İstibdat
Esarete karşı cesaret gösterenler, uçurumun kenarını ezbere bilir. Çünkü bazı insanlar için bedel ödemek, susmaktan daha onurludur.
Azerbaycan'da başörtüsüne getirilen yasak karşısında bir öğretmenin, "Ben dersime gireceğim, sizden büyük Allah var." diyerek sınıfına girmeye çalışması, meselenin yalnızca bir kıyafet meselesi olmadığını bir kez daha gösterdi.
Peki, dünya ne zaman bu yasakçı zihniyetten kurtulacak? Daha da önemlisi, kadın ve inanç neden hâlâ siyasetin en kullanışlı malzemeleri arasında?
Bir yerde başörtüsü yasaklanıyor, başka bir yerde örtünmek dayatılıyor. Birileri kadının ne giyeceğine karar verme hakkını kendinde buluyor; diğerleri de aynı mesele üzerinden siyasi hesap yapıyor. Sonuç değişmiyor: Kadının iradesi, başkalarının iktidar mücadelesine kurban ediliyor.
Başörtüsünü yasaklamak da zorla başörtüsü taktırmak da aynı zihniyetin iki ayrı yüzüdür. Biri kadının inancına, diğeri inançsızlık ya da farklı yaşam tercihlerine müdahale eder. İkisi de insanın kendi hayatı üzerindeki söz hakkını gasp eder.
Biz Türk'üz. Başörtüsü, bu topraklarda yaşayan herkes için bir Arap geleneğine indirgenemeyeceği gibi, onu tercih etmeyenleri de inançsızlıkla etiketleyemeyiz. Örtünenin de örtünmeyenin de tercihi kendine aittir. Birinin özgürlüğü, diğerinin sınırına dönüşmediği sürece mesele bu kadar yalındır.
Ne var ki Azerbaycan'daki yasak, bizde yine 28 Şubat tartışmalarına, oradan da Atatürk'e uzanan bir siyasi hesaplaşmanın malzemesine dönüştürülüyor.
Daha dünün yasakçı anlayışını eleştirmek yerine, bugünün siyasi saflarını sıklaştırmak için kullananlar var. 28 Şubat'ın mağduriyetlerini hatırlatmak başka, o mağduriyetleri bugünün bütün siyasi aktörlerine karşı bir tehdit senaryosuna dönüştürmek başka.
Azerbaycan'da yaşananları gösterip "CHP ya da Yeni Parti iktidara gelirse Müslümanların yaşayacakları budur." diyenler, henüz yaşanmamış bir geleceğin hükmünü bugünden veriyor. Geçmişin yanlışlarını geleceğe dair korku üretmek için kullanıyor.
Öte yandan, buradan hareketle Atatürk'e saldırmayı, Cumhuriyet'in kuruluş değerlerini hedef almayı kendine fırsat bilenler de eksik olmuyor. Oysa bir yasağı eleştirmek, Cumhuriyet'e saldırmayı gerektirmediği gibi Atatürk'ün mirasını da bir kalemde silmeyi haklı çıkarmaz. Ben bir Cumhuriyet kadınıyım. Atatürk'ü ve Cumhuriyet'in kuruluş iradesini sevip sevmemek kişisel tercihinizdir; ancak tarihimize, ortak değerlerimize ve bu ülkenin kuruluş mücadelesine saygı duymak başka bir meseledir. Herkes aynı duyguyu taşımak zorunda değil ama kimse kendi siyasi hesabı uğruna bir milletin tarihini değersizleştirme hakkını kendinde bulmamalı.
Atatürk'ü savunmak adına geçmişteki her uygulamayı hatasız ilan etmek ne kadar yanlışsa, geçmişteki bir yanlışı gerekçe göstererek Atatürk'e ve Cumhuriyet'e saldırmak da o kadar yanlıştır.
Yanlışı, kimin yaptığına göre tartan bir vicdan; vicdan değil, siyasi terazidir.
Bir zamanlar başörtüsü yasağını savunanların gerekçeleri ne olursa olsun, o yasakçı anlayışın yanlış olduğunu söylemekten kaçınamayız. Hele ki bir ülkenin yaşadığı sorunu alıp başka bir ülkenin insanlarına korku olarak pazarlamak, çözüm değil, istismardır.
Kadın ve din, siyasetin en kolay alıcısı bulunan iki başlığı olabilir. Çünkü ikisi de insanın en mahrem alanına dokunur; korkuyu, aidiyeti ve inancı harekete geçirir. Ancak birilerinin bu alanlardan siyasi kazanç sağlaması, yapılanı haklı çıkarmaz.
Bir kadının başörtüsü üzerinden oy devşirmek de başörtüsüne düşmanlık üzerinden siyaset üretmek de aynı sorunun farklı biçimleridir: İnsanı kendi tercihiyle değil, başkasının hesabıyla tanımlamak.
Benim itirazım tam da burada.
Başörtüsü yasağına karşı çıkmak için bir siyasi partinin taraftarı olmak gerekmiyor. Bir kadının inancına saygı duymak için onunla aynı inancı paylaşmak da gerekmiyor. Aynı şekilde, Atatürk'e saygı duymak için geçmişte yapılmış her uygulamayı savunmak zorunda değiliz.
Özgürlük, yalnızca bizim gibi düşünenlerin hakkı değildir. Hukuk da yalnızca bizim mahallemizin kapısını korumak için var değildir.
Başörtüsünü yasaklayan devlet de istibdatla başörtüsü taktıran devlet de zalimdir; biri diğerinden daha özgürlükçü değildir. Biri inancı cezalandırır, diğeri inancı itaate dönüştürür. İkisinde de insan, devletin buyruğuna indirgenir.
Bir gün başörtüsü yasağına karşı çıkıp ertesi gün başka birinin yaşam biçimine yasak isteyenler, aslında neyi savunduklarını yeniden düşünmelidir. Özgürlüğü mü, yoksa yalnızca kendi tercihlerini mi?
Çünkü zulüm, failinin kimliğine göre hafiflemez. Mağdurun inancına, siyasi görüşüne ya da giyimine göre de masumlaşmaz.
Dün 28 Şubat'ın yanlışlarını savunup bugün başka bir ülkedeki yasağa sessiz kalmak ne kadar tutarsızsa, Azerbaycan'daki yasağı bahane ederek Atatürk'e saldırmak da o kadar fırsatçıdır.
Zulme karşı çıkarken yeni bir düşman üretmeye değil, aynı zulmün bir daha yaşanmamasına çalışmak gerekir.
Mesele kimin kazandığı değil, insanın ne kaybettiğidir.
Ve insan, başkasının özgürlüğünü kendi siyasi hesabına kurban ettiği gün, savunduğunu söylediği değerleri de çoktan kaybetmeye başlamıştır.
Saygıyla selamlıyorum
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar
- Alp Demir
Başörtüsü bir inanç meselesi değildir. Bir siyasi simgedir. Ne zaman bir siyasi simgedir, ulusların kendi kültür ve kıyafetine aykırı olduğu zaman öyledir. İnanç için başını örteceksen, Türk Töresine uygun olarak örtebilirsin. Kimse bir şey demez. Arabın örtüsü arabın örtüsüdür.
