Köşe Yazısı

Tayyip ve ABD’nin Gandisi Kemal Kim?

8 dk Sesli Dinle 0

Türk siyasi tarihi, hedeflenen amaçlar ile doğurulan sonuçlar arasındaki uçurumun en dramatik örneklerini Kemal Kılıçdaroğlu döneminde yaşamıştır. Muhalefeti bir araya getirme, "demokrasi ittifakı kurma" ve helalleşme iddialarıyla yola çıkan Kılıçdaroğlu, geride bıraktığı mirasa bakıldığında, ironik bir şekilde Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AK Parti’nin en zor virajları kazasız atlatmasını sağlayan yegane aktöre dönüşmüştür. Onun stratejik miyopluğu, öngörüsüzlüğü ve kişisel hırsları, iktidarın yirmi yılı aşkın süren hegemonyasını pekiştiren bir altın tepsiye dönüşmüştür.

Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’ın menfaatine hizmet eden en büyük hatası, şüphesiz Türk seçmeninin sosyolojisini ve psikolojisini tamamen yanlış okumasıydı. 2016 yılında, anayasaya açıkça aykırı olduğunu bile bile dokunulmazlıkların kaldırılmasına "Evet" demek, iktidarın muhalefeti terör parantezine alma stratejisine sunulmuş ilk büyük tavizdi. Bu hamleyle başlayan süreç, muhalefet blokunun zeminini daha baştan dinamitlemiş ve Erdoğan’ın milliyetçi-muhafazakar tabanını konsolide etmesine alan açmıştır.

Ardından gelen süreçte, AK Parti’nin en çok sıkıştığı dönemlerde Kılıçdaroğlu’nun sahneye koyduğu yapay gündemler adeta iktidara nefes aldırmıştır. Ülke derin bir ekonomik krizin, liyakatsizliğin ve kurumsal çürümenin pençesindeyken, durup dururken başörtüsü meselesini yasal güvenceye kavuşturma çıkışı yapmak, siyaset bilimi açısından tam bir basiretsizlik örneğidir. Zaten toplumsal bir mutabakatla çözülmüş olan bu konuyu yeniden ısıtmak, pası doğrudan Erdoğan’a atmak demekti. Erdoğan bu pası havada kapmış, tartışmayı anayasa minderine çekerek muhafazakar seçmene geçmişteki korkularını hatırlatmış ve Kılıçdaroğlu’nun eliyle kendi kitlesini tahkim etmiştir.

Ancak bu sürecin en büyük ve affedilemez zirvesi 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Toplumda değişim arzusu en yüksek noktadayken, anketlerde Erdoğan’a karşı kesin zafer kazandığı tescilli olan genç ve popüler figürleri (İmamoğlu ve Yavaş) parti içi delege gücüyle tasfiye etmek, Kılıçdaroğlu’nun kişisel ikbalini memleketin geleceğinin önüne koyduğunun kanıtıydı. Erdoğan’ın yıllardır medya gücüyle inşa ettiği "seçim kazanamayan lider" imajına tam olarak uyan Kılıçdaroğlu, adeta iktidarın rüyalarındaki rakip olarak sahneye çıktı. Kendi adaylığını kabul ettirmek uğruna, toplumsal karşılığı olmayan tabeladan ibaret küçük partilere CHP listelerinden 38 milletvekili hediye etmesi, meclis çoğunluğunu ilk turda iktidara teslim etti. Bu hamle, ikinci turda seçmenin istikrar arayışını tetikleyerek Erdoğan’ın zaferini garantiledi.

Sonuç olarak; Kemal Kılıçdaroğlu, "kazanacak aday" çığlıklarına kulak tıkayarak, gizli protokollerle ittifak ortaklarının ve halkın güvenini sıfırlayarak, Erdoğan’ın en zayıf olduğu dönemde ona hayat öpücüğü vermiştir. Onun siyasi kariyeri, iktidarı devirme iddiasıyla yola çıkıp, attığı her adımla o iktidarın ömrünü uzatan trajik bir muhafazakar illüzyon olarak tarihe geçmiştir.

