Ortadoğu’daki bu görünmez el kimin?
Mekke Anlaşması, Irak petrolü, Kalkınma Yolu ve Türkiye’nin NATO üyeliği… Bunların hepsi ayrı ayrı gelişmeler mi, yoksa Washington’ın yeni Ortadoğu düzeninin parçaları mı? Uluslararası siyasette bazen en önemli anlaşmalar, üzerinde en az konuşulan anlaşmalardır. Çünkü büyük güçler her zaman masaya oturup kendi adlarına imza atmaz. Bazen daha sofistike bir yöntem kullanırlar: Bölgesel aktörlerin birbirleriyle öyle bir güvenlik ve ekonomik ilişki kurmasını sağlarlar ki, ortaya çıkan düzen sonunda kendi stratejik çıkarlarına hizmet eder. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de imzalanan yeni savunma anlaşması tam da bu açıdan okunmalı. Çünkü Mekke Anlaşması'nı Irak'la yapılan güvenlik anlaşmaları, Irak petrolünün Türkiye üzerinden taşınması, Kalkınma Yolu, Suudi sermayesi, Pakistan'ın askerî kapasitesi ve Türkiye'nin NATO üyeliğiyle birlikte düşündüğümüzde başka bir tablo ortaya çıkıyor. Bu tablonun merkezinde ise şu soru var: Washington Türkiye'ye doğrudan para vermek yerine, Türkiye'nin bölgesel güvenlik rolünün maliyetini bölgenin ekonomik kaynaklarıyla karşılamasını mı istiyor? Muhtemel mi? Evet çünkü: ABD artık küresel ölçekte güvenlik harcamalarını tek başına üstlenmek istemiyor. NATO'daki müttefiklerinden daha fazla savunma harcaması bekliyor. Ortadoğu'da ise ABD'nin doğrudan askerî müdahalesinin maliyeti giderek daha yüksek hale geliyor. Bu nedenle Washington açısından daha cazip bir model ortaya çıkıyor: Bölgesel ortaklar kendi güvenliklerini daha fazla üstlensin. Ama bunun bir maliyeti var. Türkiye'nin Ortadoğu'da daha fazla güvenlik sorumluluğu almasını istiyorsanız, Ankara'ya şu soruyu sormak zorundasınız: “Bunun ekonomik bedelini kim ödeyecek?” İşte Irak burada devreye giriyor. Türkiye-Irak ilişkileri son yıllarda yalnızca terörle mücadele veya sınır güvenliği ekseninde ilerlemiyor. Enerji, ticaret ve Kalkınma Yolu giderek aynı stratejik paketin içine yerleşiyor. Türkiye, Irak'ın petrol ve doğal gaz kaynaklarının Türkiye üzerinden uluslararası pazarlara taşınmasını istiyor. Ankara aynı zamanda Irak'ın güneyindeki enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaştırılmasını savunuyor. Irak'ın Türkiye açısından ekonomik ağırlığı da küçümsenmeyecek boyutta. 2025'te iki ülke arasındaki ticaret hacmi 16,8 milyar dolara ulaştı. Türkiye'nin Irak'tan yaptığı ithalatta ham petrol önemli bir yer tutuyor. Türk şirketlerinin Irak'ta üstlendiği projelerin toplam değeri ise 36 milyar doların üzerinde. (mfa.gov.tr) Yani Ankara'nın Irak'taki çıkarı yalnızca petrol değil. Petrol ,enerji , inşaat, lojistik, transit, altyapı, Avrupa pazarı. Bunun adı ekonomik entegrasyondur. Ve bu ekonomik entegrasyon güvenlik işbirliğiyle birleştiğinde çok daha büyük bir stratejik anlam kazanır. Kalkınma Yolu neden bu kadar önemli? Çünkü Kalkınma Yolu yalnızca bir demiryolu veya otoyol projesi değildir. Basra Körfezi'ni Irak üzerinden Türkiye'ye, oradan Avrupa'ya bağlayan dev bir ekonomik koridor tasarlanıyor. Bu koridorun güvenliği olmadan ekonomik değerinin tamamına ulaşmak mümkün değil. Dolayısıyla: Kalkınma Yolu → güvenlik ister. Güvenlik → askerî kapasite ister. Askerî kapasite → finansman ister. Ve burada Türkiye'nin rolü ortaya çıkıyor. Türkiye güvenlik sağlayacaksa, bunun ekonomik karşılığını almak isteyecektir. İşte benim burada dikkat çekici bulduğum ihtimal şu: Belki de Türkiye'ye “bölgesel güvenlik sağlayıcısı ol” denirken bunun karşılığı doğrudan Washington'dan para olarak değil, bölgesel ekonomik entegrasyon üzerinden veriliyor. Mekke Anlaşması bu zincirin güvenlik ayağı olabilir mi? Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan anlaşması bu açıdan çok daha farklı okunabilir. Suudi Arabistan: sermaye + enerji + Körfez, Pakistan: askerî kapasite + Güney Asya, Türkiye: NATO, savunma sanayii , Avrupa bağlantısı, bölgesel askerî kapasite, Irak ise: petrol, enerji, Kalkınma Yolu, transit. Bu parçaları yan yana koyduğunuzda ortaya oldukça ilginç bir sistem çıkıyor. Irak ekonomik kaynak sağlıyor. Suudi Arabistan finansal kapasite sağlıyor. Pakistan askerî derinlik sağlıyor. Türkiye ise bunları Avrupa ve NATO sistemiyle bağlayan merkez ülke konumuna geliyor. Bu artık yalnızca bir savunma anlaşması değil. Güvenlik ve ekonominin birbirini finanse ettiği bölgesel bir mimari. Peki, Washington burada ne kazanıyor? İşte yazının asıl sorusu burada başlıyor. ABD'nin böyle bir yapıdan çıkarı ne olabilir? Birincisi: Daha az doğrudan askerî maliyet. Washington'ın Ortadoğu'daki her krize doğrudan müdahale etmesi gerekmeyebilir. Bölgesel aktörler kendi aralarında daha fazla güvenlik sorumluluğu üstlenir. İkincisi: İran'a karşı koz. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın aynı güvenlik denkleminde bulunması, İran'ın bölgesel hesaplarını karmaşıklaştırır. Üçüncüsü: Enerji yollarının güvenliği. Irak petrolünün ve Körfez enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ulaşması, küresel enerji arzının çeşitlendirilmesi açısından Washington'ın çıkarlarıyla örtüşebilir. Dördüncüsü: Çin'in Kuşak ve Yol etkisinin sınırlandırılması. Kalkınma Yolu'nun Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaşması, Çin merkezli ulaştırma ağlarına alternatif bir koridor yaratabilir. Bu, ABD açısından son derece önemli olabilir. Çünkü Washington'ın Çin'le rekabeti artık yalnızca Pasifik'te yaşanmıyor. Koridorlar da rekabet alanı içindedir. Peki, Türkiye neden merkeze yerleşiyor? Çünkü bu modelin bütün yolları Türkiye'ye çıkıyor. Irak → Türkiye → Avrupa. Suudi Arabistan → Türkiye → Avrupa. Pakistan → Türkiye üzerinden Avrupa ile daha güçlü bağlantı.
NATO → Türkiye. Kalkınma Yolu → Türkiye. Enerji koridorları → Türkiye. Savunma sanayii → Türkiye. Böylece Türkiye yalnızca bir transit ülke olmaktan çıkıyor. Güvenlik sağlayan, enerji taşıyan ve ticaret yollarını bağlayan bölgesel merkez ülke haline geliyor. Ve bu, Türkiye'nin jeopolitik değerini olağanüstü artırıyor. Peki Türkiye neden bunu kabul etsin? Çünkü Ankara açısından da denklem son derece cazip. Türkiye'nin bölgesel nüfuzunu artırıyor. Irak'taki ekonomik varlığını büyütüyor. Enerji erişimini güçlendiriyor. Kalkınma Yolu'ndan gelir elde etme potansiyeli yaratıyor. Suudi sermayesine erişim sağlıyor. Pakistan'la stratejik bağlarını güçlendiriyor. Ve bütün bunları yaparken Türkiye NATO'dan çıkmıyor. Tam tersine, NATO üyeliğini yeni bölgesel mimarinin bir parçası haline getiriyor. Bu yüzden Türkiye açısından ortaya çıkan model: “Batı'dan kopuş” değil, “Batı ile bölgesel güç kapasitesinin birlikte kullanılması” olabilir. Fakat burada çok kritik bir risk var. Bu kadar çok güvenlik taahhüdünü aynı anda üstlenmek Türkiye'yi farklı krizlerin ortasına da sokabilir. Pakistan'a yönelik bir saldırı Türkiye'yi ilgilendirebilir. Suudi Arabistan'a yönelik bir saldırı Türkiye'yi ilgilendirebilir. Irak'taki güvenlik sorunları Türkiye'yi zaten doğrudan etkiliyor. Türkiye'ye yönelik büyük bir saldırı ise NATO boyutu kazanabilir. Dolayısıyla ortaya şu zincir çıkıyor: Irak → Türkiye