İşte Milliyetçilik Bu, Vatanseverlik Bu!
Bugün bir dostumla birlikte İMEAK Deniz Ticaret Odası’nın toplantısına misafir olarak katıldım.
Seçim arifesinde yapılan bu toplantıda Yönetim Kurulu Başkanı Tamer Kıran’ı dikkatle dinleme fırsatım oldu. Sekiz yıllık başkanlık döneminde yapılanları son derece profesyonel bir sunumla üyelerinin önüne koydu. Bir anlamda sekiz yılın hesabını verdi.
Ben gazeteciyim. Yıllardır siyasetçileri, bürokratları, iş insanlarını, sivil toplum yöneticilerini dinlerim. Süslü cümlelerle yapılan işi birbirinden ayırmaya çalışırım.
Tamer Kıran’ı dinlerken etkilendiğimi açıkça söylemeliyim.
Çünkü karşımda makamını anlatan değil, yaptıklarını anlatan bir insan vardı.
Türkiye’nin ihtiyacı tam da budur.
Varlığın ve imkânların sağladığı konfora çekilmek yerine ülkesinin ve sektörünün meseleleriyle uğraşan, kurumunun kaynaklarını eğitime, insana, teknolojiye ve geleceğe yönlendirmeye çalışan insanların varlığı insana umut veriyor.
Özellikle Piri Reis Üniversitesi konusunda anlatılanlar dikkat çekiciydi. Üniversitenin bugün geldiği nokta, öğrencilere ve akademik kadrolara verilen destekler, denizcilik eğitiminin niteliğini yükseltmek için yapılan çalışmalar bana göre sadece bir sektör kuruluşunun faaliyeti olarak görülemez.
Bu, geleceğe yapılan yatırımdır.
Deniz Ticaret Odası’nın eğitime yaklaşımının yalnızca üniversiteyle sınırlı kalmadığını, denizcilik eğitimi veren meslek liseleriyle sektör arasındaki bağın güçlendirilmesi için de çalışmalar yapıldığını dinledik. Simülasyon eğitimlerinden teknoloji kullanımına kadar sektörün geleceğini yetiştirecek insan kaynağına yatırım yapılması son derece kıymetli.
Fakat toplantıda beni özellikle etkileyen başka bir konu vardı.
Denizcilik sektörünün ihtiyaç duyduğu bir yazılım konusunda Türkiye’nin yabancı bir firmaya bağımlı kalması ve bunun sektöre ciddi maliyetler yüklemesi anlatıldı. Buna seyirci kalmak yerine Ankara’daki iki yerli firmanın teşvik edilerek bu alanda yerli bir alternatif oluşturulması için gösterilen çabayı dinlediğimde kendi kendime şu cümleyi kurdum:
İşte milliyetçilik bu!
Milliyetçilik yalnızca kürsülerde yüksek sesle “yerli ve millî” demek değildir.
Milliyetçilik, ülkenin dışarıya bağımlı olduğu bir alanı gördüğünde çözüm üretmektir.
Türk mühendisinin önünü açmaktır.
Türk öğrencisine burs vermektir.
Üniversiteye yatırım yapmaktır.
Gençlere meslek kazandırmaktır.
Türkiye’nin parasının gereksiz yere yurt dışına gitmesini engelleyecek teknoloji üretmeye çalışmaktır.
Kısacası milliyetçilik, memleket sevgisini üretime dönüştürebilmektir.
Ben yıllardır şunu savunuyorum: Vatanseverliği insanların söyledikleri sözlerden önce yaptıkları işlerde aramak gerekir. Çünkü memleket sevgisinin en sağlam ölçüsü nutuk değil, eserdir.
Tamer Kıran’ı dinlerken bir başka husus daha dikkatimi çekti. Sekiz yılın sonunda üyelerinin karşısına çıkıp “Biz bunları yaptık” diyebilmek önemlidir. Kurum yönetmek aynı zamanda hesap verebilmektir. Üyenin parasını, kurumun imkânlarını ve makamın yetkisini kullanan herkes dönüp o üyeye ne yaptığını anlatabilmelidir.
Şimdi Türkiye genelinde ticaret odaları ve benzeri meslek kuruluşlarında seçimlerin yapılacağı bir döneme giriyoruz. Benim bütün temennim, bu hesap verme anlayışının diğer odalara da örnek olmasıdır.
Umarım İstanbul Ticaret Odası başta olmak üzere bütün odalar üyelerinin karşısına çıkar ve aynı açıklıkla bir bilanço ortaya koyar:
Ne yaptınız? Üyenin parasını nereye harcadınız? Esnafa, sanayiciye ve ticaret erbabına nasıl bir vizyon kazandırdınız? Hangi projeyi hayata geçirdiniz? Eğitime, teknolojiye, ihracata ve üretime ne kattınız?
Ve elbette şu soruların da cevabı verilmelidir: Bütçeler gerçekten üyelerin yararına mı kullanıldı? Kaynaklar gereksiz gezilere, sonuç üretmeyen organizasyonlara ve gösterişe mi harcandı, yoksa harcanan her kuruş belirlenen hedefe ulaştı mı?
Bunları suçlama olarak değil, hesap verebilirliğin doğal soruları olarak görüyorum.
