Köşe Yazısı

Siyasi Transferler: Suçlu Sadece İktidar mı?

İsmail Türk
İsmail Türk
3 dk Sesli Dinle 0

Türkiye’de ülke yönetiminin, hukukun ve demokrasinin işleyişine ilişkin ciddi tartışmaların yaşandığı inkâr edilemez bir gerçektir. Toplumun önemli bir kesimi yargının bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı ve demokratik standartlar konusunda farklı değerlendirmeler yapmaktadır. Bu eleştirilerin haklı veya haksız yönleri elbette tartışılabilir.

Ancak son yıllarda belediye başkanlarının ve milletvekillerinin parti değiştirmesi üzerinden yürütülen tartışmalarda dikkatimi çeken başka bir husus var. Sanki her siyasi transferin tek sebebi baskı, korku veya iktidarın gücüymüş gibi bir algı oluşturuluyor. Peki gerçekten mesele bu kadar basit mi?

Siyaseti tek bir nedene indirgemek, çoğu zaman gerçeğin önemli bir bölümünü görmemize engel olur.

Türkiye’de siyasi transferler bugünün konusu değildir. Çok partili hayata geçtiğimiz 1946’dan bu yana neredeyse her dönemde milletvekilleri, belediye başkanları ve siyasetçiler partiler arasında geçiş yapmıştır. 1960’lı yıllarda da oldu, 1970’lerde de oldu, ANAP döneminde de yaşandı, DYP-SHP koalisyonlarında da görüldü, 1990’ların parçalı siyasetinde de sıkça karşılaşıldı. AK Parti iktidarı döneminde de yaşanıyor, yarın başka bir iktidar geldiğinde de yaşanacaktır.

Çünkü transfer sadece iktidarla açıklanabilecek kadar dar bir mesele değildir.

Bir siyasetçinin parti değiştirmesinin birçok sebebi olabilir.

Kimi gerçekten siyasi baskı hissettiğini söyler.

Kimi partisinde gelecek göremediği için ayrılır.

Kimi yeniden aday gösterilmeyeceğini düşündüğü için yön değiştirir.

Kimi makamını korumak ister.

Kimi ekonomik imkânların daha güçlü olduğu yapıya yaklaşmayı tercih eder.

Kimi ise ideolojik olarak değiştiğini ifade eder.

Yani her transferin arkasında farklı bir hikâye vardır. Bunların tamamını doğru kabul etmek de yanlıştır, tamamını reddetmek de.

İşin sosyolojik tarafı da vardır.

Türk siyasetinde parti sadakati çoğu zaman kurumsal yapıdan çok lider merkezlidir. İnsanlar bazen partiye değil, lidere bağlı siyaset yaparlar. Lider değiştiğinde veya güç dengesi değiştiğinde aynı insanların farklı adreslere yöneldiğini görürüz. Bunun sayısız örneği vardır.

Ekonomik boyutu ise daha da dikkat çekicidir.

Siyaset sadece fikir üretme alanı olmaktan çıkıp geçim kapısına dönüştüğünde, siyasi sadakat de doğal olarak zayıflamaktadır. Makam, ihale, çevre, nüfuz ve gelecek kaygısı, bazı insanların siyasi tercihlerini etkileyebilmektedir. Bu yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. İtalya’dan Brezilya’ya, Hindistan’dan Latin Amerika ülkelerine kadar birçok demokraside benzer örnekler yaşanmaktadır.

Fakat bütün bunların yanında üzerinde durulması gereken çok önemli bir soru daha vardır.

Kolayca korkup davasını, ilkelerini ve partisini terk eden bu insanları kim seçti?

Kim aday gösterdi?

Hangi ölçüler esas alındı?

Eğer bir belediye başkanı veya milletvekili ilk rüzgârda yön değiştiriyorsa, sadece giden kişiyi değil, onu yıllarca “dürüst”, “ilkeli”, “dava adamı” diye milletin önüne koyan siyasi mekanizmaları da sorgulamak zorundayız.

Belki de en büyük hata burada yapılıyor.

Partiler, aday belirlerken liyakati, karakteri ve mücadele geçmişini ikinci plana itiyor; kazanma ihtimali yüksek isimlere öncelik veriyor. Sandık kazanılıyor ama ilke kaybediliyor. Sonra da ilk fırsatta yaşanan transferler karşısında herkes birbirini suçlamaya başlıyor.

Daha düşündürücü olan ise şudur:

Bazı siyasetçiler kendi tercihlerini “çok baskı gördük”, “çok korktuk” diyerek açıklıyor. Ardından da bütün sorumluluğu Cumhurbaşkanına veya iktidara yükleyerek kamuoyunda yeniden itibar kazanmaya çalışıyor.

Eğer gerçekten büyük baskılar yaşandıysa bunlar hukuk içinde araştırılmalı, delilleriyle ortaya konulmalıdır.

Ama hiçbir sorumluluğu kendi omuzlarına almadan, kendi siyasi tercihini tamamen başkasına yüklemek de kamu vicdanını tatmin etmiyor.

Siyaset biraz da karakter işidir.

İnsanlar zor zamanlarda verdikleri kararlarla hatırlanırlar.

Kolay zamanların kahramanı çoktur; önemli olan zor zamanların omurgalı insanı olabilmektir.

Son sözüm şudur:

Bugün yaşanan her siyasi transferi tek cümleyle açıklamaya çalışmak doğru değildir. Ne bütün transferler tamamen özgür iradenin ürünüdür ne de tamamı sadece baskının sonucudur.

Gerçek siyaset, sloganlarla değil; sebepleri, sonuçları ve insan tabiatını birlikte okuyabilenlerin işidir.

Demokrasilerde esas mesele insanların parti değiştirmesi değil; seçmenin iradesine, temsil ahlakına ve siyasi güvene ne kadar sadık kalındığıdır. Çünkü güven bir kez aşındığında sadece partiler değil, demokrasinin kendisi de yara alır.

Bu Yazıyı Paylaş