Yangın Kulesindeki Nöbetçiler ve Kardeşsiz Kalan Çocuklar
İnsanı ayakta tutan, toplumu bir arada tutan şey sadece aynı sınırların içinde nefes almak değildir. Bizi biz yapan; ortak sevinçlerimiz, ortak acılarımız ve en önemlisi, aynı ritimle çarpan kalplerimizdir. Fakat kabul edelim ki, o ritim artık bozuldu.
Birlikte söyleyebileceğimiz türküler gittikçe azalıyor. Eskiden bizi aynı sofrada, aynı neşede buluşturan o ortak ezgiler, şimdilerde yerini derin ve yırtıcı bir sessizliğe bırakıyor. Birlikte alkışlayabileceğimiz, "İşte insanlık budur" diyebileceğimiz erdemleri, gündelik siyasetin travmalarına katık etmenin o koyu kimsesizliğini yaşıyoruz artık.
Pusulasız Labirentler ve Yitip Giden "Biz"
Bugün geldiğimiz noktada, nicelik niteliğin önüne geçti. Kıblesi çalınmış, yönünü ve pusulasını kaybetmiş bir “müminler yığını” olmak, meydanları doldurmaya ya da siyasal çokluğa yetebilir. Ancak bu çokluk, artık mütecanis bir toplum olmaya, gerçekten "BİR" olmaya, kalpten bir "BİZ" olmaya yetmiyor. Rakamların, gücün ve istatistiklerin soğuk dünyası, ruhumuzu doyurmaya yetmiyor.
Çünkü hayatımızı besleyen, bizi bu topraklara köklendiren kadim damarları, “Siyaseten İslam"ın ve rakamların o pusulasız labirentleri içinde kaybetmiş bulunuyoruz. Maneviyatın yerini mekanik bir aidiyet, samimiyetin yerini ise kof bir kalabalık algısı aldı.
Sonuç mu? Gün geçtikçe kardeşsiz kalmış bir ülkenin, kardeşsiz kalmış çocuklarına dönüşüyoruz.
Kulenin Sessizliği
Birbirimizin gözünün içine bakarken yabancılaşıyoruz, yalnızlaşıyoruz. Ve en kötüsü, felaketimiz büyüdükçe, üzerimize çöken o karanlık koyulaştıkça sesimiz kısılıyor. Haykırmamız gereken yerde yutkunuyoruz.
Ne hazindir ki, bu gidişatı görüp kuleden “yangın var!” diye haykırması gereken nöbetçiler, kendi fildişi kulelerinde yabancı ninnilerle uyumuş bulunuyor. Topluma rehberlik etmesi, tehlikeyi önceden sezip feryat etmesi gerekenler, konforun ve gücün ninnileriyle derin bir gaflet uykusuna dalmış durumdalar. Kule sessiz, şehir savunmasız...
En Büyük Felaket: Acıyamamak
Bir toplum için en büyük tehlike, başına gelen musibetler değil; o musibetlere karşı hissizleşmesidir. Biz artık acı çekemiyor, dizlerimizi dövemiyor, bizi kurtaracak tutunacak bir dal aramıyoruz. İçimizdeki o kutsal isyan duygusu, yerini derin bir kabullenişe ve uyuşmuşluğa bıraktı. Yaralarımızı kanatacak kadar bile dermanımız kalmadı.
Bizi birbirimize bağlayan ipler koptu, kadim damarlar kurudu ve geriye sadece savrulan ruhlar kaldı.
Söyleyecek sözün, sığınacak vahanın tükendiği yerde, tarihin sayfalarına geçecek o sarsıcı itirafla baş başayız:
YAZIK OLDU BİZE...
Yazarın Diğer Yazıları
- Çölün Tarihi Yanılmaz: "Mekke" Adının Ardındaki Gölge ve Türkiye’nin İbresi
- Satıldık, İhanete Uğradık
- Milletin Kaderi İkinci Kez Aynı Masada Satılamaz!
- Sessiz Çığlık: Türk'ün Sahip Çıkanı Yok mu?
- Tarih Doğru Tarafta Olanları Yazacak
- Bölgesel Borsa, Leş Kargaları ve İç Piyasa İllüzyonu
- Eşitlik Masalı, Özerklik Paravanı: "Yeni Parti" Kime Hizmet Ediyor?
- Masadaki Egolar ve Devleti Yönetme İllüzyonu
Yorumlar
- Alp Demir
Biz diye bir şey belki de hiç olmadı. Biz diye bir hayal gördük, ya da bir illüzyondu. Şimdi artık gerçekle yüzleşiyoruz. Böyle de bakabiliriz. Asıl soru, bu gerçekle ne yapacağız. ?