Pakistan → Türkiye Suudi Arabistan → Türkiye Türkiye → NATO. Bu zincirin bir halkasındaki kriz, diğer halkalara yayılabilir. İşte ABD açısından da en büyük risk burada. Washington böyle bir yapıyı desteklese bile, sistemin kontrol edilemez biçimde büyümesini istemez. “Görünmez el” işte burada aranmalı. ABD'nin bu anlaşmaları bizzat hazırladığına dair elimizde kanıt yok. Fakat başka bir soru çok daha yerinde olur. Washington bu yeni bölgesel mimarinin oluşmasına neden karşı çıkmıyor? Çünkü ortaya çıkan sistemin birçok unsuru Amerikan stratejik çıkarlarıyla örtüşüyor: Bölgesel güvenlik yükünün paylaşılması, Enerji yollarının güvenliği, İran'ın bölgesel manevra alanının daralması, Çin'in bölgesel ekonomik etkisine alternatif koridorlar, Avrupa'nın enerji çeşitliliğinin artırılması, NATO müttefiki Türkiye'nin stratejik ağırlığının artması. Bu tablo tesadüf olabilir. Ama uluslararası siyasette çok sayıda stratejik çıkarın aynı noktada kesişmesi, dikkatle incelenmesi gereken bir durumdur. Belki de ABD'nin yeni modeli artık “finanse etmek” değildir. Soğuk Savaş'ın mantığında Washington müttefiklerini doğrudan destekliyordu. Bugünün dünyasında ise başka bir model gelişiyor olabilir: Washington para verir → müttefik güvenlik sağlar yerine: Bölgesel kaynaklar → ekonomik entegrasyon → güvenlik kapasitesi → bölgesel istikrar… Bu modelde ABD'nin doğrudan finansman yükü azalıyor. Türkiye'nin ekonomik yükünü Irak'ın petrolü ve Kalkınma Yolu hafifletebilir. Bölgesel yatırımları Körfez sermayesi destekleyebilir. Pakistan askerî kapasitesiyle denkleme katkı sağlayabilir. Türkiye ise bütün bu unsurları Avrupa ve NATO sistemine bağlayabilir. Bu durumda ABD'nin yaptığı şey sistemi yönetmekten çok, sistemin hangi yönde gelişeceğini belirleyen jeopolitik çerçeveyi korumak olur. Mekke Anlaşması'na yalnızca Mekke'den bakarsanız üç ülke görürsünüz. Irak'a yalnızca Bağdat'tan bakarsanız petrol görürsünüz. Kalkınma Yolu'na yalnızca bir ulaştırma projesi olarak bakarsanız demiryolu ve otoyol görürsünüz. NATO'ya yalnızca askerî ittifak olarak bakarsanız Türkiye'nin Batı bağlantısını görürsünüz. Ama hepsini aynı haritanın üzerine koyarsanız başka bir şey ortaya çıkıyor: Güvenlik, enerji, sermaye ve ulaştırma birbirine bağlanıyor. Ve bu ağın merkezinde Türkiye bulunuyor. İşte bu nedenle bugün sorulması gereken soru: “Mekke Anlaşması'nın arkasında ABD var mı?” sorusundan daha büyük. Asıl soru şu: Washington, Türkiye'yi finanse etmek yerine Türkiye'nin Irak petrolü, Körfez sermayesi, Pakistan'ın askerî kapasitesi ve NATO bağlantısı üzerinden kendi bölgesel güvenlik sistemini finanse edebileceği bir modele mi yönlendiriyor? Eğer cevap gerçekten buysa, Mekke'de imzalanan anlaşma yalnızca üç ülkenin savunma anlaşması değildir. Irak'la yapılan güvenlik anlaşmaları yalnızca terörle mücadele değildir. Kalkınma Yolu yalnızca bir ulaştırma projesi değildir. Hepsi birlikte düşünüldüğünde karşımıza çok daha iddialı bir ihtimal çıkıyor: Amerika bölgeden çekilmiyor olabilir. Belki yalnızca bölgedeki varlığının biçimini değiştiriyordur. Ve Washington'ın yeni stratejisi belki de artık bölgeyi kendi parasıyla korumak değil; bölgenin kendi kaynaklarıyla, kendi ülkeleri üzerinden, fakat Amerikan stratejik çıkarlarıyla uyumlu bir güvenlik düzeni kurmasını sağlamaktır. Bu gerçekleşiyorsa, Türkiye artık yalnızca bu düzenin bir parçası değil bilakis Türkiye, artık bu yeni düzenin kilit ülkesidir. Ve belki de Mekke'de imzalanan anlaşmanın asıl hikâyesi tam olarak burada başlıyor.
