Köşe Yazısı

Siyasette Kibrin Sonu: Hızlı Çıkan, Hızlı Düşebilir

İsmail Türk
İsmail Türk
4 dk Sesli Dinle 0

Siyasette uzun yıllar geçirmiş, nice genel başkanlar, milletvekilleri, yöneticiler görmüş biri olarak genç siyasetçilere ve bugün partilerinde üst düzey makamlarda bulunanlara küçük bir hatırlatmada bulunmak istiyorum:

Makam sizin değildir. Size emanettir.

Bir siyasi partide genel başkan yardımcısı, başkanlık divanı üyesi, milletvekili ya da önemli bir yönetici olduğunuzda televizyonlar sizi çağırmaya başlar. Gazeteciler telefonunuza cevap verir, gittiğiniz şehirlerde insanlar etrafınızda dolaşır, protokolde ön sıralarda oturursunuz.

Bir süre sonra insanın aklına tehlikeli bir düşünce yerleşebilir:

“Demek ki ben önemli bir adamım.”

Hayır!

Çoğu zaman o ilginin önemli bir bölümü şahsınıza değil, oturduğunuz koltuğadır.

İşte siyasetçinin en büyük imtihanı burada başlar.

Televizyonda görünmek, halkta karşılık bulmak değildir

Bugün bazı siyasetçilere bakıyorum. Televizyon televizyon dolaşıyorlar. Sosyal medyada yüz binlerce kişiye ulaşıyorlar. Meydanlara çıktıklarında ise vatandaşla tokalaşmak, esnafın çayını içmek, teşkilat mensubunun derdini dinlemek yerine etraflarında oluşturdukları küçük protokol halkasının içerisinde dolaşıyorlar.

Yanlarına yaklaşmak zor.

Telefonlarına ulaşmak zor.

Bir fotoğraf çektirmek isteyen vatandaş bile bazen kendisini yük gibi hissediyor.

Sonra seçim geliyor ve şaşırıyorlar:

“Bize ne oldu?”

Size bir şey olmadı.

Siz seçmenden uzaklaştınız, seçmen de sizden uzaklaştı.

Siyasetin matematiği bazen bu kadar basittir.

Tarih bunun örnekleriyle doludur

Türk siyasi tarihine bakın.

Bir zamanların iki büyük merkez sağ partisi ANAP ve DYP, 1990’larda Türkiye siyasetinin en güçlü aktörleri arasındaydı. 1995 seçimlerinde ANAP yüzde 19,6, DYP yüzde 19,2 oy almıştı. 1999’da bile ANAP yüzde 13,2, DYP yüzde 12 oy oranına sahipti. Ancak 2002 seçimleri geldiğinde iki parti de Meclis dışında kaldı. YSK’nın sonuçlarına göre 2002’de yalnızca AK Parti ve CHP ülke barajını aşarak parti olarak Meclise girebildi. (Yüksek Seçim Kurulu⁠)

Bir zamanlar başbakanlar çıkaran, devletin en önemli makamlarında bulunan, televizyonların ve gazetelerin manşetlerinden inmeyen siyasi yapıların birkaç yıl içerisinde nasıl eriyebildiğini gördük.

Elbette bunun tek sebebi kibir değildi. Ekonomik krizlerden koalisyon tartışmalarına, seçmenin değişim talebinden siyasi sistemdeki dönüşüme kadar birçok sebep vardı.

Ama çıkarılması gereken ders açıktır:

Hiçbir siyasi güç kalıcı değildir.

Bugün arkanızda korumalarla yürüyebilirsiniz. Yarın aynı caddede tek başınıza yürürsünüz.

Bugün telefonunuz susmayabilir. Yarın telefonunuzun neden çalmadığını düşünürsünüz.

Bugün televizyonlar sizi programa çıkarmak için yarışabilir. Yarın aynı televizyonların santrallerini aşamayabilirsiniz.

Çünkü siyasette şöhretin büyük bölümü emanettir.

Makamın kalabalığını kendi kalabalığınız sanmayın

Benim siyasetçilere en önemli tavsiyelerimden biri budur:

Makamınızın çevresinde oluşan kalabalığı kendi şahsi gücünüz zannetmeyin.

Genel başkan yardımcısıysanız önünüzde kapı açılır.

Milletvekiliyseniz insanlar sizinle fotoğraf çektirmek ister.

Partiniz yükseliyorsa herkes sizi arar.

