Köşe Yazısı

Akıl Süzgeci mi, Gönül Süzgeci mi?

İşman'ca-İlhan İşman
İşman'ca-İlhan İşman
3 dk Sesli Dinle 0

Bir söz söylüyoruz, bir mesaj gönderiyoruz, bir yorum yazıyoruz. Bazen birkaç saniyede… Sonra hayatımıza devam ediyoruz. Fakat o söz, bir başkasının içinde günlerce kalabiliyor.

Bizim unuttuğumuzu, karşımızdaki unutamıyor.

Bu yüzden konuşmadan önce durup düşünmeye ihtiyacımız var. Söyleyeceğimiz söz doğru mu? Gerekli mi? Zamanı uygun mu? Peki, nasıl söylenirse hem anlaşılır hem de insanın onurunu korur?

İşte burada iki süzgeç devreye giriyor: Akıl ve gönül.

Akıl süzgeci, düşüncelerimizi tartmamızı sağlar. Duyduğumuz her şeyi doğru kabul etmemeyi, bir olayın farklı yönlerini görmeyi, kararlarımızın sonuçlarını hesaplamayı öğretir. Öfkeyle hüküm vermeden önce bize “Bir dakika, bütün gerçeği biliyor musun?” diye sorar.

Gönül süzgeci ise dikkatimizi insana yöneltir. Karşımızdakinin duygularını, içinde bulunduğu şartları, taşıdığı yükleri düşünmemizi sağlar. “Bu sözü sana söyleseler ne hissederdin?” diye hatırlatır.

Birine gerçeği söyleyebiliriz. Ancak gerçeği söylerken onu herkesin içinde küçük düşürüyorsak, kullandığımız yöntemi de sorgulamamız gerekir. Haklı olmak, her sözü her biçimde söyleme hakkı vermez.

Öte yandan, birini üzmemek için sürekli susmak da çözüm değildir. Yanlışları görmezden gelmek, sorumlulukları hatırlatmamak, sorunların büyümesine yol açabilir. Gönül gözetmek, gerekli bir uyarıdan vazgeçmek anlamına gelmez. O uyarıyı insanı incitmeden yapabilmenin yolunu aramaktır.

Bir yönetici düşünelim. Çalışanının yaptığı hatayı düzeltmesi gerekiyor. “Sen zaten hiçbir işi beceremiyorsun” demekle, “Bu işte şu eksiklikler var, birlikte düzeltelim” demek aynı sonucu doğurur mu?

İlk cümle insanı yargılar. İkinci cümle sorunu tarif eder ve çözümün kapısını açar.

Evde, okulda, işyerinde bu ayrımı her gün yaşıyoruz. Çocuğumuzun davranışını eleştirirken kişiliğini hedef alabiliyoruz. Eşimize bir sıkıntımızı anlatırken yılların birikimini tek cümleye yükleyebiliyoruz. Bir arkadaşımıza cevap verirken onun o gün neler yaşadığını hiç düşünmeyebiliyoruz.

Sonra da “Ben öyle demek istemedim” diyoruz.

Niyetimiz elbette önemlidir. Fakat sözümüzün nasıl anlaşıldığına ve neye yol açtığına da bakmalıyız. İletişimin sorumluluğu, cümleyi kurduğumuz anda bitmez.

Üstelik mesele yalnızca konuşmalarımız değildir. Düşüncelerimizi de bu iki süzgeçten geçirmeliyiz. Çünkü dilimize yerleşen yargıların çoğu, önce zihnimizde oluşur.

Bir insanı dinlemeden hakkında karar veriyorsak, tek bir davranışından bütün kişiliğini çıkarıyorsak, kendimize tanıdığımız anlayışı başkasından esirgiyorsak, düşüncelerimizi yeniden değerlendirmeye ihtiyacımız vardır.

Kendi gecikmemize “Yoğundum”, başkasının gecikmesine “Sorumsuz” diyorsak ölçümüz ne kadar adildir?

Akıl, bu tutarsızlığı fark etmemize yardımcı olur. Gönül ise karşımızdaki insana biraz daha anlayışla yaklaşmamızı sağlar.

Özellikle sosyal medyada buna çok ihtiyacımız var. Ekranda gördüğümüz kişinin de bir hayatı, ailesi, kaygıları ve kırılganlıkları olduğunu kolayca unutabiliyoruz. Yüz yüze söylemeye çekineceğimiz sözleri, birkaç tuşla yazabiliyoruz.

Oysa ekranın arkasında da insan var.

Konuşmadan veya paylaşmadan önce kısa bir duraklama, birçok kırgınlığı önleyebilir. “Bildiğim doğru mu?” diye aklımıza, “Söyleyişim adil mi?” diye vicdanımıza danışabiliriz.

Her konuda anlaşamayabiliriz. Eleştirebilir, itiraz edebilir, gerektiğinde açıkça karşı çıkabiliriz. Bunları yaparken birbirimizin onurunu korumak da elimizdedir.

Hayat, bize yalnızca ne kadar bildiğimizi sormuyor. Bildiklerimizle insanlara nasıl davrandığımızı da soruyor.

Bu nedenle sözümüzü hem akıl hem gönül süzgecinden geçirelim. Çünkü bir cümlenin değeri, yalnızca doğru olmasında değildir; bir yanlışı düzeltirken insanda ne bıraktığında da saklıdır.

Bu Yazıyı Paylaş