Köşe Yazısı

BİRİ BİZİ GÖZETLİYOR MU?

İşman'ca-İlhan İşman
İşman'ca-İlhan İşman
4 dk Sesli Dinle 0

Eskiden büyüklerimiz, “Duvarların kulağı var” derdi. Teknoloji gelişti; duvarların kulağına kamera, mikrofon ve internet bağlantısı eklendi. Biz de çağın gereklerine uyduk: Konuşmadan önce etrafa, yazmadan önce ekranın üst köşesine bakmaya başladık.

Bir arkadaş sohbetinde memleket meselesi açılıyor. Tam biri fikrini söyleyecek, diğeri telefonu işaret ediyor:

“Şunu biraz uzağa koysak mı?”

Telefonu öteki koltuğa bırakıyoruz. Sanki cihazın işitme mesafesi kısa da iki minder öteden memleket meselelerini duyamayacak!

Gülüyoruz. Ardından sesimizi kısıyoruz.

Asıl üzerinde durmamız gereken de bu: Neden gülerek başladığımız sohbeti fısıldayarak bitiriyoruz?

Anayasa’nın 20. maddesi özel hayatı ve kişisel verileri, 22. maddesi haberleşme özgürlüğünü ve gizliliğini, 26. maddesi düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü güvence altına alıyor. Hakların sınırlandırılması da 13. madde uyarınca kanunilik ve ölçülülük gibi anayasal koşullara bağlı.

Yani özgürlüklerimiz birilerinin günlük hoşgörü kotasına bırakılmış değil.

Peki, bu güvencelere rağmen neden bazen kendi cümlemizi kurarken kendimizden izin istiyoruz?

Mesele yalnızca bir kameranın bizi çekip çekmediği değil. Söylediklerimizin nerede, nasıl ve hangi bağlamda karşımıza çıkacağını bilememek.

Bir mesaj yazıyoruz, siliyoruz. Yeniden yazıyoruz, yumuşatıyoruz. Sonunda “Bu uygulamayı doğru bulmuyorum” cümlesi, “Hayırlısı olsun”a dönüşüyor.

Böylece eleştiri hakkımızı kullanmış sayılıyoruz. Tabii eleştirinin kendisi taslaklarda kaldıysa!

İşyerinde de benzer bir sahne yaşanabiliyor. Toplantıda yönetici soruyor:

“Arkadaşlar, herkes görüşünü özgürce söylesin.”

Çalışanların zihnindeki soru ise başka:

“Görüşümüzü söyledikten sonraki mesai de özgür geçecek mi?”

Kurumsal güven tam burada sınanıyor. Çalışan, bir aksaklığı dile getirdiğinde dışlanmaktan, görev yerinin değiştirilmesinden veya “uyumsuz” diye etiketlenmekten çekiniyorsa duvardaki açık iletişim afişi tek başına işe yaramıyor.

Kapı açık olabilir; insanın içeri girecek güveni yoksa bunun ne faydası var?

Elbette gözetlenme endişesi, gerçekten hukuka aykırı biçimde izlendiğimizin kanıtı değildir. Her teknik arızayı dinlenmeye, her tesadüfü takibe bağlamak doğru olmaz.

Ancak bu kaygıyı yalnızca “kuruntu” diyerek geçiştirmek de kolaycılıktır.

İnsan, verilerine kimin eriştiğini, kayıtların ne kadar tutulduğunu, bir şikâyetin nasıl sonuçlanacağını bilmiyorsa boşlukları endişeyle doldurabilir. Şeffaflığın eksildiği yerde söylentiye geniş bir çalışma alanı açılır.

Üstelik mahremiyetimizi bazen kendi ellerimizle teslim ediyoruz. Bir uygulama rehberimizi, konumumuzu, fotoğraflarımızı istiyor; düşünmeden “Kabul ediyorum” diyoruz.

Uygulamanın yaptığı iş ne?

El feneri.

