Köşe Yazısı

İhanetin Estetiği ve Sabrın Sonu

Hakan Ayaz
Hakan Ayaz
2 dk Sesli Dinle 6

​Bugün önünüzde duran bu fotoğraf, sadece iki karenin birleşimi değil; bir devletin hafızasına, bir milletin vicdanına ve adaletin terazisine vurulmuş ağır bir darbenin belgesidir.
​Sol tarafa bakın: Sur hendeklerinde, 65 vatan evladının şehit düştüğü o karanlık günlerde, Türk güvenlik güçlerine karşı terör örgütü saflarında çatışan, elinde kelepçelerle adalet önünde duran bir figür.
​Sağ tarafa bakın: Aynı isim, Remziye Tosun. Bu kez üzerinde "Gazi Meclis"in kürsüsü, arkasında Türk Bayrağı. Dün kurşun sıktığı devletin çatısı altında, bugün o devletin imkanlarıyla "vekil" sıfatı taşıyor.
​Dünyanın hangi demokratik ülkesinde, devletin varlığına kastetmiş, güvenliğini tehdit etmiş bir şahıs, o devletin kalbi sayılan meclise "başarı ödülü" gibi sokulabilir? Hangi millet, kendi evlatlarını şehit edenlerle aynı çatı altında temsil edilmeyi hazmedebilir? Bir ulus, hainleri cezalandırmak yerine onları meclis kürsüsüyle ödüllendiriyorsa, orada "ihanet" artık istisna değil, normalleşmiş bir acı haline gelmiş demektir.
​Peki, neden "Türkiye’yi Türkler yönetmeli" diyoruz? İşte tam da bu yüzden! Bu toprakların ekmeğini yiyip, suyunu içip, sonra da o toprağın koruyucusuna silah çekenlerin "siyaset" adı altında aklandığı bir düzen, liyakatin ve sadakatin bittiği yerdir. Kendi kurucu değerlerine, Atatürk’e her gün söven meczupların el üstünde tutulduğu; daha dün kaybettiğimiz, ömrünü Türk tarihine adamış İlber Ortaylı gibi bir dünya devine bile "havlayanların" korunduğu bir iklimde, milli şuurdan bahsetmek imkansızlaşır.
​Bir ülke düşünün ki; tarihçisine saldırana sessiz kalınsın, kurucu atasına küfreden kollansın, askeriyle çatışan vekil yapılsın. Bu tablo, sadece siyasi bir tercih değil, topyekün bir kimlik erozyonudur.
​Türk milleti sabırlıdır, vakurdur. Ancak bu sabır, ihanetin ödüllendirilmesini izlemek için değil, günü geldiğinde o hesabı sandıkta ve vicdanlarda sormak içindir. Sabır taşı çatlamak üzere. Çünkü bir milletin onuru, hainlerin kürsüye çıkmasıyla değil, adaletin yerini bulmasıyla korunur.
​Son sözü elbet Türk milleti söyleyecektir. Ama o güne kadar sormaya devam edeceğiz: Bu ihanet daha ne kadar ödüllendirilecek?

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.

  • Alp Demir

    Bu gazeteye yorum yazarken, tarih tekrar tekrar hafızamda canlanıyor. Hele de kendisini sonsuz aleme uğurladığımız değerli hocamız İlber Ortaylı'yı düşünürken. Bir yandan da İran'ın keskin iradesini izlerken. O günkü Çinli bu gün kimdir diye sordum ya, bu soruyu tarih boyunca sorabiliriz. Selçuklu'nun Çinlisi kimdi ? 2. Gıyasettin Keyhüsrev kimdi ? Düşman karşısında orduyu bırakıp kaçan soysuz it. Kendi kendimize soralım, Osmanlı'nın Çinlisi kimdi ? Bizim her batan devletimizin bir Çinlisi var. Ve bu bizim bir türlü akıllanmadığımız en büyük zaafımız. Bunu aşmadıkça, biz daha çok devlet kaybederiz.

  • Ali Baykan

  • Alp Demir

    Ne acı değil mi? Ama biz bu acıyı kendi ellerimizle yarattık. Sabır ile uyuşukluğu birbirine karıştırdık. Bunu ilk defa da yapmıyoruz. 'Bozkurtların Ölümü' nü tekrar okuyalım. O günkü Çinli karşılığı bu gün kimdir ? Ne zaman ki bu dehşetli uykudan uyanıp, hep birlikte o kürsüleri başlarına geçirirsek o zaman. Ve bunu demokrasi ve hukuk içinde yapacağız diye bir kural da yok artık. Karşı taraf hukuk tanımıyorsa, bizim de hukuka uyma zorunluluğumuz kalkmıştır. Hukuk iki nesne arasındaki sözleşmedir. Tarafların biri uymadığında, diğerinin de sorumluluğu düşer. Ve bizim sorumluluğumuz çoktan düşmüştür. Bu gün ABD/İSRAİL uluslar arası hukuku çiğniyorsa, İran'ın da çiğneme hakkı olduğu gibi, bizim de artık bu garabeti çiğneyip geçme hakkımız vardır. Bir şeyden sonuç almanın tek yolu, karşı tarafın anladığı dilden konuşmaktır. Hayvanlara insan dilini öğretemezsin. Onların anladığı tek dil sopadır. Artık hepsinin, Türkün şamarını yiyip, yere yıkılma zamanıdır. Geç bile kalınmıştır.

  • Ercüment Çalışlar

    Bir fotoğraf bazen bin kelimeden ağırdır. Bir yanında hendeklerin dumanı… Bir yanında meclisin kürsüsü. Dün kurşunların konuştuğu yerde, bugün mikrofonlar konuşuyorsa; mesele sadece siyaset değildir. Mesele hafızadır… Mesele vicdandır… Bir milletin kalbi, şehitlerinin hatırası ile atar. O hatıra incindiğinde, sandık günü sadece oy pusulası değil; vicdan da konuşur. Unutulmaz sanılan çok şey unutuldu bu memlekette… Ama milletin hafızası sandıkta hep geri gelir.

  • ferruh solak

    doğruları da birilerinin dile getirmesi, milletimizin derin sessizliğini hamakatına yoranlara yanıldıklarını söylemesi gerekiyordu, kalemine sağlık hakan ayaz

Bu Yazıyı Paylaş