Köşe Yazısı

Almanya’daki Türk Kökenli Siyasetin Büyük Yanılgısı

Levent Taşkıran
Levent Taşkıran
3 dk Sesli Dinle 0

Almanya’daki Türk toplumunun son yıllarda yaşadığı en büyük yanılgılardan biri, Alman siyasi partilerine katılan Türk kökenli siyasetçilerin bu topluma gerçek ve kalıcı faydalar sağladığına inanmasıdır. Oysa pratikte ortaya çıkan tablo bunun tam tersidir. Vitrine çıkarılan bu isimler, Alman müesses nizamının çizdiği sınırların dışına çıkamamakta; Türk toplumunun temel meseleleri söz konusu olduğunda ya sessiz kalmakta ya da açıkça bu meselelerin karşısında pozisyon almaktadır.

Alman siyasi partileri içinde yer alan Türk kökenli siyasetçilerin önemli bir kısmı, temsil ettiklerini iddia ettikleri topluma karşı basiretsiz, edilgen ve konjonktürcü bir çizgi izlemektedir. Eğitimde fırsat eşitsizliği, ayrımcılık, İslamofobi, çifte standartlar ve siyasal temsil gibi hayati başlıklarda ortada elle tutulur bir kazanım yoktur. Buna karşın bu isimler, sistemin “çeşitlilik” algısını besleyen birer vitrin unsuruna indirgenmiş durumdadır.

2016 yılında Alman Federal Parlamentosu’nda kabul edilen ve Türkiye’yi tarihsel olarak suçlayıcı bir nitelik taşıyan sözde Ermeni soykırımı kararı, bu tablonun en çarpıcı örneklerinden biridir. Farklı siyasi partilerden çok sayıda Türk kökenli milletvekilinin bu karara destek vermesi, Almanya’daki Türk toplumunda derin bir kırılmaya yol açmıştır. Kendi kökleriyle, tarihiyle ve toplumsal hafızasıyla bu denli kolay bağ koparabilen bir anlayışın “temsil” iddiası, doğal olarak sorgulanmalıdır.
Daha da dikkat çekici olan ise bu tür Türkiye ve Türk karşıtı girişimlere destek vermeyen, en azından mesafeli duran Türk kökenli siyasetçilerin sistematik biçimde dışlanmasıdır.

Bu isimlerin bir kısmı parti içinde pasifize edilmiş, bir kısmı psikolojik baskılara maruz kalmış, bir kısmı ise açık ya da örtülü karalama kampanyalarıyla siyaset dışına itilmiştir. Bu durum, Alman siyasi partilerinin savunduğunu iddia ettiği çoğulculuk ve ifade özgürlüğünün, konu Türkler olduğunda ne kadar sınırlı olduğunu açıkça göstermektedir.

Ancak bu noktada sorumluluğu yalnızca Alman siyasi partilerine ya da Türk kökenli siyasetçilere yüklemek eksik bir okuma olur. Almanya’daki Türk sivil toplum kuruluşları ve dernekleri de bu tablonun oluşmasında ciddi pay sahibidir. Yıllardır kendini yenileyemeyen, eski yapıları aşamayan ve dar kalıplara sıkışmış bir sivil toplum anlayışıyla karşı karşıyayız. Klasik cami dernekleri, kahvehane merkezli oluşumlar veya hemşehri dernekleri dışında, modern anlamda bir lobi faaliyeti yürütebilen, ortak hedefler etrafında organize olabilen güçlü bir yapı ortaya konulamamıştır.

Türk STK’larının bu dağınık, parçalı ve dezorganize hali, doğal olarak siyasal alana da yansımaktadır. Birlikte hareket edemeyen, ortak talepler üretemeyen ve stratejik bir vizyon ortaya koyamayan bir toplum, muhatapları tarafından ciddiye alınmaz. Almanya ve Alman siyasi partileri de Türk toplumunun bu zayıflığını çok iyi bilmekte; bu nedenle Türkleri eşit bir siyasi aktör olarak görmek yerine, kolayca yönlendirilebilen ve gerektiğinde göz ardı edilebilen bir kitle olarak değerlendirmektedir. Ortaya çıkan tablo, temsil edilmekten ziyade suistimal edilme halidir.

Gerçek şu ki, Alman siyasi sisteminde Türk kökenli siyasetçilerin yükselme sınırı nettir ve bu sınır müesses nizamın kırmızı çizgileriyle çizilmiştir. Türk toplumunun hassasiyetlerini savunduğunuz anda “uyumsuz”, “problemli” ya da “aşırı” ilan edilirsiniz. Buna karşılık kendi toplumunu eleştiren, hatta suçlayan bir dili benimsediğinizde ise sistem size daha fazla alan açar.

Bu nedenle artık şu soruyu açıkça sormak zorundayız: Almanya’daki Türk toplumu gerçekten temsil ediliyor mu, yoksa yalnızca yönetiliyor mu? Alman siyasi partilerinde kariyer yapan Türk kökenli siyasetçilerin büyük bir bölümü, Türk toplumunun çıkarlarını savunmak yerine sistemle uyumlu olmayı tercih etmektedir. Bu, temsil değil; teslimiyettir.

Sonuç olarak, Almanya’daki Türk toplumunun geleceği, ilkesiz uyum üzerinden kariyer yapan figürlere ya da kendi içine kapanmış, yenilenemeyen sivil yapılara emanet edilemez. Gerçek temsil; örgütlü, bilinçli ve bedel ödemeyi göze alan bir duruş gerektirir. Aksi hâlde hayal kırıklıkları devam eder — sadece aktörler değişir, sorunlar yerinde kalır.

Bu Yazıyı Paylaş