Fakat gerçek siyasi ağırlığınız, bütün bu unvanları adınızın önünden kaldırdığınızda geriye kalan insandır.

Sokağa çıktığınızda kaç kişi sizi samimiyetle selamlıyor?

Bir esnafın dükkânına korumasız girdiğinizde sizi nasıl karşılıyor?

Teşkilat mensubu size derdini anlatabiliyor mu?

Telefonunuza ulaşabiliyor mu?

Bir köylünün sofrasına oturabiliyor musunuz?

Bir kahvehanede vatandaş size rahatça itiraz edebiliyor mu?

Siyasetçinin gerçek kamuoyu araştırması biraz da budur.

Siyaset insan işidir

Siyaseti yalnızca televizyon ekranlarında yapabileceğini düşünenler büyük hata eder.

Televizyon sizi tanıtır ama insanlara dokunmak sizi siyasetçi yapar.

Sosyal medya sizi meşhur eder ama seçmenin gönlüne sokmaz.

Makam size kapıları açar ama o kapıların açık kalmasını karakteriniz sağlar.

Ben meydanlarda vatandaşın arasına girmek yerine etrafında üç beş kişiyle kibir abidesi gibi dolaşan siyasetçileri görünce üzülüyorum.

Çünkü onların çoğunun sonunu daha yolun başında tahmin edebiliyorum.

Siyaset tarihi bunun mezarlığıdır.

Bir dönem isimleri manşetlerden inmeyen, “geleceğin lideri” denilen, partilerinde vazgeçilmez görülen nice insan bugün siyasi hafızada dahi zor hatırlanıyor.

Demek ki mesele hızlı yükselmek değilmiş.

Mesele yükseldiğin yerde insan kalabilmekmiş.

Kibir siyasetin görünmeyen hastalığıdır

Siyasetçiyi bitiren her zaman rakibi değildir.

Bazen alkıştır.

Bazen etrafındaki yağcılar ve dalkavuklardır.

Bazen sürekli “Efendim çok haklısınız” diyenlerdir.

Ve en tehlikelisi, insanın bir süre sonra bunlara gerçekten inanmaya başlamasıdır.

O nedenle özellikle bugün siyasi partilerde hızla yükselen genç arkadaşlara sesleniyorum:

Televizyona çıktınız diye kendinizi büyük siyasetçi zannetmeyin.

Genel başkanın yanında fotoğraf verdiniz diye toplumda karşılığınız olduğunu düşünmeyin.

Sosyal medyada alkışlandınız diye sandıkta karşılığınız bulunduğuna inanmayın.

Makamınızı insanlarla aranıza duvar yapmak için değil, o duvarları yıkmak için kullanın.

İl başkanının elini sıkın.

İlçe yöneticisini dinleyin.

Partinin çaycısıyla sohbet edin.

Esnafın dükkânına girin.

Köylünün sofrasına oturun.

Size kızan vatandaştan kaçmayın.

Çünkü size oy vermeyen insanın bile elini sıkamıyorsanız siyaset yapmıyorsunuz demektir.

Hızlı çıktığınız gibi hızlı çakılabilirsiniz

Benim tecrübemin bana öğrettiği önemli bir gerçek var:

Siyasette hızlı yükselmek marifet değildir. Yükseldikten sonra ayakta kalabilmek marifettir.

Bunun yolu da kibirden değil, tevazudan geçer.

İnsanlarla temas kurun.

Kucaklaşın.

Dinleyin.

Sadece konuşmayın.

Unutmayın; siyasetçi halkın üzerine çıktığı gün aslında aşağıya doğru yolculuğuna başlamıştır.

Çünkü demokrasi dediğimiz sistemin çok acımasız ama çok güzel bir tarafı vardır:

Bugün önünüzde ayağa kalkan vatandaş, yarın sandığın başına geçtiğinde yalnızdır.

Orada korumanız yoktur.

Danışmanınız yoktur.

Makam aracınız yoktur.

Televizyon kameraları yoktur.

Sadece seçmen, vicdanı ve oy pusulası vardır.

Ve seçmen gerektiğinde insana nereden geldiğini de, nereye döneceğini de hatırlatır.

Bırakın egoyu, bırakın kibri. İnsan biriktirin.

Çünkü makamlar geçer, unvanlar silinir, kameralar başka yüzlere döner.

Geriye insanların hafızasında bıraktığınız iz kalır.

Siyasette en sağlam koltuk, makam koltuğu değil; milletin gönlünde edinilen yerdir.

Bu Yazıyı Paylaş