Deniz Ticaret Odası’nda gördüğüm tablo tam da bu nedenle kıymetliydi. Seçim yaklaşınca yalnızca yeniden oy istemek değil, önce dönüp “Bize verdiğiniz yetkiyle bunları yaptık” diyebilmek gerekir.
Önce hesap, sonra oy.
Keşke bütün meslek kuruluşlarımızda seçim dönemlerinin geleneği bu olsa.
Fakat Tamer Kıran konusunda beni etkileyen yalnızca yapılan işler de değildi.
Kendisiyle bugüne kadar sadece bir kez merhabalaşmışlığım vardır. Beni hatırlayacağını da zannetmiyorum. Dolayısıyla yazdıklarımın kişisel bir dostluğa, yakınlığa veya herhangi bir beklentiye dayandığını kimse düşünmesin.
Bu yazıyı kaleme almadan önce Tamer Kıran’ın geçmişine, yöneticilik anlayışına ve Deniz Ticaret Odası’ndaki sürecine de baktım.
Ve kendi kendime şunu sordum:
Benim ülkemde böyle insanlar hâlâ var mı?
Çünkü karşıma sadece başarılı bir STK başkanı değil; sözüne, makamına ve temsil ettiği kuruma karşı sorumluluk duyan bir yönetici profili çıktı.
İlk kez Deniz Ticaret Odası Başkanlığına aday olduğu seçimde yarış oldukça çekişmeliydi. Fakat seçim bittiğinde rakiplerinin kendisini alkışlayabilmesi bana göre seçim sonucundan daha önemli bir fotoğraftır. Demek ki insan rakibiyle yarışırken de onun saygısını kazanabilecek bir üslup ve ahlak ortaya koyabiliyor.
Asıl dikkatimi çeken ise yıllar önce söylediği bir sözdü.
Başkanlığa ilk aday olduğunda, bu görevi iki dönem yapacağını ve ardından bayrağı başka arkadaşlarına bırakacağını ifade etmişti.
Türkiye’de koltuğa oturmaktan çok koltuktan kalkmanın zor olduğunu hepimiz biliyoruz.
Makamlar bazen insanlara geçici olarak emanet edildiği unutularak adeta şahsi mülk gibi görülüyor. “Benden sonra kim?” sorusunun sorulmadığı, insanların yıllarca aynı koltuklarda kaldığı bir yönetim kültürüne ne yazık ki yabancı değiliz.
İşte tam da bu nedenle dün Tamer Kıran’ın konuşmasını dinlerken, sekiz yıl önce söylediği sözün arkasında durduğunu duyunca içimden gelerek:
“Vallahi helal olsun.” dedim ve alkışladım.
Çünkü ilke dediğimiz şey, işimize geldiğinde söylediğimiz güzel sözler değildir.
İlke, zamanı geldiğinde bedelini ödeyerek sözünün arkasında durabilmektir.
Makamı bırakabilmek de en az o makama gelebilmek kadar değerlidir.
Belki de yöneticiliğin gerçek kalitesi burada ortaya çıkıyor: Bir kurumu kendine bağımlı hale getirmek değil, senden sonra da yoluna devam edebilecek hale getirmek.
Denizcilik dünyasını yakından takip edenlerin bildiği Mustafa Kaptan Can gibi örneklerin yanına, benim açımdan bugün yeni bir isim daha eklendi: Tamer Kıran.
Sayın Tamer Kıran;
Belki beni hatırlamazsınız. Bunun da hiçbir önemi yok.
Ama bir gazeteci ve bu ülkenin geleceğini dert edinen bir insan olarak şunu söylemek benim için bir vicdan borcudur:
Ülkemde ilkenin, ahlakın, hesap verebilirliğin ve yöneticiliğin nasıl olması gerektiğine dair güzel bir örnek ortaya koyduğunuz için teşekkür ediyorum.
İyi ki varsınız.
İnsan bazen bir toplantıdan yalnızca bilgi edinerek çıkmaz. Ülkesine dair umudu biraz daha artarak çıkar.
Ben o salondan böyle çıktım.
Türkiye’nin her sektöründe bilgili, eğitimli, üreten, hesap veren, ülkesinin kaynaklarını koruyan, gençlerin önünü açan ve zamanı geldiğinde emaneti devretmesini bilen yöneticilerin çoğalmasına ihtiyacımız var.
Çünkü Türkiye sloganlarla değil, işini iyi yapan, sözünün arkasında duran insanların omuzlarında yükselecek.
Ve tekrar söylüyorum:
Yabancıya bağımlılığı azaltmak, Türk insanına yatırım yapmak, eğitime kaynak ayırmak, teknoloji üretmek, kamuya veya üyeye ait kaynağın hesabını vermek ve bütün bunları gösteriş için değil ülken için yapmak…
İşte milliyetçilik budur.
İşte vatanseverlik budur.
Yazarın Diğer Yazıları
- Sürgünün Acısından Ortak Vatana: Çerkezler ve Aidiyet Meselesi
- Mansur Yavaş Don Kişot Değildir
- Şüphe Delil Değildir
- Adalet Önce Kendi Kapında Başlar
- Görüşme Bitmeden Senaryo Yazmayın!
- Atatürk'ü Kendinize Kalkan Yapmayın!
- İyi Parti İçin Bir Gönül Seferberliği Zamanı
- VATANDAŞTAN ÖNCE DEVLET KÖYE DÖNMELİ
