Köşe Yazısı

Şüphe Delil Değildir

İsmail Türk
İsmail Türk
4 dk Sesli Dinle 1


Gazeteci soru sorar, şüphelenir, araştırır, belge arar, tanıkları dinler. Ama gazetecinin bir başka sorumluluğu daha vardır: Tesadüfleri delil, ihtimalleri gerçek, soruları hüküm haline getirmemek.

İsmet Özçelik’in “4 Nisan’ın sırrı ve Enver Altaylı” başlıklı yazısını bu nedenle dikkatle okudum.

Enver Altaylı hakkında ortaya çıkan belgeler önemlidir. Fetullah Gülen’e gönderdiği belirtilen mektuplar önemlidir. Altaylı’nın Türkeş’in ölümünden sonra MHP Genel Başkanlığı konusunda kendisini ihtimal dahilinde gördüğünü yazması da elbette araştırılabilir. Kaşif Kozinoğlu meselesi ise zaten bütün yönleriyle aydınlatılması gereken ayrı ve ciddi bir dosyadır.

Buraya kadar mesele ciddidir.

Fakat buradan sonra birtakım gerçeklerin arasındaki boşlukları ihtimallerle doldurmaya başladığınızda gazetecilikten uzaklaşıp bir komplo hikâyesi kurma tehlikesi ortaya çıkar.

Alparslan Türkeş 4 Nisan 1997’de hayatını kaybetti. NATO’yu kuran Washington Antlaşması da 4 Nisan 1949’da imzalandı. Peki bu iki tarih arasındaki benzerlik neyi ispatlıyor?

Hiçbir şeyi.

İki olay arasında ilişki kurabilmek için üçüncü bir şey gerekir: Delil.

Yazıda ise bu delil yerine “Tesadüf mü?”, “Simge mi?”, “Gladyo MHP’nin başına kendi adamını mı geçirmek istedi?” gibi soruların peş peşe sıralandığını görüyoruz.

Sorular elbette sorulabilir. Ama çok sayıda soru işaretini yan yana koymak onları ünlem işaretine, hele hele delile dönüştürmez.

Enver Altaylı’nın Türkeş’in ölümünden sonra MHP Genel Başkanı olabileceğini düşünmüş olması da tek başına hiçbir kriminal anlam taşımaz.

Kaldı ki siyaset dediğimiz alanın doğasında liderlik iddiası vardır. Bütün siyasi partilerde genel başkanların geleceğe yönelik düşündüğü, önünü açtığı veya kendisinden sonrası için değerlendirdiği isimler bulunabilir. Aynı şekilde siyasetin tepe noktalarında bulunan insanların önemli bir bölümünün günün birinde genel başkan veya lider olma hayali taşıması son derece doğaldır. Hatta siyaset iddiası olan bir insan açısından bunda şaşılacak bir taraf da yoktur.

Bir siyasetçinin “Ben bir gün bu partinin genel başkanı olabilirim” diye düşünmesinden, mevcut genel başkanın ölümünde rolü bulunabileceğine uzanan bir mantık kurulamaz.

Böyle bir yaklaşımı kabul edersek siyasi partilerde genel başkanlık hayali kuran herkesi, önündeki lider açısından potansiyel şüpheli haline getiririz.

Altaylı’nın siyasi beklentisi araştırılabilir. Kimlerle görüştüğü, kimlerden destek beklediği, Gülen’e neden MHP’deki siyasi hesaplarını anlattığı sorulabilir. Gülen yapılanmasının MHP üzerinde bir hesabı olup olmadığı da araştırılmalıdır.

Ama bunların hiçbiri Alparslan Türkeş’in ölümüyle kendiliğinden birleşmez.

Aradaki köprü nerede?

Belge nerede?

Tanık nerede?

Tıbbi bulgu nerede?

İstihbarat kaydı nerede?

