Köşe Yazısı

Suya Yazı Yazmak…

İşman'ca-İlhan İşman
İşman'ca-İlhan İşman
5 dk Sesli Dinle 0

Bazen insan kendi kendine soruyor: Kimin için yazıyorsun? Ne için yazıyorsun? Yazdıkların neyi değiştiriyor? Seni kim duyuyor, kim dikkate alıyor?

Uzun yıllardır çalışma hayatının, kamu yönetiminin ve sivil toplumun içinde olan biri olarak ben de zaman zaman bu sorularla baş başa kalıyorum. Bir mesele görüyorum, yazıyorum. Bir haksızlık görüyorum, dile getiriyorum. Bir eksiklik tespit ediyorum, çözüm öneriyorum. Memleketin bir meselesi karşısında “Bana ne?” diyemiyorum.

Çünkü insan yaşadığı toplumdan bağımsız değildir. Hele okuyup öğrenmiş, belli bir tecrübe kazanmış, sivil toplumda sorumluluk üstlenmişseniz sadece seyretme hakkınızın olmadığını düşünüyorsunuz.

Ama sonra bir sessizlik başlıyor. Ne bir eleştiri geliyor. Ne bir öneri. Ne “Haklısınız” diyen oluyor. Ne de “Yanılıyorsunuz” diyen. İşte o zaman insan ister istemez soruyor: Ben suya mı yazıyorum?

Yazıyorsunuz… Kelime kelime düşünüyorsunuz. Araştırıyorsunuz. Bazen saatlerce bir meseleyi anlamaya çalışıyorsunuz. Sorunu ortaya koyuyor, nedenlerini değerlendiriyor, çözüm öneriyorsunuz. İnsana, topluma değer katmak için, zihninizi zorluyor, emek harcıyor, fikir işçiliği yapıyor, çile çekiyor, sorumluluk alıyorsunuz.

Sonra yazı yayımlanıyor. Bir gün geçiyor. İki gün geçiyor. Gündem değişiyor. Yeni bir tartışma başlıyor. Ve sizin onca düşünerek yazdığınız yazı, dijital dünyanın sonsuz akışında geride kalıyor. Tam da burada insanın içine şu duygu yerleşiyor: “Ne değişti?”

Sanırım bir yazar için en ağır sorulardan biri budur. Çünkü yazmak yalnızca kelimeleri yan yana getirmek değildir. Yazıyorsanız bir derdiniz vardır. Bir itirazınız vardır. Bir teklifiniz vardır. Bir cümlenizin bir insanın düşüncesine dokunmasını, bir yöneticinin dikkatini çekmesini, bir kurumun uygulamasını sorgulamasını istersiniz.

Benim yazmaktan anladığım da budur. Yazı yalnızca okunmak için değil, düşündürmek için yazılmalıdır. Fakat burada sorumluluk sadece yazara mı aittir? Sanmıyorum. Çünkü düşünce hayatı tek taraflı bir yol değildir.

Yazar yazar, okuyucu okur ve hayat devam ederse ortaya gerçek anlamda bir fikir ortamı çıkmaz. Okuyucu da düşüncenin parçası olmalıdır. Katılmıyorsa itiraz etmelidir. Eksik görüyorsa tamamlamalıdır. Yanlış buluyorsa söylemelidir. Haklı buluyorsa desteklemelidir. Çünkü eleştiri de katkıdır. İtiraz da katkıdır. Farklı düşünmek de katkıdır. Asıl tehlike sessizliktir.

Bugün toplum olarak belki de üzerinde düşünmemiz gereken konulardan biri budur. Çok konuşuyoruz ama yeterince tartışıyor muyuz? Çok yazıyoruz ama birbirimizin ne söylediğini gerçekten dinliyor muyuz?

Sosyal medyada birkaç saniye içerisinde hüküm veriyoruz ama bir düşüncenin üzerinde birkaç dakika duruyor muyuz?

Bir ülkenin gelişmesi yalnızca yollarla, binalarla, teknolojiyle olmaz. Bir toplum aynı zamanda düşünce üreterek, eleştirerek, tartışarak ve ortak akıl geliştirerek ilerler.

Sivil toplumun görevi de tam burada başlar. Sivil toplum yalnızca toplantı yapmak, proje hazırlamak veya açıklama yayımlamak değildir. Sivil toplumun temel işlevlerinden biri toplumsal meseleleri görünür kılmak, kamuoyuna fikir sunmak ve karar vericilere alternatifler geliştirmektir.