Whose invisible hand is this in the Middle East?
The Mecca Agreement, Iraqi oil, the Development Road, and Turkey's NATO membership… Are these all separate developments, or are they all parts of Washington's new Middle East order? In international politics, sometimes the most important agreements are the least discussed. Because great powers don't always sit at the table and sign on their own behalf. Sometimes they use a more sophisticated method: They enable regional actors to establish such a security and economic relationship with each other that the resulting order ultimately serves their strategic interests. The new defense agreement signed in Mecca between Turkey, Saudi Arabia, and Pakistan should be read from precisely this perspective. Because when we consider the Mecca Agreement together with the security agreements with Iraq, the transportation of Iraqi oil through Turkey, the Development Road, Saudi capital, Pakistan's military capacity, and Türkiye's NATO membership, a different picture emerges. At the heart of this picture is the question: Instead of directly giving money to Türkiye, does Washington want Türkiye to cover the cost of its regional security role with the region's economic resources? Is it possible? Yes, because: The US no longer wants to shoulder global security expenditures alone. The US expects its NATO allies to increase defense spending. In the Middle East, the cost of direct US military intervention is becoming increasingly high. Therefore, a more attractive model is emerging for Washington: regional partners should take on more of their own security responsibilities. But this comes at a cost. If you want Türkiye to take on more security responsibility in the Middle East, you have to ask Ankara: “Who will pay the economic price?” This is where Iraq comes in. In recent years, Turkish-Iraqi relations have not only focused on counter-terrorism or border security. Energy, trade, and the Development Road are increasingly becoming part of the same strategic package. Turkey wants Iraq's oil and natural gas resources to be transported to international markets via Turkey. Ankara also advocates for the transportation of energy resources from southern Iraq to Europe via Turkey. Iraq's economic importance to Turkey is also considerable. In 2025, the trade volume between the two countries reached $16.8 billion. Crude oil constitutes a significant portion of Türkiye's imports from Iraq. The total value of projects undertaken by Turkish companies in Iraq exceeds $36 billion. (mfa.gov.tr) So Ankara's interest in Iraq is not just oil. It's oil + energy + construction + logistics + transit + infrastructure + the European market. This is called economic integration. And this economic integration gains much greater strategic significance when combined with security cooperation. Why is the Development Road so important? Because the Development Road is not just a railway or highway project. A giant economic corridor is being designed connecting the Persian Gulf through Iraq to Türkiye, and from there to Europe. Without the security of this corridor, it is not possible to realize its full economic value. Therefore: The Development Road → requires security. Security → requires military capacity. Military capacity → requires financing. And this is where Türkiye's role emerges. If Turkey is to provide security, it will want to receive economic compensation for it. Here's the possibility I find noteworthy: Perhaps when Türkiye is told to "become a regional security provider," the compensation is not given directly from Washington in the form of money, but through regional economic integration. Could the Mecca Agreement be the security leg of this chain? The Turkey-Saudi Arabia-Pakistan agreement can be interpreted very differently from this perspective. Saudi Arabia: capital + energy + Gulf; Pakistan: military capacity + South Asia; Turkey: NATO + defense industry + European connection + regional military capacity; and Iraq: oil + energy + Development Route + transit. When you put these pieces together, a rather interesting system emerges. Iraq provides economic resources. Saudi Arabia provides financial capacity. Pakistan provides military depth. Turkey, on the other hand, becomes the central country connecting these to Europe and the NATO system. This is no longer just a defense agreement. It's a regional architecture where security and the economy finance each other. So, what does Washington gain here? This is where the main question of the article begins. What could the US benefit from such a structure? First: Less direct military cost. Washington may not need to directly intervene in every crisis in the Middle East. Regional actors assume more security responsibility among themselves. Second: Stronger regional deterrence against Iran. The presence of Turkey, Saudi Arabia, and Pakistan in the same security equation complicates Iran's regional calculations. Third: Security of energy routes. The delivery of Iraqi oil and Gulf energy resources to world markets via Türkiye could align with Washington's interests in terms of diversifying the global energy supply. Fourth: China's Gulf Cooperation Council (GCC) Limiting the impact of the Development Route. The Development Route reaching Europe via Turkey could create an alternative corridor to China-centric transportation networks. This could be extremely important for the US, because Washington's competition with China is no longer confined to the Pacific. Corridors are also part of the competition. So why is Turkey positioned at the center? Because all the paths in this model lead to Türkiye: Iraq → Turkey → Europe. Saudi Arabia → Turkey → Europe. Pakistan → Stronger connection to Europe via Turkey.
