlar, kesinleşmiş sonuçlar değil, belirli tarihlerdeki seçmen eğilimlerinin göstergeleridir. Brezilya'daki siyasal gerilimin tarihsel kökenleri, 1500 yılında başlayan Portekiz sömürgeciliğine, büyük toprak sahiplerinin ekonomik egemenliğine ve 1964–1985 yılları arasındaki askerî yönetim dönemine kadar uzanmaktadır. 1985 sonrasında demokratik kurumların yeniden inşa edilmesi, ekonomik eşitsizlikleri ve siyasal güç ilişkilerini tamamen ortadan kaldırmamıştır. Lula'nın sosyal devlet politikaları ile Bolsonaro hareketinin güvenlik, muhafazakârlık ve ekonomik liberalizm merkezli yaklaşımı arasındaki rekabet, bu tarihsel ayrışmaların güncel siyasal temsil biçimlerinden biridir. Dolayısıyla Brezilya'daki gösteriler ve seçim tartışmaları, yalnızca iki siyasetçi arasındaki kişisel rekabetle açıklanamaz. Asya'da ise protestolar farklı siyasal sorunlar etrafında şekillenmektedir. Pakistan'da İmran Han'ın tutukluluğu ve muhalefetin siyasal haklarına ilişkin tartışmalar, Pakistan Adalet Hareketi (PTI) destekçilerinin protestolarında belirleyici olmuştur. Endonezya'da öğrenciler ve çevre savunucuları, orman yangınları, hava kirliliği ve hükümetin çevresel sorunlara müdahalesini gündeme taşımıştır. Bu iki örnek, protestoların yalnızca ekonomik eşitsizliklerden kaynaklanmadığını; siyasal temsil, hukukun üstünlüğü ve çevresel yönetim gibi farklı sorunların da toplumsal hareketleri ortaya çıkarabildiğini göstermektedir. Afrika'da ise Fas'ta 2025 yılında ortaya çıkan GenZ 212 hareketi, gençlerin sağlık hizmetleri, kamu harcamalarının öncelikleri ve gelecek beklentilerine ilişkin hoşnutsuzluklarını görünür kılmıştır. Madagaskar'da aynı dönemde yaşanan elektrik ve su kesintileri, kamu hizmetlerinin sürekliliği ve yönetim kapasitesi üzerinden protestolara neden olmuştur. Bolivya'da ise ekonomik kriz, yakıt sorunları ve hükümet politikalarına yönelik tepkiler, madencilerden öğretmenlere kadar farklı toplumsal kesimleri harekete geçirmiştir. Bu örneklerde protestoların ortak noktası, devletin temel ekonomik ve toplumsal işlevlerini yerine getirme kapasitesinin sorgulanmasıdır. Peki birbirinden farklı ülkelerdeki bu hareketlerin aynı tarihsel dönemde yoğunlaşması nasıl açıklanabilir? Bu soruya verilebilecek ilk yanıt, Jürgen Habermas'ın meşruiyet krizi yaklaşımında bulunmaktadır. Habermas'a göre modern devletlerin siyasal meşruiyeti yalnızca hukuki yetkilerinden değil, toplumsal ve ekonomik sorunları yönetebilme kapasitelerinden de etkilenmektedir. Devletin ekonomik düzeni sürdürme ve toplumsal talepleri karşılama kapasitesi zayıfladığında, yönetim kurumlarına yönelik güven tartışmaları derinleşebilir. Bu bağlamda Fransa'daki eğitim protestoları, İspanya'daki konut hareketleri ve Madagaskar'daki kamu hizmetleri karşıtı gösteriler, farklı koşullar altında devlet kapasitesine yönelik hoşnutsuzluğun örnekleri olarak değerlendirilebilir. İkinci açıklama, Ted Robert Gurr'un göreli yoksunluk yaklaşımıyla ilişkilidir. Bu yaklaşıma göre toplumsal huzursuzluk yalnızca mutlak yoksulluktan değil, bireylerin sahip oldukları imkânlarla ulaşmayı bekledikleri yaşam koşulları arasındaki farktan da kaynaklanabilir. Eğitim almasına rağmen istikrarlı bir iş bulamayan, çalışmasına rağmen barınma ihtiyacını karşılayamayan veya kamu kaynaklarının adil dağıtılmadığını düşünen bireyler, siyasal sisteme yönelik hoşnutsuzluk geliştirebilir. Ancak bu hoşnutsuzluğun protestoya dönüşmesi, örgütlenme imkânlarına ve siyasal koşullara bağlıdır. Üçüncü açıklama, Charles Tilly ve Sidney Tarrow'un toplumsal hareketler ve siyasal fırsat yapıları yaklaşımıdır. Toplumsal hoşnutsuzluk her zaman kitlesel protestoya dönüşmez. Seçim dönemleri, hükümet krizleri, muhalefet hareketlerinin güçlenmesi, sendikal örgütlenme ve siyasal kurumların toplumsal taleplere açıklığı, protestoların ortaya çıkışını etkileyebilir. Bu nedenle aynı ekonomik sorunlarla karşılaşan iki ülkeden birinde kitlesel gösteriler yaşanırken diğerinde benzer ölçekte bir hareketlilik görülmeyebilir. Dördüncü açıklama, protestoların uluslararası yayılma dinamikleridir. Dijital iletişim teknolojileri, farklı ülkelerdeki toplumsal hareketlerin birbirlerini gözlemlemesini ve örgütlenme yöntemlerinden yararlanmasını kolaylaştırmaktadır. Sosyal medya platformları üzerinden protesto görüntülerinin, sloganların ve siyasal taleplerin hızla yayılması, toplumsal hareketler arasında etkileşim yaratabilir. Bununla birlikte benzer protesto