Kılıçdaroğlu'nun bu tasfiye ve dönüştürme operasyonlarının kökenini anlamak için, onun CHP'nin başına nasıl getirildiğine bakmak gerekir. Dönemin önemli isimlerinden Onur Öymen, Kılıçdaroğlu'nun CHP'nin başına getirilme sürecini net bir şekilde anlatmaktadır. Amerika’nın gizli belgelerinin bilgisayar korsanlığıyla ele geçirilip yayımlandığı Wikileaks belgelerinde, CHP ile ilgili binlerce sayfa döküman bulunmaktadır. Bu belgelerde CHP’nin karşısına iki nokta konmuş ve “Kemalist, milliyetçi ve laik” yazılmıştır. Çünkü bu nitelikler, emperyalistler için istenmeyen niteliklerdir. Belgelerden öğrendiğimize göre, Amerika’nın Türkiye üzerinden Irak’a girmesiyle ilgili tezkerenin, 1 Mart 2003’de TBMM’de reddedilmesini sağladığı için genel başkan Deniz Baykal’ın üzeri çizilmiştir. Ardından, “Ergenekon davasının savcısıyım” diyen Erdoğan’a karşı, “ben de o davanın avukatıyım” deyince Baykal'ın ipi çekilmiş ve malum kaset komplosu kurulmuştur. Böylece Baykal istifa ettirilmiş ve yerine, arkasında SOROS olan TESEV’in kurucu üyesi Kemal Kılıçdaroğlu getirilerek CHP tamamen dizayn edilmiştir. Ayşenur Arslan’ın Onur Öymen ile yaptığı röportajın videosunda da bu gerçekler aynen belgeleriyle yer almaktadır.

Kılıçdaroğlu partinin başına geçince, kendisine verilen bu dizayn görevini harfiyen yapmaya başlamıştır. Gerçek Atatürkçüleri partiden birer birer atıp bölücüleri, gericileri ve dünün İngiliz Muhibbi mandacılarının ardılları, günümüz liberalleri olan liboş lakaplı İkinci Cumhuriyetçi ve dönek solcuları partiye doldurmuştur. Örneğin, Atatürk’e “kefere Kemal” diyen Mehmet Bekaroğlu’nu, Wikileaks belgelerinde TR705 kod numaralı CIA ajanı olduğu yazan PKK’nın avukatı Sezgin Tanrıkulu’nu, Atatürk’e faşist diyen CIA organı TARAF gazetesi yazarı FETÖ'cü Yüksel Taşkın’ı, “CHP’nin işlevi bitti. Kapatılıp vakıf yapılsın” diyen İbrahim Kaboğlu, Burhan Şenatalar, Oğuz Kağan Salıcı gibi 10 Aralıkçıları ve bunlara benzeyen daha nicelerini partinin üst kadrolarına yerleştirmiştir. Buna karşılık Kemalizm’i, üniter ve ulus devleti, laik demokratik Cumhuriyeti tavizsiz savunan Birgül Ayman Güler, Dilek Akagündüz Yılmaz, Nur Serter, İsa Gök ve Öztürk Yılmaz gibi isimleri ise partiden tamamen uzaklaştırmıştır.

Kılıçdaroğlu’nun siyasi basiretsizliği yalnızca sandık stratejileri, bu küresel dizayn hamleleri ve yanlış zamanlı çıkışlarıyla sınırlı kalmamış; Türk devletinin en büyük tehditlerinden biri olan FETÖ (Fethullahçı Terör Örgütü) karşısındaki tutumu, danışman tercihleri ve yapıya açtığı alan nedeniyle siyasi hayatının en ağır kamburlarından birine dönüşmüştür. Muhalefet lideri olarak iktidarın cemaat geçmişini eleştirirken, perde arkasında ve kendi yakın markajında aynı yapının sızmalarına göz yumması, hatta bu sızmaları bizzat tahkim etmesi siyasi tarihe kapkara bir sayfa olarak eklenmiştir.

Yıllarca hakkındaki FETÖ iddialarını reddeden, "Benim FETÖ’cülerle ilişkim de danışmanım da olmadı" diyerek hakikatleri çarpıtmaya yeltenen Kılıçdaroğlu, nihayetinde Mayıs 2026'da yargı kararıyla (mutlak butlan) döndüğü CHP Genel Merkezi önünde kendi günahlarını bizzat itiraf etmek zorunda kalmıştır. Mikrofon başına geçerek yaptığı hamasi itiraf ve "helalleşme" konuşması, aslında arkasında bıraktığı ihanet ve iş birliği enkazının somut bir tescilidir.