Önümüzü aydınlatmak için neden bütün sosyal çevremizi tanımak istediğini sormuyoruz!

Sonra da “Bunlar beni nereden biliyor?” diye şaşırıyoruz.

Mahremiyet konusunda hem kurumların hesap verebilirliğine hem vatandaşın dijital farkındalığına ihtiyacımız var.

Peki, çözüm susmak mı?

Susarak ancak sorunların sesini kısarız; kendilerini ortadan kaldıramayız.

Öncelikle güvenceler günlük hayatta karşılık bulmalı. Kamu kurumları ve şirketler hangi veriyi, hangi amaçla, hangi hukuki dayanakla topladıklarını anlaşılır biçimde açıklamalı. Denetim etkili olmalı; ihlal iddiaları ciddiyetle incelenmeli.

İşyerlerinde eleştiri ile sadakatsizliği aynı dosyaya koyma alışkanlığından vazgeçilmeli. Yönetici, toplantıda farklı görüş istemekle yetinmemeli; farklı görüş söyleyen çalışana sonraki gün nasıl davrandığına da bakmalı.

Biz de dijital izinlerimizi gözden geçirmeli, doğrulanmamış takip iddialarını yaymamalı ve somut bir ihlal şüphesinde belgelerle ilgili başvuru yollarını kullanmalıyız.

Bir de meselenin öteki tarafı var:

Biri bizi gözetliyor mu bilmiyoruz. Ama hak ve sorumluluklarını bilen vatandaşlar olarak biz kamunun yaptığı işleri, aldığı kararları ve sunduğu hizmetleri gözetiyoruz.

Vergimizin nereye harcandığını, hizmetin neden geciktiğini, başvurumuzun hangi gerekçeyle reddedildiğini soruyoruz. Bunun için gizli kameraya ihtiyacımız yok; dilekçemiz, sorularımız ve anayasal haklarımız var.

Anayasa’nın 74. maddesi, vatandaşlara kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri hakkında yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazılı başvuru hakkı tanıyor. Aynı madde açıkça söylüyor: “Herkes, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkına sahiptir.” Bu haklar, kanunlarda düzenlenen usul ve sınırlar içinde kullanılıyor.

Demek ki vatandaşın görevi, yalnızca veznede ödeme yapıp kapıdan sessizce çıkmakla bitmiyor. Gerektiğinde “Bu işin gerekçesi nedir?” diye de sorabiliyor.

Vergi öderken “kıymetli vatandaş”, hizmetin hesabını sorarken “Yine mi siz?” olmak istemiyoruz!

Buradaki gözetimimiz; kamu hizmetlerini takip etmek, erişime açık bilgileri incelemek, bilgi istemek ve aksaklıkları yetkili mercilere taşımaktır. Kişilerin özel hayatına saygı göstererek, iddiaları olgulardan ayırarak ve eleştiriyi hakarete dönüştürmeden…

İyi yapılan işi takdir etmek de bu vatandaşlık anlayışının parçasıdır. Çünkü amaç sürekli kusur aramak değil, kamusal hizmetin niteliğini yükseltmektir.

Kamu hizmetiyle ilgili soru soran vatandaşa verilecek en iyi cevap, gerekçeli ve anlaşılır bir açıklamadır.

Özgürlüğün toplumsal karşılığı da insanın fikrini söyledikten sonra gecesini “Acaba başıma ne gelir?” hesabıyla geçirmemesidir.

“Biri bizi gözetliyor mu?” sorusuna herkes adına kesin bir cevap veremeyiz.

Ama şunu açıkça söyleyebiliriz:

Biz kamuyu takip ediyoruz; hizmetiyle, kararlarıyla, harcamalarıyla… Elimizde büyüteçten önce Anayasa var.

Duvarların kulağı olup olmadığını bilmiyorum.

Fakat hukuk devletinin, soru soran vatandaşı duyacak bir kulağı mutlaka olmalı.

Bu Yazıyı Paylaş