yöntemlerinin kullanılması, hareketlerin tek bir merkez tarafından yönetildiğini kanıtlamaz. Böyle bir iddianın doğrulanabilmesi için örgütler arasındaki finansal ilişkilerin, iletişim ağlarının ve karar alma mekanizmalarının somut kanıtlarla incelenmesi gerekir. Beşinci açıklama ise küresel ekonomik karşılıklı bağımlılık üzerinden yapılabilir. Enerji fiyatları, enflasyon, ticaret maliyetleri, kamu borçları ve küresel finansal koşullar, birbirinden farklı ülkelerde benzer ekonomik baskılar oluşturabilmektedir. Bu nedenle devletlerin ekonomi politikaları farklı olsa bile toplumların karşılaştıkları bazı sorunlar benzerlik gösterebilir. Ancak küresel ekonomik sistemin yarattığı ortak baskılar, siyasal sonuçların bütün ülkelerde aynı olacağı anlamına gelmez. Siyasal kurumların niteliği, toplumsal örgütlenme kapasitesi ve devletlerin krizlere verdikleri yanıtlar, sonuçların farklılaşmasına neden olmaktadır. Bu gelişmelerin uluslararası ilişkiler boyutu da göz ardı edilmemelidir. Kenneth Waltz'ın neorealist yaklaşımı açısından devletler, anarşik uluslararası sistem içerisinde güvenliklerini ve hareket kapasitelerini korumak amacıyla güç dağılımını dikkate almak zorundadır. ABD ile Çin arasındaki stratejik rekabet, ticaret politikaları, teknoloji altyapıları ve ekonomik bağımlılıklar üzerinden birçok ülkenin politika tercihlerini etkilemektedir. Brezilya gibi bölgesel güçlerin dış politika özerkliği arayışları da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Ancak neorealizm, protestoların doğrudan nedenlerini açıklamak için tek başına yeterli değildir. Uluslararası güç rekabeti devletlerin hareket alanını etkileyebilirken, toplumsal protestoların ortaya çıkışında ekonomik koşullar, siyasal temsil, kurumsal güven ve örgütlenme kapasitesi gibi iç dinamikler belirleyici olmaktadır. Dolayısıyla küresel güç mücadelesi ile toplumsal hareketler arasındaki ilişkiyi incelemek, bu iki düzeyi birbirine indirgemeden değerlendirmeyi gerektirir. Burada ulusal güvenlik açısından da önemli bir ayrım bulunmaktadır. Barışçıl protestolar, demokratik siyasal katılımın meşru araçlarıdır ve tek başlarına devlet güvenliğine yönelik tehdit olarak değerlendirilemez. Bununla birlikte uzun süreli toplumsal çatışmalar, kamu kurumlarının işleyişini, ekonomik faaliyetleri ve siyasal karar alma süreçlerini etkileyebilir. Devletin bu hareketlere verdiği yanıt, toplumsal güvenin yeniden kurulmasına katkıda bulunabileceği gibi siyasal gerilimlerin derinleşmesine de neden olabilir. Tarihsel açıdan bakıldığında bugünkü protestolar ile 2010 yılında Tunus'ta başlayarak farklı ülkelere yayılan Arap Baharı arasında belirli benzerlikler kurulabilir. Gençlerin siyasal katılımı, ekonomik beklentiler, yönetimlere duyulan güvensizlik ve dijital iletişim ağlarının kullanımı bu benzerlikler arasındadır. Ancak Arap Baharı'nın ortaya çıktığı otoriter rejim koşulları ile günümüzde demokratik ve otoriter sistemlerde görülen farklı protesto hareketleri arasında önemli ayrımlar bulunmaktadır. Dolayısıyla 2026 yılındaki gelişmeleri tek bir devrimci dalga olarak nitelendirmek, mevcut hareketlerin farklı hedeflerini ve siyasal bağlamlarını göz ardı etmek olacaktır. Dünyanın farklı bölgelerinde ortaya çıkan bu protestoların ortak bir küresel dönüşümün habercisi olup olmadığı ise henüz kesin biçimde söylenemez. Bununla birlikte gelişmeler, modern devletlerin ekonomik beklentiler, siyasal temsil, kamu hizmetleri ve demokratik hesap verebilirlik alanlarında karşı karşıya kaldıkları sorunların giderek daha görünür hâle geldiğini göstermektedir. Devletlerin gücü yalnızca askerî kapasiteleri, ekonomik büyüklükleri veya uluslararası sistemdeki konumlarıyla ölçülemez. Siyasal kurumların toplumsal talepleri temsil edebilmesi, kamu hizmetlerini sürdürebilmesi ve meşruiyetini koruyabilmesi de devlet kapasitesinin önemli unsurlarıdır. Toplumsal protestoların tarihsel önemi de burada ortaya çıkmaktadır: Bu hareketler, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin hangi alanlarda gerilim ürettiğini görünür kılmaktadır. Bugün sorulması gereken temel soru, dünyanın neden aynı anda sokağa çıktığından ziyade, birbirinden farklı toplumların neden benzer dönemlerde mevcut siyasal ve ekonomik düzenin kendilerine sunduğu imkânları sorgulamaya başladığıdır. Çünkü siyasal istikrar yalnızca devletin düzeni koruma kapasitesine değil, toplumun o düzeni meşru kabul etmesine de bağlıdır.

Bu Yazıyı Paylaş