Kılıçdaroğlu meclis binası önündeki konuşmasında, "FETÖ ajanlarını zamanında fark edemediğim için sizlerden özür diliyorum. Kapalı kapılar ardında dış odaklardan medet uzman o gafilleri koynumda beslediğim için sizlerden özür diliyorum. Sizin helal lokmalarınızdan artırarak bu partiye verdiğiniz emekleri haram sofralarda meze yapanlar adına sizlerden özür diliyorum. Partinin şerefli delegelerini pavyon masalarında pazarlık konusu yapanların maskesini zamanında indiremediğim için sizlerden özür diliyorum. Rüşvetçi belediye başkanlarını partiden atamadığım için sizlerden özür diliyorum... Şimdi müsaade edin, ömrünün en zor yürüyüşünü yapan bu kardeşiniz, bu yaşlı adam sizinle tam bu noktada açıkça helalleşsin. Bu aziz millete, bu cefakar millete bir özür borcum var. Bu milletin kurtuluşu, adalet ve aydınlık geleceği için başlattığım o kutsal yürüyüşe arkamızdan sinsice sızan ruhunu satmış FETÖ ajanlarını zamanında fark edemediğim için sizden özür diliyorum" ifadelerini kullanmıştır.

Kılıçdaroğlu’nun bu "saf dilli" özrü ve "fark edemedim" sığınması, ne yazık ki tarih ve somut kanıtlar karşısında koca bir yalandan ibarettir. Kılıçdaroğlu bu ajanları "fark edememiş" değil; aksine parti tabanının, vatansever vekillerin tüm uyarılarına rağmen onları bilerek koynunda besleme yolunu seçmiş, onlarla saf tutmuştur.

Kılıçdaroğlu'nun "fark edemedim" dediği karanlık kronoloji, onun bu yapıyla yapısal ve bilinçli bir entegrasyon içine girdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Kılıçdaroğlu, daha 2012 yılının başında Gülen casusluk örgütünün ABD imamı ve Türk Amerikan Birliği (TAA) Başkanı Faruk Taban ve yöneticilerini CHP Genel Merkezi’nde ağırladı. Bu skandal görüşme, partinin resmî sitesine koyuldu ancak tepkiler üzerine sinsice silindi. Hızını alamayan Kılıçdaroğlu, 2013’teki ABD gezisinde örgütün doğrudan kuruluşu olan Rumi Forum ve TAA temsilcileriyle buluştu. Kameralar karşısına geçip pişkinlikle, "Amerika’ya gelirken gönderilen hiçbir daveti reddetmedik. Onlar da bir davet verdi, gittik. Bize yaptıkları faaliyetleri anlattılar, çok memnun olduk" diyerek örgütün halkla ilişkiler faaliyetine açıkça omuz verdi.

Kılıçdaroğlu’nun "çok memnun kaldığı" bu kirli ABD görüşmelerini organize eden isim, bizzat kendi eliyle CHP milletvekili yaptığı Aykan Erdemir’di. 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası FETÖ'cü olduğu tescillenen ve kırmızı bültenle aranan Erdemir’i, ABD Dışişleri ile görüşmelerde tam yetkili kılan bizzat Kılıçdaroğlu’ydu. Sadece Erdemir de değil; "Fethullah Gülen bilgedir, saygıyla selamlıyorum" diyen Muhammet Çakmak’ı Parti Meclisi’ne sokan, FETÖ davasından hüküm giyen Fatih Gürsul’u kendisine Başdanışman yapan yine kendisiydi. KHK ile ihraç edilen ve "silahlı terör örgütü üyeliği"nden tutuklanan Gürsul, tutuklanmadan hemen önce Kılıçdaroğlu tarafından Elazığ’dan milletvekili adayı yapılmıştı.

Temiz eller siyasetinden dem vuran Kılıçdaroğlu’nun yıllarca sağ kolu olan avukatı Celal Çelik hakkında, 2020 yılında "FETÖ’ye yardım" ve "örgüt adına suç işlemek" suçlarından 40 yıla kadar hapis istemiyle iddianame düzenlendi. Çevresindeki hukuk çemberi dahi örgüte teslim edilmişken Kılıçdaroğlu’nun "bilmiyordum" beyanı havada kalmaktadır.