Bunlardan biri ortaya çıkarsa elbette üzerine gidilir. Kimse dokunulmaz değildir. Fakat “Altaylı genel başkan olmak istiyordu, Türkeş 4 Nisan’da öldü, NATO da 4 Nisan’da kuruldu, Gladyo simgelere önem verir” şeklinde bir zincir kurarak tarih yazamayız.

Bir başka tehlikeli alışkanlığımız da burada kendisini gösteriyor.

Bir kişiye, siyasi yapıya veya düşünceye karşı olmak, onunla ilgili ortaya atılan her olumsuzluğu doğru kabul etmemizi gerektirmez. Karşıt görüşlü olmak, bütün kötülükleri karşı tarafa yükleyerek algı oluşturma hakkı da vermez.

Tam tersine gazetecilik burada sınanır.

Sevdiğimiz insanlar hakkındaki iddialara hangi delili soruyorsak sevmediğimiz insanlar hakkındaki iddialarda da aynı delili sormalıyız.

Enver Altaylı’yı savunmak gibi bir düşüncem yok. Fetullah Gülen yapılanmasıyla ilişkileri varsa araştırılsın. Kaşif Kozinoğlu hakkında söyledikleri ve yaptıkları sonuna kadar soruşturulsun. Devlet içerisinde geçmişte kurulmuş karanlık ilişkiler varsa ortaya çıkarılsın. MHP üzerinde hesap yapan yapılar olmuşsa onlar da belgeleriyle açıklansın.

Ama bir insana karşı olmak başka, bütün karanlık olayları o kişinin üzerine yıkacak bir hikâye oluşturmak başkadır.

Bizim kuşağımız Türkiye’nin yakın tarihinin karanlık dönemlerini yaşayarak gördü. 12 Eylül’ü, cezaevlerini, ülkücülerin hangi şartlarda mücadele ettiğini ve hangi bedelleri ödediğini biliyoruz. Bu nedenle yakın tarihin karanlık noktalarının aydınlatılmasını herkesten fazla istemeliyiz.

Fakat bunun yolu her açıklayamadığımız olayın yanına CIA, Gladyo ve NATO kelimelerini koyup boşlukları ihtimallerle doldurmak değildir.

Alparslan Türkeş’in ölümü tartışılacaksa ölçümüz çok daha ağır olmak zorundadır. Resmî anlatının aksini gösterecek tıbbi veya adli bir bulgu varsa ortaya konulsun. Tanık varsa dinlensin. Belge varsa yayımlansın. Yeni bir bilgi varsa soruşturulsun.

Ama NATO’nun kuruluş tarihinin 4 Nisan olması delil değildir.

Türkeş’in 4 Nisan’da hayatını kaybetmesi de bu iki olay arasında kendiliğinden bir bağ kurmaz.

İki doğru bilgiyi yan yana koyarak üçüncü bir gerçek üretemezsiniz.

Gazetecilikte bazen en cazip hikâye en doğru hikâye değildir. Hele söz konusu Alparslan Türkeş gibi Türk siyasi tarihinin önemli bir şahsiyeti ve milyonlarca insanın hatırasında yeri bulunan bir liderse çok daha dikkatli olmak gerekir.

Enver Altaylı araştırılsın.

FETÖ bağlantıları araştırılsın.

Kaşif Kozinoğlu dosyasının üzerine sonuna kadar gidilsin.

MHP üzerinde geçmişte kurulmuş hesaplar varsa onlar da ortaya çıkarılsın.

Ama bütün bunlardan hareketle boşlukları CIA, Gladyo, NATO ve 4 Nisan kelimeleriyle doldurup Alparslan Türkeş’in ölümüne uzanan bir hikâye oluşturmak başka bir şeydir.

Şüphe araştırmanın başlangıcıdır, hükmün kendisi değildir.

Tarih belgeyle yazılır.

Gazetecilik de öyle.

Bu Yazıyı Paylaş