Yıllardır farklı alanlarda sivil toplum çalışmaları yürütürken gördüğüm bir gerçek var: Bazen bir düşüncenin sonucunu hemen göremiyorsunuz. Bugün söylediğiniz bir sözün karşılığını yarın alamıyorsunuz. Bugün yazdığınız bir öneri, belki yıllar sonra başka bir yerde karşınıza çıkıyor. Belki sizi hiç tanımayan bir insan yazınızı okuyor. Belki bir kamu görevlisi bir cümlenizin altını çiziyor. Belki bir genç, “Ben de böyle düşünüyordum ama ifade edemiyordum” diyor.

Belki de hiçbirini bilmiyorsunuz. İşte sanırım benim aradığım cevap biraz burada saklı. Toplumsal katkıyı her zaman rakamla ölçemeyiz. Her yazının ardından bir kanun değişmez. Her eleştiriden sonra bir kurum harekete geçmez. Her önerinin karşılığında teşekkür mektubu gelmez. Ama bu, söylenen sözün değersiz olduğu anlamına gelmez.

Çünkü bazı sözler kararları değil, önce zihinleri değiştirir. Zihin değişmeden de sistem değişmez. Yine de burada kendimize bir başka soru daha sormalıyız:

Yazmak yetiyor mu? Bence yetmiyor. Yazının toplantıya, toplantının projeye, projenin öneriye, önerinin kurumsal takibe dönüşmesi gerekiyor. Bir sorun hakkında yazıyorsak sonucunu takip etmeliyiz. Bir öneride bulunuyorsak ilgili kurumlara ulaştırmalıyız.

Bir toplumsal meseleye dikkat çekiyorsak sivil toplum, üniversite, medya ve kamu arasında diyalog kurmaya çalışmalıyız. Yani kalemin yanına takibi, düşüncenin yanına eylemi, eleştirinin yanına çözümü koymalıyız.

Belki de “suya yazı yazıyorum” duygusundan kurtulmanın yolu budur. Yazıyı yalnızca yayımlanan bir metin olmaktan çıkarıp bir toplumsal etki sürecinin başlangıcına dönüştürmek…

Fakat bu noktada siz okuyuculara da bir sorum var. Gerçekten merak ediyorum: Bu yazılar size ulaşıyor mu? Bir konuda düşünmenize sebep oluyor mu? Katılmadığınızda itiraz etme ihtiyacı hissediyor musunuz? “Şu konuya da değinmelisiniz” dediğiniz oluyor mu? Bir köşe yazarından ne bekliyorsunuz?

Çünkü yazının gerçek muhatabı sizsiniz. Ben yazarken bazen bir çalışanı düşünüyorum. Bazen bir emekliyi. Bazen bir öğretmeni, bir sağlık çalışanını, bir genci… Bazen bir kamu yöneticisini. Bazen de bu ülkenin yarınını düşünen herhangi bir vatandaşı. Benim derdim herkesin benim gibi düşünmesi değil. Tam tersine… Benim isteğim, düşünmemiz. Konuşmamız. Tartışmamız. İtiraz etmemiz. Ve mümkünse birlikte çözüm üretmemiz.

Çünkü aydın olmanın, sivil toplumda sorumluluk üstlenmenin ve memleket meselelerine duyarlı olmanın bir bedeli varsa, sanırım o bedellerden biri de sonuç alamadığınızı düşündüğünüz zamanlarda bile konuşmaya ve yazmaya devam etmektir.

Belki bazı yazılar gerçekten suya yazılır. Ama suya atılan her taşın bir halkası vardır. O halka büyür. Başka halkalara karışır. Ve bazen kıyıya nerede ulaştığını taşı atan insan bile göremez. Bu yüzden bugün kendi soruma verebildiğim cevap şudur: Yazmaya devam edeceğim. Ama yalnızca yazmak için değil. Düşündürmek için. Sormak için. Dinlemek için. Çözüm aramak için.

Ve toplumun ortak aklına küçücük de olsa bir katkı bırakabilmek için. Şimdi sıra sizde. Sizce yazdıklarımız suya mı yazılıyor, yoksa biz henüz oluşturduğu halkaları mı göremiyoruz? Ne dersiniz?

Bu Yazıyı Paylaş