Mayıs 2015’te, yani örgütün devlete karşı operasyonları ayyuka çıkmışken, Kılıçdaroğlu koşa koşa FETÖ’nün amiral gemisi Zaman gazetesini ziyaret etti ve Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ile baş başa yemek yemişti. Bu karanlık yemekte yanında Enis Berberoğlu da vardı. Kamuoyuna yansıyan belgelere göre, Suriye’ye giden MİT TIR’ları kumpasının görüntüleri bu ziyarette bizzat Kemal Kılıçdaroğlu’na teslim edildi, Berberoğlu aracılığıyla da medyaya servis ettirildi. Berberoğlu tutuklanınca suçluluk psikolojisiyle yollara dökülüp "Adalet Yürüyüşü" başlatan Kılıçdaroğlu, aslında adalet aramak için değil, bulaştığı bu kirli kumpasın üstünü örtmek için yürümüştü.

İhsan Özkes açıklamalarının devamında, FETÖ’nün Kılıçdaroğlu’nu ve CHP’yi sadece bir araç olarak gördüğünü belirterek, "FETÖ, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve onun CHP’siyle hedefine ulaşamayacağını görünce (tabirimi hoş görünüz) Sayın Kılıçdaroğlu’nu kullanıp atmıştır. Bu nedenle Sayın Kılıçdaroğlu’nun FETÖ ile ilgili dünkü sözleri, sürekli kendisi için söylediği 'dürüstlüğü' ile asla bağdaşmamaktadır" demiştir. Özkes, 2014 yılında Akçakoca’da bizzat şahit olduğu bir diğer gizli kapaklı olayı da şu çarpıcı sözlerle aktarmıştır: "CHP PM Üyesi olarak Düzce’den sorumlu idim. 2014 yılı Akçakoca’da Sayın Kılıçdaroğlu’nun da katıldığı bir etkinliğe katıldım. Sonra bir otele gittik. Otelde bir baktım birileri beni meşgul ediyor, bu arada Kılıçdaroğlu ve yanındakiler yok. Sayın Kılıçdaroğlu’nun otelde olduğu yere gittim. Birisi 'Kılıçdaroğlu'nun bir görüşmesi var' dedi. Ben 'diğer vekiller orada, ben de gireyim' dedim. 'Sizin orada olmanız istense idi, siz de olurdunuz' dedi. Sonra Sayın Kılıçdaroğlu’nun FETÖ'cülerle görüştüğünü anladım." Bu ifşaatlar, Kılıçdaroğlu’nun "fark edemedim" iddialarının aksine, kendi partililerinden gizleyerek otel odalarında örgüte nasıl alan açtığını açıkça kanıtlamaktadır.

Kılıçdaroğlu’nun 2026 yılındaki bu geç gelen ve sahte gözyaşlarıyla süslenmiş "arınma" konuşması, tabanda bir af yaratmadığı gibi siyasi bir kurnazlığın da itirafıdır. Kürsülerden, "O baba ocağında rüşvet olur mu? Uşak Belediyesi'nde yetimin hakkını peşkeş çekmek baba ocağının kitabında yazar mı? Market poşetlerinin içinde haram para olur mu; kutularda rüşvet verilir mi; FETÖ'cü hesaplarla kumpaslar kurulur mu?" diyerek mevcut CHP yönetimine (Özgür Özel ve kurmaylarına) saldıran Kılıçdaroğlu, aslında kendi döneminde örgüte teslim ettiği partinin faturasını başkalarına kesmeye çalışmaktadır.

Siyaset bilimciler ve analistler, Kılıçdaroğlu’nun bu son çıkışıyla, yargı eliyle Özgür Özel ve ekibine yönelik yapılacak olası bir FETÖ operasyonunun siyasi meşruiyet zeminini bizzat hazırlatmış olduğunu, "CHP Genel Başkanı" sıfatıyla buna rıza üretmeye çalıştığını belirtmektedir.

Dün Erdoğan’a can suyu vermek için sandıkları, ittifakları ve anketleri feda eden Kılıçdaroğlu; bugün de kendi hırsları ve Saray’ın kurguladığı senaryolar doğrultusunda, zamanında bilerek koynunda beslediği FETÖ'cüleri bahane ederek Mustafa Kemal'in partisini içten çökertme görevine devam etmektedir. Onun siyasi kariyeri; "fark edemedim" dediği hainlerle iş tutup, "kazanacak adayları" tasfiye ederek, bu milletin geleceğini ve umutlarını iktidara ve karanlık odaklara peşkeş çeken en büyük "siyasi Truva Atı" olarak tescillenmiştir.

Bu Yazıyı Paylaş