NATO → Turkey. Development Route → Turkey. Energy corridors → Turkey. Defense industry → Turkey. Thus, Turkey ceases to be merely a transit country. It becomes a regional hub providing security, transporting energy, and connecting trade routes. And this dramatically increases Türkiye's geopolitical value. So why should Turkey accept this? Because the equation is extremely attractive for Ankara as well. It increases Türkiye's regional influence. It expands its economic presence in Iraq. It strengthens energy access. It creates the potential to generate revenue from the Development Route. It provides access to Saudi capital. It strengthens strategic ties with Pakistan. And while doing all this, Turkey is not leaving NATO. On the contrary, it is making its NATO membership a part of the new regional architecture. Therefore, the model that emerges for Turkey is not "breaking away from the West," but rather "the joint use of regional power capacity with the West." However, there is a very critical risk here. Taking on so many security commitments simultaneously could also put Türkiye in the middle of different crises. An attack on Pakistan could affect Türkiye. An attack on Saudi Arabia could affect Türkiye. Security problems in Iraq already directly affect Türkiye. A major attack on Türkiye could take on a NATO dimension. Therefore, the following chain emerges: Iraq → Turkey, Pakistan → Turkey, Saudi Arabia → Turkey, Turkey → NATO. A crisis in one link of this chain can spread to the other links. This is where the biggest risk lies for the US. Even if Washington supports such a structure, it does not want the system to grow uncontrollably. The "invisible hand" should be sought here. We have no evidence that the US itself prepared these agreements. But another question would be much more appropriate. Why isn't Washington opposing the formation of this new regional architecture? Because many elements of the emerging system align with American strategic interests: sharing the burden of regional security, securing energy routes, narrowing Iran's regional maneuvering space, alternative corridors to China's regional economic influence, increasing Europe's energy diversification, and enhancing the strategic weight of NATO ally Türkiye. This picture may be a coincidence. But the convergence of numerous strategic interests at the same point in international politics is a situation that deserves careful examination. Perhaps the new US model is no longer about "financing." In the logic of the Cold War, Washington directly supported its allies. In today's world, however, another model may be developing: instead of Washington providing money → allies providing security, it's: regional resources → economic integration → security capacity → regional stability… In this model, the direct financing burden of the US is decreasing. Türkiye's economic burden can be lightened by Iraq's oil and the Development Road. Regional investments can be supported by Gulf capital. Pakistan can contribute to the equation with its military capacity. Turkey, in turn, can connect all these elements to the European and NATO systems. In this case, what the US is doing is not so much managing the system as preserving the geopolitical framework that determines the direction in which the system will develop. If you look at the Mecca Agreement only from Mecca, you see three countries. If you look at Iraq only from Baghdad, you see oil. If you look at the Development Road only as a transportation project, you see railways and highways. If you look at NATO only as a military alliance, you see Türkiye's connection to the West. But if you put them all on the same map, something else emerges: Security, energy, capital, and transportation are interconnected. And at the center of this network is Turkey. That is why the question that needs to be asked today is bigger than: "Is the US behind the Mecca Agreement?" The real question is: Is Washington steering Turkey towards a model where, instead of financing Türkiye, Türkiye can finance its own regional security system through Iraqi oil, Gulf capital, Pakistan's military capacity, and its NATO connection? If the answer is indeed this, the agreement signed in Mecca is not just a defense agreement for three countries. The security agreements with Iraq are not just about fighting terrorism. The Development Road is not just a transportation project. When considered together, a much more ambitious possibility emerges: America may not be withdrawing from the region. Perhaps it is only changing the form of its presence. And Washington's new strategy may no longer be to protect the region with its own money, but to ensure that the region establishes a security order using its own resources, through its own countries, but compatible with American strategic interests. If this happens, Turkey is no longer just a part of this order, but rather a key country in this new order. And perhaps the real story of the agreement signed in Mecca begins right here.
Yazarın Diğer Yazıları
- Rusya Almanya'yı Vuracak mı? Belarus'tan Berline'e Bir Savaş Senaryosu
- Türkiye Ebu Zuhur’a mı, yoksa başka bir noktaya mı üs kuracak?
- Türkiye sınır ötesi harekata mı hazırlanıyor?
- Bir Hareket Ne Zaman Suç Üreten Bir Yapıya Dönüşür?
- 2026 Ortadoğu’sunda aslan kim geyik kim?
- Mekke Anlaşması: Üç Devlet Birbirine Neden Güvensin?
- Toplumsal Çevreleme Doktrini: İspanya
- Türkiye-Irak Yakınlaşması ve Değişen Ortadoğu Jeopolitiği
